Tuesday, 30 December 2008

i hope you hang yourself with your H&M scarf

" Reason is not automatic. Those who deny it cannot be conquered by it. Do not
count on them. Leave them alone. "
Bazı insanlara bazı şeylerin anlatılamayacağına inanmam gerek sanırım. Gerçekten de insanda kendini sorgulama yeteneği ya da açık görüşlülük kapasitesi olmadıkça en mantıklı argümanla bile kendisine birşeyler açıklamak mümkün olmuyor. Homofobikleri de, cool kidleri de, kıroları da oluruna bırakmak gerek belki de (hayatta en hazzetmediğim 3 insan kategorisi). Neymiş demek ki, olmayınca olmuyormuş, her insanın aynı düşünce kapasitesine sahip olarak doğmaması onların suçu değilmiş.

You're so indie rock it's almost an art
You need SPF 45 just to stay alive

You're so gay and you don't even like boys

You're so sad maybe you should buy a happy meal
You're so skinny you should really super size the deal
Secretly you're so amused
That nobody understands you
I'm so mean cause I cannot get you outta your head
I'm so angry cause you'd rather myspace instead

NY Resolutions 2009

31 Aralık 2007 günü yazdığım resolution'larıma baktım az önce, hangilerini gerçekleştirmişim diye.

1-Kilo ver

Vermeyip gayet aldım bile üstüne, hala da almaya devam ediyordum şu ayağımdaki kırık muhabbetine kadar.

2-Sigarayı azalt

Bunu başarıyla uyguluyorum İngiltere'ye gittiğimden beri, zaten her yerde sigara içmek yasak oldukça içesi gelmiyor insanın, bu havada dışarı çıkıp ayakta içmeye üşeniyorum.

3-Kıçını kaldırıp okula git

Evet bu konuda pek bir ilerleme gösterdiğim söylenemez genele bakarsak, ama okulun son 2 haftasına tamamen gitmiş olduğumu ve 2. dönem de gayet gidecek olduğumu belirtmeliyim.

4-Nickine uygun davran, coolkid ol, aşk/hoşlanma vs her türlü duygusal eğilimi yasaklıyorum artık sana

Bunu da uygulayamadım pek, evet, ama pişman da değilim, şu anda süper birisiyle çok mutlu ve uzun süreli olacağına inandığım bir ilişkim var. Yani iyi ki bu kararıma uymamışım.

5-Eğer yapacaksan da doğru düzgün yap.. Evet evet, yeni yıla öpüşerek girmelisin. 2007'deki 4 tane başarısız ilişki denemenin nedeni 2007'ye öpüşerek girmemendi bence. O yüzden bu gece öpüş. Öpüşmeden eve dönmeyeceksin. Herkes öpüşsün.

Evet öpüştüm o gece. Sonuçlarından bahsetmek istemiyorum.

Neyse, peki ya bu yıl?

1-Vodkayı bırak, içeceksen viski iç. Bundan sonra aşırı içme, sonra garip laflar edip sabah pişman oluyorsun. Hiç içmeden de insanlar sana çok sıkıcı görünüyorlar biliyorum, o yüzden abartmadan tipsy olacak kadar içebilirsin.

2-Kilo ver be kadın artık. Vermen lazım zaten.

3-Derslerine git, devamsızlıktan kalma.

4-Ev arkadaşlarına daha iyi davran. LGBT Society insanlarına da iyi davranmak çıkarların için iyi bir adım olabilir.

5-Nisan'a kadar Lisa'yla Paris, Amsterdam ve İstanbul'a gitmiş ol. Eurodisney'e git. Yunanistan'a da git, Kate'le buluş. Diğer Kate'le arkadaş ol.

6-Yaz sonu saçını doğal rengine boya.

7-Doğru düzgün Fransızca konuşmaya başla artık.

Evet bu yıl yapmak istediklerim bunlar. 2008'in ilk yarısı İstanbul'daki süper evimde yaşıyor olmam nedeniyle güzel, aşk acısı çekiyor olmam nedeniyle de korkunçtu. İkinci yarısında ise gayet mutluydum. İngiltere'ye gitmenin hayatımdaki en mantıklı karar olduğuna inanıyorum, tüm problemlerim ortadan kalkıyormuş demek ki söz konusu insanlar gözümden uzak olunca. Hayatımın en huzurlu, en mutlu sonbaharını geçirdim diyebilirim bien sûr, sonbahar en depresif bulduğum ve sevmediğim mevsim olmasına rağmen en ufak bir depresif döneme girmeden, hatta gayet rahat hissederek atlattım bu dönemi. Tek pişmanlığım Cansu'yu üzmüş olmam sene başında, ama şu anda iyiyiz yine de. Bir de Deniz konusunda pişmanım, o gece evime dönmüş olsam arkadaşlığımız bozulmazdı belki. Altay'la aramızı düzeltmek için harcadığım zaman için de pişmanım, boşa harcanmış bir zamandı çünkü. Bir de Politics in Western Europe seminar grouplarıma gitmediğim için pişmanım, gitsem daha iyi bir not alırdım essayimden. Saçımı da keşke kestirmeseymişim.

Bu yılın süper geçeceğine gayet inanıyorum, Lisa varken en ufak bir sinir bozuculuk olamazmış gibi geliyor.

Monday, 29 December 2008

don't you wanna feel my bones on your bones? it's only natural.


2 aydır acıyor, ağrıyor bilmemne diye şikayetçi olduğum sol ayağıma bugün röntgen çekildi. Bileğimden ayak parmaklarıma giden ve adını bilmediğim -Wikipedia'ya göre metatarsal oluyorlarmış- kemiklerin birini kırıp birini de çatlatmışım, ben 2 ay gayet durumdan habersiz bir şekilde gezerken o kırık kendi kendine kaynamış falan, garip bir olay yani. Nasıl ve neden olduğuna dair en ufak bir fikrim yok, ama ilk stres kırığımı edinmiş bulunuyorum özetle. Topuklu ve rahat olmayan ayakkabılar, ayakta durmak, 5 dakika bile olsa yürümek, ve en önemlisi merdiven çıkmak yasakmış bir süre. Nasıl fark etmemişim bunu bu kadar zaman, inanamıyorum cidden.

Sunday, 28 December 2008

beware of the plastics

İzmir'e adımımı atana kadar son derece sakin ve rahat olan hayatım yine anksiyete krizleriyle doldu. Kendimi yabancı hissediyorum buraya, her an sanki kötü birşeyin olmasını bekler gibi diken üstündeyim, telefonuma bakmıyorum bilerek, nete girdiğimde biri uyuz bir laf edecek diye bekliyorum. Bunun nedeni de Alsancak'ta aşırı içtikten sonra ağzıma geleni söylemem sanırım, ve aslında aklımdan geçmeyen şeyler oluyor bunların bir kısmı. Yani hakkınızda kötü bir laf etmişsem, yaptığınız bir davranışa sinir olmuşumdur ve bu minik uyuz olma derecesi alkolle büyüyerek aslında söylemek istemediğim şeylerin ağzımdan çıkmasına neden olmuştur, üzerinize alınmayınızdır, üzgünümdür. Ama İzmir'de insanlar gerçekten bir garipler sanki ya, ya da ben mi yıllardır yanlış bir çevreye dahilim, bilmiyorum da, normal insan yok gibi sanki. İstanbul'da yaşarken insanları anlayabiliyordum en azından, kankasının eski sevgilisine yavşayanın da, sadece nickiyle tanıdığı insanlar hakkında "şöyle mal, böyle gıcık" lafı edenin de zihniyetinde mantık bulabiliyordum hoşuma gitmiyor olsa bile. Ama burada Hometown'da tek bir Cuma gecesi geçirdikten sonra o gece o küçücük mekanda bulunan insanların yarısının amacı ya da niyeti nedir en ufak bir fikrim yok. Asla ukalalık ya da buradan-gitti-götü-kalktı olarak anlaşılmasın, "sana ne ki" demekte de haklısınız, ama uzun zaman önce iyi kalpli, iyi niyetli ve hepsinden de öte "samimi" olduklarını bildiğim insanların şimdi garip bir ortam çocuğu maskesiyle dolaşıp insanlara burun kıvıran duygusuz varlıklar haline gelmiş olmaları üzücü bir durum bence. Bunu o kişilerin yüzüne söylemek yerine buraya yazıyor olmamın nedeni ise, daha önce defalarca kırıcı olmadan ve yanlış anlaşılmadan bunu onlara ima etme denemesinde bulunup başaramamış olmam. Bunun beni ilgilendiren yanı ise hem hakkımda konuşuluyor olduğu şüphesi, hem de eskiden adam gibi oturup konuştuğum insanların artık adından başka şeyini bilmediğim yabancılar haline gelmiş olması. Kusura bakmayın, "sinir bozucu olacak derecede götünüz kalktı ve sadece ben değil, arkadaş grubunuz dışındaki herkes malesef böyle düşünüyor"un kibarcası nedir bilmiyorum, kimseye karşı da kötü bir niyetim ya da düşüncem yok, sadece dışarı çıktığımda birine selam verip gülümserken samimi olduğunu hissedebilmek istiyorum karşımdakinin, insanların böyle kendilerine ukalalık ve umursamazlık enjekte etmek zorunda hissetmeleri bana çok yanlış geliyor. Ne siz sandığınız kadar önemlisiniz, ne de ben öyleyim. Gazi Kadınlar Sokağı'na en yeni cicilerinizle adımınızı atarken iPodunuzda duyuyor olduğunuz ve podyumvari gösteriş yürüyüşünüze eşlik eden müziği sadece siz duyuyorsunuz, başka hiç kimse değil. Başka kimse sizi o kadar önemsemiyor, Alsancak ortamındaki kendini en kayda değer insan sanan yüzlerce insandan birisiniz sadece, hepimiz öyleyiz, kimse kendini sıradan görmüyordur eminim özünde. En kimsenin bilmediği grupları bilmek ya da kimsenin giyemediği şeyleri giymek, abuk subuk şeylerle kafa doldurmak, çevrendeki herkesten farklı ve üstün olduğuna inanmak, kendi ulaşmış olduğun noktayı çevrendeki zavallıların ulaşması gereken ancak henüz ulaşamamış olduğu en son nokta olarak görmek, en süper görünüşlü insanlarla arkadaş olmak ya da Alsancak'ta yürürken herkesin sizi tanıdığına inanarak içten içe egonuzu beslemek aslında bir işe yaramıyor. Ne bir işe yarıyor bunu bilmiyorum, ama gerçekten olduğun insanı gösterebilmenin riskini alabilmek çok daha değerli bir davranış olmalı kesinlikle. Dediğim gibi, son derece iyi niyetle yazdığım bir geçmişe dönebilme çabası bu, hepiniz eskiden bir şekilde hayatımda olan biteni paylaşacak değeri verdiğim insanlardınız çünkü. Neyse.

Yarın ayağıma röntgen çektirmeye hastaneye gidiyorum, büyük ihtimalle kırık olduğunu söyledi doktorum. 2 ay kırık ya da çatlak bir kemikle gezip fark etmemiş olmak da bir başarı.

Tuesday, 23 December 2008

all i want for christmas is you



100 kişinin yaşadığı Willows Court'taki tek kişiyim şu anda. Normalde yalnızlık manyağı olan, İstanbul'daki evimde günlerce insan yüzü görmeden Dizimax+Ice Tea+eBay üçlüsüyle yaşamaktan delicesine bir zevk alan ve daha geçen hafta bütün-ev-arkadaşlarım-gitse-de-ev-bana-kalsa diye gezinen ben, fena halde daralıyorum şu an. Günlerdir 24 saat Lisa'yla birlikte olduktan sonra biraz yalnız zaman geçirmek istediğimi söyleyip onu evine yolladım, şimdi sabah olsa da yanına gidebilsem diye bekliyorum sıkıntı içinde. Beni sinir eden şey boş zaman bolluğu ve yapacak şey olmaması değil, aksine, bayılıyorum bu duruma. Ama İstanbul gibi değil burası, orman gibi bir yerin ortasında çevremdeki yüzlerce evin hiçbirinde bir tanecik ışık bile olmadan, tek bir araba sesi bile duymadan, beni tatil-diye-herkes-gitti-hadi-hırsızlık-yapalım zihniyetli insanlardan ayıran tek şeyin cam bir kapı olduğunu bilerek uyuma düşüncesi korku verici biraz. Yarın Lisa ve arkadaşlarıyla Christmas Eve Pub Crawl yapıyoruz, ertesi gün akşamdan kalmayacak kadar içiyoruz, ertesi gün Christmas. Lisa'nın cici ötesi ailesiyle saadet içinde bir Christmas geçirdikten ve ağacın altında minik bir dağ oluşturan hediye yığınına saldırdıktan sonra Cuma günü İzmir'de olacağım. Kimseye haber vermedim Melis dışında, beni sokakta görürseniz üstünüze alınmayın aramayışımı, kimsenin numarası yok zaten şu anki hattımda, görüşmek isteyen Facebook'tan ulaşsın, biliyorsunuz ki her zaman dışarı çıkmaya son derece açık olan gayet arkadaş canlısı bir insanım. Evet. Shiny Toy Guns-You Are The One delisiyim bir de bu aralar.

when you can live forever, what do you live for?

The L Word'le ilgili forumlarda "Jenny'yi kim öldürdü?" sorusu tartışılıyor bugünlerde. Öldü mü öldürüldü mü bilemiyorum ama Niki ya da Adele uyuzlarından biri öldürmüştür ve hapse atılır diye umuyorum.

En son youtube'da The L Word videoları izlerken Carmen-geri-dönüyor şeklinde bir montaj gördüm, Sarah Shahi'nin oynadığı başka bir dizi olan Life görüntülerine Kate Moennig ekleyerek oldukça inandırıcı bir video yaratmışlar. Kim niye uğraşır böyle şeylerle acaba, merak ediyorum. Ama Carmen geri gelmeyecek, gelmemeli de zaten, Shane ve Jenny gayet meant-to-be benim için.

Ayrıca KM etek giymesin.



Twilight'ı izledim dün, hayatım boyunca hiç bir zaman bu kadar nolur-bitmesin-nolurrr şeklinde izlememiştim bir filmi. Çok şirin ve çok etkileyiciydi benim için, bilmiyorum, bittikten sonra uzun süre beni-de-o-kadar-taş-bir-vampir-ısırsın-mümkünse şeklinde gezdim. Ve başroldeki kız 90'lıymış, o kadar şirin olunmaz, yasaklansın.



Alkaline Trio biletimi aldım sonunda.

Friday, 19 December 2008

happy holidays!!









they're so the cutest couple in the world!!

Tuesday, 16 December 2008

SCUM Manifesto

Feminizm ve "How is gender power?" konulu 3500 kelimelik essayimi sonunda bugün bitirmiş bulunuyorum. Bugün Lisa'nın evine gidip bana New York'tan getirdiği cicileri gördükten sonra akşam pek romantik bir şekilde yemeğe çıkıyoruz. Gerçi Christmas yaklaşıyor diye ikimizin de parası yok bu aralar, gayet chav bir şekilde Tesco'dan alınmış hazır sandviçlerimizi ya da McDonald's menülerimizi mum ışığında yemek zorunda kalabiliriz.

Yarın Mary Wollstonecraft ve John Stuart Mill'in feminist görüşlerini karşılaştıran bir essay yazmak zorundayım, deadline'ım perşembe öğleden sonra, Cuma sabahı bu seneki tüm derslerimden daha fazla kredisi olan ve tek bir bok anlamadığım Political Research and Analysis sınavım var. 2 essayimin toplamı değerinde olan bu pek sevgili sınavın konusu SPSS ve ben bir bok bilmiyorum, gül gibi Excel dururken ne gerek vardı ki şimdi?

Dün essayimi yazarken Valerie Solanas koysam mı dedim, sonra fazla aşırı olacağına karar verip vazgeçtim. Gerçekten de essayime 2 adet erkek cinsine ait kişinin not vereceği düşünülürse, Society For Cutting Up Men konseptli görüşlere yer vermek pek pozitif bir durum olmazdı sanırım benim için. Ama kalbimin kraliçesi Valerie'me bari burada yer vereyim dedim:

Life in this society being, at best, an utter bore and no aspect of society being at all relevant to women, there remains to civic-minded, responsible, thrill-seeking females only to overthrow the government, eliminate the money system, institute complete automation and destroy the male sex.

It is now technically feasible to reproduce without the aid of males (or, for that matter, females) and to produce only females. We must begin immediately to do so. Retaining the mail has not even the dubious purpose of reproduction. The male is a biological accident: the Y (male) gene is an incomplete X (female) gene, that is, it has an incomplete set of chromosomes. In other words, the male is an incomplete female, a walking abortion, aborted at the gene stage. To be male is to be deficient, emotionally limited; maleness is a deficiency disease and males are emotional cripples.

The male is completely egocentric, trapped inside himself, incapable of empathizing or identifying with others, or love, friendship, affection of tenderness. He is a completely isolated unit, incapable of rapport with anyone. His responses are entirely visceral, not cerebral; his intelligence is a mere tool in the services of his drives and needs; he is incapable of mental passion, mental interaction; he can't relate to anything other than his own physical sensations. He is a half-dead, unresponsive lump, incapable of giving or receiving pleasure or happiness; consequently, he is at best an utter bore, an inoffensive blob, since only those capable of absorption in others can be charming. He is trapped in a twilight zone halfway between humans and apes, and is far worse off than the apes because, unlike the apes, he is capable of a large array of negative feelings -- hate, jealousy, contempt, disgust, guilt, shame, doubt -- and moreover, he is aware of what he is and what he isn't.

Monday, 15 December 2008

till death do us party



http://www.girlsandboys.co.uk intro'yu izleyin pek cici. Dünyadaki en ilginç clublardan biri olabilir Girls And boYs, gay deseniz değil, straight hiç değil, insanlar her hafta o kadar kostüm makyaj bilmemneyle uğraşacak azmi nereden buluyorlar bilmiyorum. Ama biliyorum ki bundan sonra vodka içmemeliyim. Jack Daniels is the new vodka for me.

Saturday, 13 December 2008

taking on, 7 years

Seven years you assured me
that I'd be fine if I complied
only push the way off to fight you
Now I'm sorry, I'm sorry, I'm not sure
Getting off my chest
the story ends

I would find a way without you

That mistake was gold
I know that without you
is something that I could never do

Don't treat me like I'm to blame
Don't treat me like I ever accused you


Sabah uyandım, sen geldin aklıma nedensiz. İlk aşkım. Hayatımda 2 önemli dönüm noktası oldu benim için, herşeyi tamamen değiştiren kararlar. İlki sendin. 6 Ağustos 2001, 7 yıl geçmiş ilk konuşmamızın üzerinden. En son Rock'n Coke'tan beri görmedim seni, değişmiştik ikimiz de. İlk hayal kırıklığım, 2 yıl boyunca adını her duyuşumda ağlamam, buluşmalarımızdan önce ellerimin titreyişi, midemin ağzıma gelişi, senin bir melek olduğuna ciddi anlamda salakça inanışım, sen artık benim için ulaşılır hale geldikçe aslında ne kadar sıradan bir insan olduğunu anlayışım, ve gitmene izin vermem. Sana hiç teşekkür etmedim, sen farkında bile değildin ama bugün olduğum insan oluşumun tek nedenisin. Hala Polo Sport kokusu duyduğumda, yağmurlu bir öğleden sonra Alsancak'ta olduğumda ya da aklıma karamel geldikçe seni hatırlıyorum, minik melek. Hayatımın en huzurlu anı yıllar önce gördüğüm bir rüyadaydı, seninle Kordon'da güneş batarken el eleyiz, sadece ikimiz, İzmir bomboş. Geri dönebilsem keşke.

I have found a way without you.

Friday, 12 December 2008

cookie little brown eyes

Facebook'ta okulun LGBT event'lerindeki attending listesi arasında gördüm ilk kez seni. Son derece stalker bir şekilde o andan itibaren her hareketini takip ettim demek isterdim, çok romantik olurdu, ama öyle değil. Birkaç kez gördüm ismini Facebook'ta gezinirken, 2 ortak arkadaşımız varmış. Aynı okuldayız ama hiç görmedim seni. Attending görünsen de hiç gelmedin LGBT partilerine. Gaydar'da konuşmuştuk ben buraya taşınmadan önce, aylar geçti üzerinden, hatırlayacağını hiç sanmıyordum. O sitedeki götü kalkmamış az sayıda insandan biriydin. Dün gece yine çıktın karşıma, "what the hell" dedim, "ne olacaksa olsun", ekledim seni. Normalde asla tanımadığım birini eklemem, hiç konuşma denemesinde bulunmadan bunu yapanlara da aşırı uyuzumdur, ama yaptım işte. 10 dakika sonra bir notification gördüm, düşünmeden açtım, bu kadar çabuk cevap beklemiyordum senden. Her türlü reddedilmeye hazırdım, kabul etmene değil. Midemde bir ağırlıkla, nefesimi tutarak bekledim profilinin açılmasını. 500 bilmemkaç fotoğrafına baktım saatlerce, hala açıp bakıyorum arada. Sonra bir ilki daha gerçekleştirerek mesaj attım sana, cevap geldiğinde yine midem taklalar atıyor, korkarak açtım mesajını. Bu kadar sıcak, bu kadar cici bir insan olduğunu düşünmemiştim, çok güzelsin çünkü, ukala ve ters olmayı hak edecek kadar güzel. Tonlarca fotoğrafın bir tanesinde bile mi çirkin çıkmaz bir insan? Seni tanımlayabilecek tek kelime "meleksi" benim için, fotoğraf karesine girebilsem, eline dokunsam benimkinden bile yumuşak olacağını hissediyorum birden. Sesini, gülüşünü duyuyorum içimde, aslında hiç duymadım henüz, ama başını arkaya atıp kahkahalarla gülüşünün nasıl olacağını bildiğimden garip bir şekilde eminim. Saatlerdir mesaj atmanı bekliyorum kendime itiraf etmekten hoşlanmasam da, senden başka şey düşünemiyorum. Dün gece uzun zaman sonra ilk kez gülümseyerek uykuya daldım.

I see her,
on the cover of a magazine.
All dressed up,
and her hair has caught a healthy sheen.
And no one knows,
She's got all the things I wanna be.
In my dreams,
She's the king I wanna be her queen.

In my life,
All the ladies want a piece of me.
But all I want is the baby on the TV screen.

She's got cookie little brown eyes.

Thursday, 11 December 2008

better know your hanky code tonight

Better know your hanky code,
Before you go and shoot your load.

Excuse me, what's that hanging out of your pocket?
Do you actually know what that means?
Are you a left?
Or are you a right?
Or are you switching,
Just for tonight,
I don't even know all the codes,
But baby you better find out before you go.


Herşeyi anlayabiliyorum ama 2-handed fistee? Seriously? Fisting'e diyecek bir lafım yok ama 2-handed'e ne gerek var? Ve menstruating women? Fuckin hell.

Wednesday, 10 December 2008

possessed and undressed

Pek sevgili Lisa'nın New York'a tatile gitmesi nedeniyle yapayalnızlık hissim yüze katladı kendini. Hiç üşenmeden beni 1 saatten biraz daha uzak olan evime bırakan, ve Christmas ışıklarını bana veren hanfendinin arabası evimin sokağında gözden kaybolduğunda ağlayasım geldi birden. Ona sarılarak uyumanın hissini düşündüm, 1 hafta o histen uzak kalma düşüncesi gerçekten, fiziksel anlamda, içimi acıttı. Cumartesi gecesi giyinip süslenip şehrin tüm clublarını gezebilme potansiyelim bile boş görünüyor gözüme, o olmadan eğlenesim yok. Beyaz şeyleri parlak mavi gösteren -ultraviyole miydi bunlar?- minik ışıklarla dolu duvarım ve yine Lisa'nın evinden yürüttüğüm lava lamp'imle odamda son derece kitsch bir ortam yaratmış, boş boş oturuyorum. Sabah erken kalkmam gerekmiyor, tüm geceyi en sevdiğim hobim olan yatakta laptopumla takılmaya ayırabilirim istersem, ama yine de keyifsizim. Uyusam? Uykum da yok, ilaç kullanmak istemiyorum artık uyumak için, Kalms mı alsam diyorum, Kalms'ı Lisa'dan aldığım geliyor aklıma. Aman ben de kızcağızın herşeyini almışım galiba. Of.

hug me till you drug me, honey
kiss me till i'm in a coma.
hug me, honey, snuggly bunny,
love is as good as soma.

Her ne kadar düşük bütçeli ve dolayısıyla biraz kalitesiz sayılabilecek bir dizi olsa da Dante's Cove'a tekrar sardım bu aralar. İlk bölüme, theme song'una, ve tüm soundtrack'ine bayılıyorum. Ayrıca gizli platonik aşkım Michelle Wolff'un varlığı da bunda etkili olabilir belki.



When I first saw you
A feeling crept over me
You'd be my saviour
With one kiss, you'd set me free

I'm dying, dying to be with you

Tuesday, 9 December 2008

basement ghost singing

Now I'm in your basement, I'm laying low to keep out of your way. I hear your footsteps move the floorboards above my head. I have my own routine now, I'm keeping busy in my own way. I'm learning ways to not feel like I'm down here forever. I hope you know that I'm down here just for you.


I sang a song to you through the floor to reach you upstairs. I thought I heard you call out for more, I know that's crazy. I'm pretty sure that I'm lost again. It won't get through to you, I won't get through.


I'm gonna close my mouth now, you don't need more noise in your life. I miss you more than you know, but I know time makes you move on. The lights are off. And I'm lost again.


awake, and unafraid.

Now I know
That I can't make you stay
But where's your heart?
But where's your heart?
But where's your...


Seninle bütün bir günü geçireceğimi, seninle uykuya dalıp seninle uyanacağımı bilmenin huzursuz mutluluğu içindeyim, huzursuz çünkü korkuyorum birşey olacak ve elimden kaçıp tekrar gideceksin diye. Bornova'da Candy açılmış, oraya gidiyoruz. "Bornova'yı sevmem ben" diyorum, "ne zaman oraya gitsem kötü birşeyler oluyor". Öyledir gerçekten de, İzmir'in en sevmediğim semtidir Bornova, nedensiz, hep başıma garip şeyler gelir ne zaman oraya gitsem, tek bir mutlu günüm geçmemiştir içinde Bornova olan. Giriyoruz içeri, Bigudi gibi, karanlık, Bigudi gibi, kadınlar sadece. Bara oturuyoruz, sen barmaid kızı tanıyorsun biraz, beni tanıştırıyorsun "sevgilim" diye, konuşuyoruz. Birden sana tarot falı bakmak istiyor kız, çıkarıyor kartları, açıyor masanın üstüne. "Seni çok üzecek" diyor beni kastederek, "çok kalbini kıracak senin, yanlış yapıyorsun, o değişmedi, aldatacak seni başkalarıyla". Bana bakıyorsun, "doğru mu" diye sorar gibi, üzgün gözlerle.

Ever get the feeling that you're never
All alone and I remember now
At the top of my lungs in my arms she dies
She dies

At the end of the world
Or the last thing I see
You are
Never coming home
Never coming home
Could I? Should I?
And all the things that you never ever told me
And all the smiles that are ever gonna haunt me..


Biliyorum doğru olduğunu, ama olmasın istiyorum, düşüncelerimi sıkmaya çalışıyorum kafamın içinde tarot bakan kız anlamasın, görmesin onları diye, sadık ve seni mutlu edecek, sana layık biri olabilmek istiyorum, ama biliyorum olmadığımı. O da biliyor, görebiliyor kafamın içini. Sadece sen bilmiyorsun. "Sana ne ki, sen kimsin, ne beni tanıyorsun sen, ne de onu, hem gay bar masası üzerinde tarot falı mı bakılır" diyorum kıza, kalkıp gidiyorum.

I'm trying, I'm trying
To let you know just how much you mean to me
And after all the things we put each other through and
I would drive on to the end with you..


Koşuyorum Alsancak'a kadar, Atatürk Lisesi'ne geliyorum. "Okulum" diyorum, huzur doluyor içime birden. Eskiden gizlice sigara içtiğimiz arka bahçeye gidiyorum, birden 13'ümden beri hissetmiş olduğum tüm korkular ordu gibi toplanmış üstüme doluşuyorlar. Soğuk bir his, rüzgar kaplıyor içimi. Bardaki kızın gülüşünü duyuyorum, hissediyorum, anlıyorum o anda. Başıma gelen herşeyin, tüm sorunların, tüm soğuk hislerin nedeni o kız aslında, o yollamış bana o kötü enerjiyi. Biliyorum, yapabileceğim birşey yok eğer ben ondan daha güçlü olmazsam, daha güçlü olup beynimi kapatmalıyım, korumalıyım kendimi. Kaçıyorum okulun bahçesinden, Lozan'a doğru yürüyorum. "Altay'ı mı arasam, biriyle konuşmaya ihtiyacım var" diye geçiyor aklımdan. "Saçmalama" diyorum kendi kendime sonra, "Altay diye birisi yok artık hayatında, unuttun mu, kaç ay geçti, bırak ne bok yerse yesin o". "Haklısın" diye cevap veriyorum iç sesime, evine doğru yürüyorum, seni bekliyorum, bir süre sonra sokağın başında görüyorum seni. Soruyorum sana, "Ayrıldık mı?" diye, nefesimi tutarak cevabını bekliyorum. "Hayır" diyor ve elimi tutuyorsun, gözlerin sevgi dolu ve ağlamak üzere gibisin. Rahatlıyorum, biliyorum ne kadar sana iyi gelmesem de seveceksin beni. Güneş batıyor Alsancak'ta, biz el ele yürüyoruz.

As lead rains will pass on through our phantoms
Forever, forever
Like scarecrows that fuel this flame we're burning
Forever, and ever
Know how much I want to show you you're the only one
Like a bed of roses there's a dozen reasons in this gun

And as we're falling down, and in this pool of blood
And as we're touching hands, and as we're falling down
And in this pool of blood, and as we're falling down
I'll see your eyes, and in this pool of blood
I'll meet your eyes, I mean this forever

O.B.S.E.S.S.I.O.N.

i’ve got your picture on my wall
i dream about you when i sleep
i go outta my way everyday
just hoping that i catch you walkin down the street

i know just where you went to school
i know the names of all your friends
i got it bad again, an O-B-S-E-S-S-I-O-N

i know your middle name
i got a lock of your hair
i'm just a little bit insane
coz i think i see you everywhere

my friends they just don't understand
they cannot see my point of view
they say it's gotten out of hand
and i'm obsessed with you


but i wanna get
next to you
yeah i love all the things you do
i wanna get close to you
you are my dream come true
i wanna have sex with you
your sweet caress won't do
coz i’m obsessed with you!

your smile sets my heart aflame
electrocute me with your eyes
the very mention of your name
my stomach fills with butterflies

your love is better than cocaine
i need you more than oxygen
i got it bad again, an O-B-S-E-S-S-I-O-N!!


Hello. I'm Zero and I'm a love-aholic. I have a new obsession now, god bless!!

Get this widget Track details eSnips Social DNA

16 days to go!!

spoiling the L word








Dylan + Helena ve Shenny!! Evet en azından Shane ve Jenny birlikte oluyorlar Jenny ölmeden. Mega yay!!

Monday, 8 December 2008

fight me, try me, kiss me like you like me

Gece uyumaya çalışırken "!?'=!?!)^=(+= Omg yarın sabah presentation yapmam gerek" cümlesinin birden neon ışıklarla aklımda yanıp sönmeye başlaması, bu sabahın panik içinde başlayacağının kesin bir işareti olmalıydı benim için. O olmasaydı bile, sabah aniden uyandırılıp "5 dk içinde evden çıkmamız lazım yoksa treni kaçıracaksın ve bu havada tek başına beklemen gerekecek" cümlesini duymak günümün dandik geçeceği gerçeğini kafama tekmeleyerek sokacaktı zaten. Trenden indikten sonra kendime bir iyilik yapmaya ve şu presentation işine bir an önce başlamak için otobüs yerine taksiye binmeye karar vermiştim ki, cüzdanımda olması gereken 50 poundun yok olduğunu gördüm. IAMX'te sarhoş kafamla hala gidip tonlarca viskiye para döktüğüm için kendime küfrettim, cash point bulup para çekip eve geldiğimde presentation'ıma 2 saat kalmıştı. "Pressure groups, Yeditepe'de görmüştüm bunu ben, kolay bu biter 2 saatte" gibi salak kendime güvenimden sonra, 2 saatte ucu ucuna bitirdim gerçekten de, ama bu sefer printer'ım saçmaladı. Herşeyi son ana bırakma huyumdan nefret ettim bir an. "Gitmesem mi, birşeyler mi uydursam?" diye düşündüm, sonra aklıma o gün inbox'ımda bulduğum hiç-derslerinize-gitmemişsiniz-bu-sizin-için-bir-uyarı-eğer-gitmemeye-devam-ederseniz-okuldan-atılabilirsiniz mail'i geldi, yemedi gitmemek, kalktım gittim, laf olsun diye birkaç birşey konuştum, 6 haftadır derslere gitmemem konusunda Freshers Week'te öpücükleşirken mono kaptığıma dair şeyler uydurdum, 2 hafta kaldı okulun bitmesine zaten, 2 hafta gidebilirim her dersime, alt tarafı 7 gün kaldı, gidemez miyim yoksa? Ne çeşit bir insanım ben, nasıl bu kadar kayıtsız ve umursamaz kalabiliyorum bu duruma karşı? Neden panik yapmıyorum, neden kalacağımı bile bile hala her sabah "aman uyu gitmesen de olur" diyebiliyorum kendime? Normal endişe seviyesi ve dürtülere sahip olmamı sağlayacak bir ilaç var mıdır acaba? İlaçlar herşeyin çözümü mü, antidepresanlar işe yarıyor mu, yoksa hepimiz scientologist mi olmalıyız?

2 essayim var haftaya bitmesi gereken ve başlanmamış, siyasette feminist ideolojiyi beynimin her gri hücresine kazımam gerekiyor 18 Aralık'a kadar, bir de sınavım varmış haftaya, nerede peki o endişe?

Thursday, 4 December 2008

KM: straight or gay?



Kate Moennig, yani Shane, gerçek hayatta gay mi yoksa değil mi sorusu zaman zaman aklıma takılıyor, derin araştırmalara dalıyorum. Kendisi konu üzerinde yorum yapmak istemeyip soruları geçiştirmekte, ama çok bariz değil mi? Gerçekten.

Death Proof'taki Avustralyalı kızın da gay olduğunu düşünüyorum mesela ben. Hatta hemen googlelayıp gaydar'ımın doğruluk derecesini öğrenmeliyim.

Evet öyleymiş. Demek ki gaydarım süper çalışıyor. Öyleyse Katherine Moennig gay olmalı.

"KM is definitely gay. She has been spotted taking women home from gay clubs where they film."

Hmm..

"I don't buy for one second that Kate Moennig fucks men, not for ONE second."

Abso-freakin-lutely!!

hang up the chick habit, hang it up daddy

Hayatımın en önemli ve en eğlenceli geçmesi gereken haftasonuna yaklaştıkça mayışıklığım ve bayıklığım daha da bir artıyor. Yarın gece Justice+Timo Maas ve Cumartesi gecesi IAMX izleyecek olmamın verdiği sevinç, Salı gecesi Lisa'yla yaşadığımız ölüm içkisi problemini atlatmama yetmedi. Evet söz konusu gece, bir şişe viskiyi 2 kişi bitirip 4 saat boyunca karşılıklı oturup saçmaladıktan sonra şişenin kalanını evin kedisine zorla içirip sapıkça bir zevk almamız şeklinde özetlenebilir, ama tam bir "ölüm denemesi"ydi bence. Yatakta mide bulantısı ve salak sarhoş düşüncelerim nedeniyle uyuyamadan 15 dakikadır yatıyordum ki, kafasını yastığa koyduğu anda sızmış olan bir adet Lisa'nın viskiyi geri dönüşümden geçirme denemesiyle "Oh fuck!!" diye yataktan fırladım, evet sabah zombi gibi uyanacağım buradan da anlaşılabilirdi, ama alkole olan toleransı son 1-2 yılda oldukça gelişmiş biri olarak ertesi sabah "Bir daha uzun süre alkol almıyorum" dediğimde bu lafıma ilk kez gerçekten inandım.





Justice alkolsüz izlenir mi? Neden kendimi durduramıyorum normal bir sarhoşluk seviyesine ulaştıktan sonra? Bu self-destructive davranışlarımın amacı nedir? Justice'e bilet bulamamış ve kapıda bekleyen tiplere "In your face, suckersss!!" yapsam can güvenliğimi koruyabilir miyim? Ne çok soru var şu hayatta..

Ayık bir şekilde gidersem o kalabalık gözüme çok bayağı görünecek, Machine'e gittiğimdeki gibi hissedeceğim, "ıyy insanlara bak" demek istemiyorum artık, o insanlardan biri olmak ve salak görünmeyi umursamayacak kadar under-the-influence olmak istiyorum. Babam bile gece hayatına olan ilgimin yok olması konusunda "Kızım sen nolmuşsun böyle, ölmüşsün" yorumu yapıyorsa, sanırım fazla grandma davranıyorum gençliğimin baharında. Partilemeye geri dönme zamanı belki de..

Monday, 1 December 2008

give me shenny!!

The L Word'un 6. ve son sezonunun ilk bölümünün ilk 40 saniyesini hepiniz izlemişsinizdir herhalde bugünlerde, izlemediyseniz ne biçim hedef kitlemsiniz siz, gidin izleyin öyle gelin.
İlk sahnede gördüğümüz üzere kocaman bir dykon olan Lucy Lawless dahil oluyor diziye, kendisini Xena'dan hatırlayabilirsiniz.

Ve gelelim asıl soruya, KİM ÖLÜYOR? Evet, ilk bölümde birisi ölüyor. Pek sevgili yazarınız Zero sizler için hayatını tehlikeye atarak Showtime stüdyolarına sızdı ve çok gizli bu bilgiyi ele geçirdi.

!!! SPOILER !!!






Jenny ölüyor gördüğünüz gibi. Ne acı. Peki ya Shenny?? Hayallerimle oynadın Showtime!!

keep me around, i'm good for you

Ev arkadaşlarımdan birine çok uyuzum, çok çok hem de. You annoy me to the maximum!!

Friends'de Joey ve Rachel evlenmeli, Ross gibi loser tipler hayattan silinmeli bence.

A list of my qualities to look over if you want
I'm trying to please you but if you won't I guess you won't
I can relax and have a good time
And wait for the moment that you realize you should be mine

Keep me around, keep me around
I'm good for you
Keep me around, keep me around
You'll love what I do
Though it may not seem like it now
It's good for you to keep me around

My smile has its ups and downs but I"m generally a laugh
And you can bet I won't skip town and leave you with the aftermath
I can be passionate but don't hang on
And if you feel you need your space just turn around and I'm gone

My smile's been trample a time or two
So merely a footprint and I'm out the door on you
But play your cards right and one night I could belong to you



eBay bağımlılığım son hız geri döndü. Pina colada ve donut'la besleniyorum uzun zamandır. Yaşasın Caribbean Twist. Odam her zamanki gibi dağınık ötesi.




Sevgilimle 2. ay yemeğine çıkıyoruz az sonra, giyinesim yok.

pick-up lines for cool kids

Yeah I use these all the time. And they work. But maybe it's my raw sexual magnetism.

-If I told you you had a gorgeous figure would you hold it against me?

-I'm sure glad I brought my library card, 'cause I'm checking you out!

-Excuse me, is there an airport nearby large enough for a private jet to land?

-How bout you, me, and privacy?

-Are you a parking ticket? Cause you got FINE written all over you!

-Are you from Tennessee? 'Cause you're the only ten I see.

-Could you please step away from the bar? You're melting all the ice.

-Do you believe in love at first sight or should I walk by again?

-Do you like strawberries or blueberries better? I just want to know what to put in your pancakes tomorrow morning...

-Do you mind if I invade your personal space?

-Do you sleep on your stomach? No? Can I?

-Here I am! Now what were your other two wishes?


-If I could rearrange the alphabet, I would put 'u' and 'i' closer together.

-Is that a mirror in your back pocket, because I can see myself in your pants.

my friends say i'm uncool but i let love rule

8 saat boyunca aralıksız olarak Norveç-İngiltere-İtalya'da seçmenleri etkileyen sosyal ve siyasal faktörleri karşılaştırıp bir essay yaratma çabalarım sonunda bitti. Blog yazarken gayet rahat olan ben, iş essay yazmaya gelince ne kadar yazma-yeteneği-olmayan bir insan olduğumu fark ettim. Kafamdaki düşünceleri susturmak ve aklımda uçuşan istatistik verilerini kaçırmak için uyku haplarımdan almaya karar verdim, bu kararımı harekete geçirdim ve yatağımda kucağımda 8 saattir kasılmaktan kaynamış olan laptopumla beklemeye başladım. Bağımlısı haline geliyor olduğuma inandığım uyku haplarının en çok ilk yarım saatini seviyorum. Minik hapın mideme inmesini takip eden bu yarım saatte en çok eBay'de zaman geçirmeyi sevdiğimi, çünkü ani dürtülerle fiyatına bakmadan istediğim şeyi almaya karar verdiğimi, suçluluk duymadan ve yarım saati geçirmeden alışveriş yapmanın zevkini fark ettim. Bir diğer gözlemim ise, bu yarım saat içinde yaptığım şeyleri genelde ertesi gün aşırı derecede blurry birkaç görüntü dışında hiç hatırlamıyor olmam. Yani o an kiminle ne konuştuğumu sabah hatırlamıyorum. Daha sonra vücudumun yere düşesi geliyor, o an uyuma vaktimin geldiğini anlıyorum, çünkü o his geldikten sonra 10 dakika içinde uyumazsam bu sefer uyku tamamen gidiyor. Deliksiz süper uyuyorum, sabah uyandığımda baygın ve tamamen sersem gibiyim. Ben uyanmış olsam bile beynim hala, ve günün yarısı boyunca uyuyor. Kiminle ne plan yaptıysam son anda arayıp iptal edeceğimi bilerek bayık bir şekilde televizyon izliyor, eBay'de geziniyorum.

Fanta Icy Lemon Zero'nun hastasıyım bugünlerde. Coca Cola Light ve Ice Tea Limon bağımlılıklarımın yerine koydum kendisini.


Bugün eBay'de hayatımın en ilginç listing'lerinden birini gördüm. Bana mı komik geldi, yoksa gerçekten mi komik, bilmiyorum.



Herkes Alphabeat-Boyfriend dinlemeli bence.
Cuma Justice+Timo Maas, Cumartesi IAMX var, mutluyum.

Wednesday, 26 November 2008

le deuxieme sexe

Went to Winter Wonderland, got the goodie bags. Guess what was inside the bags, a booklet about gay -male- sex and condoms. Do men dominate everything? Even the gay community? Why am I forced to see instructions about blowjobs and why am I handed out condoms? Gay people, the place I considered to be the safest, and the only group I felt like I belonged in, is no different than any straight, heterosexist community. Why? Why are women always the second sex, why does it have to be that way?

Apparently, turning straight is in right now. 5 of my gay friends are now either in heterosexual relationships or seriously considering it, defining their gay lifestyles as a "phase". Are you bloody kidding me? Anyone can experiment, that I don't mind, but identifying yourself as gay or bisexual and then erasing that chapter of your life is not fair, it's not fair to the people whose feelings you hurt, it's not fair to the cause, it makes you look like bloody idiots for gods sake. Make up your minds! Call me heterophobic, or whatever you like, I just despise straight people. I despise them, seriously. They have no idea what they're missing, they're so blind they don't, or won't even know it. But having seen the light and then going back to that idiotic lifestyle called heterosexuality?? Come on, people.

"Are you a parking ticket? Cos you got fine written all over you." lol @ Jack.

Tuesday, 25 November 2008

with every heartbeat

Maybe we could make it all right
We could make it better sometime
Maybe we could make it happen baby
We could keep trying
but things will never change


Zaman doğru değil şu an, biliyorum. O kadar yanlış zamanlarıma denk geldin ki hep, ilk tanıştığımızda fiziksel olarak çok yakınında olsam bile iyi değildim, kafam iyi değildi, düşüncelerim kafamın içinde bile değildi, neredeydiler bilmiyorum, eminim aklım başımda olsa çok daha farklı davranırdım sana. Doğru olan sensin, biliyorum, ve tekrar benimle olacaksın doğru zamanda.

So I don’t look back
Still I’m dying with every step I take
But I don’t look back


Gerçekten de bakmıyor muyum geriye, yoksa geride, geçmişimde mi yaşıyorum hep, bilmiyorum.

Just a little, little bit better
Good enough to waste some time
Tell me would it make you happy baby

And it hurts with every heartbeat


Evet, kalbimin her atışında.

Sunday, 23 November 2008

the idea of waiting for something makes it more exciting



Dün Londra Hayward Gallery'deki Andy Warhol sergisindeydim. Bütün gün Warhol'un tüm filmlerini, The Factory'de arkadaşlarıyla takılıp havadan sudan konuşurken çekilmiş videolarını izledim. Valerie Solanas'ın ona yazdığı mektupları gördükten sonra hala garip bir ruh hali içindeyim. Andy Warhol'un dış görünüşü konusunda aşırı derecede takıntılı olduğunu, bu yüzden burnuna estetik yaptırdığını öğrendim. Hala o filmlerin siyah beyazlığında ve hışırtılı seslerinde Andy Warhol'un ruhunun varlığını hissettiğimi düşünüyorum desem fazla mı klişe olur?

"Being born is like being kidnapped. And then sold into slavery."

"In the future everyone will be world-famous for 15 minutes."

"Andy Warhol: I think everybody should like everybody.
Gene Swenson: Is that what Pop Art is all about?
Andy Warhol: Yes, it's liking things. "

"I'm a deeply superficial person."

"People should fall in love with their eyes closed. Just close your eyes. Don't look and it's magic."

"Before I was shot, I always thought that I was more half-there than all-there - I always suspected that I was watching TV instead of living life… Right when I was being shot and ever since, I knew that I was watching television. The channels switch, but it's all television."

"Dying is the most embarrassing thing that can ever happen to you, because someone's got to take care of all your details."

"If you want to know all about Andy Warhol, just look at the surface of my paintings and films and me, there I am. There's nothing behind it."

"Sex is more exciting on the screen and between the pages than between the sheets."













PS: Valerie Solanas, sergide ve bir sürü diğer yerde belirtildiği gibi "mentally disturbed" bir insan değildi, bence dünyanın en mantıklı insanıydı hatta, Warhol'u vurması hayat hikayesini okuyan her insanın anlayabileceği nedenlere dayalıydı.

Friday, 21 November 2008

list of the cunts i'd send to hell


Daha önce de bahsettiğim gibi hayatımın çeşitli dönemlerinde çeşitli nedenlerle uyuz olduğum insanların dünyadan silinesi derecede dayanılmaz bulduklarımı Cunt List adlı bir listede bulunduruyorum. Neredeyse her gün yeni bir isim eklediğim The List of People That Piss Me Off'un bir üst level'ı olan bu listede şu anda sadece 5 isim bulunuyor. Dünya üzerinde sinir olduğum ve tır altında kalıp ölse "hmm?" deyip geçeceğim onlarca şahıs bulunsa da, bu 5 kişi acı çektirmekten sadist bir zevk alacağım ve The Hostel-vari işkencelerde bulunurken Türk filmi modu villain kahkahaları atacağım şanslı kişiler.

1- G.
2- K.
3- N.
4- D.
5- A.

Tahmin edebileceğiniz üzere saçma salak ve en hafif tanımımla gayet cazgır olan bu insanlarla uğraşmak istemediğimden -daha doğrusu ben İngiltere onlar Türkiye'deyken online şekillerde uğraşmayı tercih etmediğimden- isim vermiyorum. Ama listemin 3'ü kız, 2'si erkek, bu da size ipucu olsun.

PS: Neden durup dururken bunu açıkladım, birşey mi oldu sinirimi bozan? Yoo hayır, rüyamda bunlardan birini gördüm sadece, oradan aklıma geldi.

iamx will make you love again


In the grip of the winter came
Love and greed
Insane with faith I took the driving front seat
In the lowlife comfort of Berlin streets
The car from emptiness directed with my body heat

I was alone at the front line
The message I was told
Was the triumph and the joy of a lifetime

I just can't think of England
I can't see the picture
I'm still running from the fire the fire
I just can't think of England
I can't see the picture
I'm still running from the fire the fire

In the twilight hours of nervous rest
I bought the beast before believing the threat
In a foreign field I cut no regrets
The poison stories just repeat themselves
In a fucked up mess

I was alone for the first time
The message I was told
Was the triumph and the joy of a lifetime

I just can't think of England
I can't see the picture
I'm still running from the fire the fire
I just can't think of England
I can't see the picture
I'm still running from the fire the fire

I just can't think of England
Can't see the picture
Can't see the picture
Can't see the picture

IAMX - Think of England

Thursday, 20 November 2008

tu as fait une promesse

Tam uykunun derinliklerine çekiliyordum ki Hazal Hanfendi'nin blogunu gördüm. Bunu okuduktan sonra söz verilen ama gidilmeyen Nevizade'de balık-mezelerimiz geldi aklıma. Neden gitmedik biz hiç? Hani Adalar'a götürecektin beni ilkbaharda? Nerede o çilekli pastalar? Kaç baharlar oldu hanfendi siz yoksunuz.

Ve hem linkteki blog post'a hem de moda uygun bir şarkı:

sen de başını alıp gitme ne olur
ne olur tut ellerimi
hayatta hiç bir şeyim az olmadı senin kadar
ve özlemedim hiçbir şeyi seni özlediğim kadar
sen de başını alıp gitme ne olur

will you shed no tear for broken me?

Imovane aldım yine, 12 saatlik bir uyku planlıyorum. Görüşüm bulanık, ellerim sarhoş ve kafam güzel gibi, kaslarım fazlasıyla gevşek, bu yazıyı yazmak zor. Imovane uykusunu seviyorum, kafamı yastığa koyduğum anda çağırıyor, yastığımdan aşağı çekiyor beni, alıp götürüyor simsiyah bir yere. Rüyasız, bilinçsiz, koma gibi bir uyku.






Angel I can see myself in your eyes
Angel won't you feel for me from your heart
Do return my heart to me
No don't insist, I'm already hurt

Elephant girl
It was an accident unfortunate
Angel threw me like a rubber man
Aiming for the ground
Why amuse yourself in such way
No don't insist, I'm already hurt

Lay me down on the ground softly, softly
Don't remove my head hurts much too much

You never return it
Well I wouldn't miss it
I shed no tears for broken me
You never know it, my peace of mind
Now inside and outside are matching

Why amuse yourself in such way
No don't insist, I'm already hurt
If you never return it
Will it break your wings
Will you shed no tear for broken me

Tuesday, 18 November 2008

you squeeze my heart so tight tonight

Dünyanın en kötü gecelerinden birini geçirdikten sonra Pazar günü modunda yatağımda mayışıyorum sabah 9'dan beri. Neymiş, demek ki bütün gün birşey yemedikten sonra Jack Daniels, vodka ve cider karıştırmıyormuşuz. Siz evde denemeyin.

En kötü gece deyişim tamamen midemle alakalıydı, aslında süper bir akşam geçirdim dışarda. İngiltere'ye geldiğimden beri ilk tanıştığım andan itibaren içten bir ilgiyle anlattıklarımı dinlediğini hissettiğim, ve hakkımda kötü en ufak birşey düşünmediğinden emin olduğum tek insan olan Aideen'le Micachu and the Shapes izledik. Bayan Mica Levi elinde bir elektrik süpürgesiyle -evet, "huh??" olduk biz de- sahneye adım attığında Sam Ronson'ı hatırlattı bana aşırı derecede, göz göze geldik, sonra şarkı söylemeye başladı, vücudumda bir enerji akışı oldu sanki ondan bana doğru, garipti, nasıl tanımlasam bilemiyorum. Sonra kapıda sigara içtik birlikte, saçma bir şekilde onu bir daha göreceğimi hissettim. Evet saçmalıyorum ben.

Bugün yeni dövmemi yaptırıyorum. Mutlu ve heyecanlıyım.

Monday, 17 November 2008

save me from my old ways



Everything I've been holding on to for the last 6 months, comes crashing down on me one by one. I've forced myself to be happy all those months, and I've been as close to happy as I can get, but now I realise true happiness was back in my room in Istanbul for me. I remember staying in bed all day, every day for the whole week sometimes, just watching TV. I was happy then. I'll never feel so safe again, I'll never be that happy, I'll never feel as at home as I felt back then. If only I could be there for just one day, turn back the time, go back to last year for a single day where everything was so peaceful and I was loved.
I'm so sorry, and I've done many things I regret. I've hurt the ones I love, and I've broken the hearts of people I didn't even know. I'm trying not to regret moving here cause I know once I let go and allow myself to cry, I won't be able to control it any more and the depression will come back even worse.

I miss you, everything we did, good or bad, I miss my home, even when I hated it back then, I miss my old uni that I used to despise so much, I'd give anything to be there right now, in a taxi to Taksim, stuck in the traffic jam on Bagdat Avenue, listening to music and thinking of you.



And sometimes you close your eyes
and see the place where you used to live
When you were young

They say the devil's water, it ain't so sweet
You don't have to drink right now
But you can dip your feet
Every once in a little while

You sit there in your heartache
Waiting on some beautiful boy to
To save you from your old ways
You play forgiveness
Watch it now here he comes

Sunday, 16 November 2008

paper dreams, honey

I've been awake since 7.30 in the morning. All summer I had this problem, I just couldn't help but fall asleep every afternoon. And now, no matter how tired or sleepless I am, I can't sleep during the day. I've been in bed all day, but my brain, it's well tired. I can't sleep, I can't stop thinking. I had some serious sleeping issues last year because of the pills I had to take, and back then I had read somewhere that the only reason people couldn't sleep was because their minds were too busy and stressed, and they could have been able to sleep without the help of any sleeping pills if they just cleared their minds. Well, I say BOLLOCKS. Don't touch my sleeping pills, I'm doing just fine with them, thank you.

I just realised my favourite pills were lost, so I had to take some other pill, which is strong enough to knock an elephant out for a whole year. I'm gonna be well fucked tomorrow morning.



And again, my only one, I do miss you very, very much.

About as subtle as an earthquake, I know

My mistakes were made for you

And in the back room of a bad dream, she came

And whisked me away, enthused

And it's solid as a rock rolling down a hill

The fact is that it probably will hit something

Saturday, 15 November 2008

i'm not gonna teach your boyfriend how to dance with you

You are the girl I've been dreaming of ever since I was a little girl..

2 günlüğüne Lisa'nın evine gidip bütün haftayı orada non-stop Friends DVD'leri izleyerek geçirdikten sonra bu sabah evime döndüm. Her zaman favori Friend'im olan Joey'nin "How you doinnn'" repliğine daha da bir aşık oldum. Friends hayatta en sevdiğim dizilerden biriymiş ve 10 sezon yetmiyormuş bana, bunu farkettim.

Odam kısmen daha toplu bugün, Lisa hanfendi gelecek az sonra, ona güveniyorum toplar diye, evet. Ama gerçekten hayatta 10 dakikada bu kadar güzel oda toplayan insan görmemiştim. Tebrik ediyorum kendisini.

Hamster alıp adını Henry koyasım geliyor bu aralar, eve de pek uğradığım yok, ölür hayvancağız diye almıyorum. Lisa'ya gittiğimde yanımda götürsem vahşi kedisi Dylan yer onu zaten.

Haftasonu Londra'ya gideceğim yine, gidesim yok. Ondan sonraki haftasonu Brighton planladık Lisa'yla, bir yere bu kadar gitmek isteyip 2 saat uzaklıkta olmasına rağmen gitmemek garip oluyordu artık, gitmeliydik evet.

1 aydır Cumartesi gecesi dışarı çıkmadım, o 1 ay önceki çıkışımda da G-A-Y'de sıkıntıdan bayılıp 10'da eve dönmüştüm. Zaten sol ayağım tendon zedelenmesi nedeniyle çok felaket bir durumda 2 haftadır, su içmek için alt kata mutfağa inmek bile acı verici. Sakinlik iyi geliyor bana aslında, ama bazen "Salak mısın kızım, İngiltere'desin, kalk bir yerlere git, neden evdesin ki?" diye sormuyor değilim kendime. Ama tabii cimrilik faktörüm var bir de. Trenler aşırı pahalı.

Evimizin alt katında yine bir parti var seslerden anladığım kadarıyla, birisinin 18. doğumgününü kutluyorlar, kendimi yaşlı hissediyorum. Doğumgünleri okul zamanına denk gelenlere hep imrenmişimdir, yazın doğduğu için arkadaşları hep tatildeyken doğumgünü kutlayan biri olarak. Ve pek bir devrik cümle delisiyim bugün sanki. Oda arkadaşım Justice dinliyor şimdi, Justice'in ayağa düşmesine sinirleniyorum.




PS: Overreaction kelimesinin anlamı "karşındaki sustukça üstüne gitmek" değildir, "aşırı tepki vermek"tir. Birisinin yaptığı uyuzluklar başlı başına birer eylem olup, önceki bir eylemin sonucu olan birer tepki değildirler. Re-action=action'a verilen tepki, hence the word overreaction. Kişisel birşey değil asla, sevdiğim de bir insansın, doğrusunu bil istedim sadece.

PPS: Çarşamba omzumdaki dövme bir fairy ve "la bella vita" cümlesiyle cover up işlemine dahil oluyor.

“La bella vita” is the rich & posh lifestyle, it's a beautiful life indeed.

Tuesday, 11 November 2008

there's a place in the sun, for anyone...

Nedensiz şekilde sabah 8'de uyandım, 9'daki dersime gitmedim, okul açılalı 2 ay oldu ve ben o derse daha hiç gitmedim, adını bile bilmiyorum hatta tam olarak. Saat 12 oldu (blogger saatimi İngiltere saatine göre ayarlamaya üşeniyorum) ve ben hala uyanığım, temizlikçi var evde, gürültü var, uyuyamıyorum, zaten uykum da yok. Fena halde 11-12'de yatıp 9'a doğru uyanan, öğlen de güzellik uykusuna yatan, tek işi gücü saatlerce aralıksız Friends DVD'leri izlemek olan bir şeye dönüştüm ben.



Odamın hali içler acısı. Geçen hafta yediğim şeylerin tabakları tavana doğru bir kule şeklinde uzanıyor, asıl amacı ders çalışmak olan masamın üstü 10 gün önce içtiğim içkilerin şişeleriyle dolu. Yerlerde ani bir hevesle aldığım ıvır zıvırlarla dolu olan ama 1 aydır içindeki şeyleri değil giymek, poşetinden çıkarmaya üşendiğim Urban Outfitters ve Topshop torbaları. Ebay'den aldığım bir ton şeyin ambalaj ve çöpleri. Aceleyle dışarı çıkarken aman-sonra-toplarım diye bırakıp gittiğim, çook uzun zamandır yerlere saçılmış olarak duran kolye ve bilekliklerim. Duvardan düşen, sonra tekrar yapıştırılmak üzere yerde bekleyen posterler. Bugün toplanması lazım bu odanın.







Cadbury Fingers kadar süper çok az şey var dünyada. Coca Cola Light bağımlılığımın yerini aldı kendisi. Hayatı boyunca evde çikolata bulundurmayan, tatlı krizi gelenlere garip bakışlar atan ben, bir çikolata bağımlısıyım artık.

Ve günün şarkısı:

As I live and breathe
You have killed me
You have killed me
Yes I walk around somehow
But you have killed me
You have killed me

And there is no point saying this again
there is no point saying this again
But I forgive you,
I forgive you
Always I do forgive you.

Monday, 10 November 2008

love always remains

Nasıl olduğunu bilmediğim bir şekilde ayağımdaki tendonu zedelemem sonucu 10 gündür topalımsı bir şekilde gezmekteydim ki bugün ayağımın iyileşmediğini, hatta artık üzerine basamadığımı fark ettim. Anladım ki yatakta ayaklarını uzatarak bütün bir gün geçmiyormuş, aynı pozisyon sıkıyormuş insanı -özellikle benim gibi yatarken bilinçsizce bacaklarını sallama takıntısı olanları-.

Günlerdir Lisa'da kalıyor olmam ve eve uğramayışım nedeniyle buzdolabında yalnızlığa terk ettiğim ve tarihi geçmiş olan noodle'ları bugün pişirmeliyim artık, ancak wok yıkamaya pek bir üşeniyorum.

Hava soğudu artık iyice, hep hep hep yağmurlu. Yağmurlu gri hava iyice eve kapanasımı getiriyor. Garip bir şekilde durgun ve huzurluyum tüm nostaljik havama rağmen. Bugünlerde hayatımın büyük bir parçası haline gelen trenlerin yağmur damlalarıyla kaplı camlarından dışarıdaki gri İngiliz kırsalına bakıp MGMT dinlerken -kırsal kelimesini hayatımda ilk kez kullandım-, bir gün istediğimi elde edeceğimi ve sadece sabırlı olmam gerektiğini bilmenin sakinliği içindeyim.





No one has to hear, the sound of people laughing at their fears, and the ocean and sun are always there, to make you happy if you're feeling scared of the darkness.



If I ever saw a ghost it'd change the way I think. I wouldn't gasp for air if ever I did sink. I wouldn't struggle, I'd just let it all out fast, and then start living in the past.

We'll never feel so safe again, but love always remains..

Saturday, 8 November 2008

you're not 19 forever, pull yourselves together

A little reminder for all you 19 year olds, your last year as a teenager, don't know about you but that scares me a little. I think I'll always feel 17, I'm stuck in there somewhere.

Tried to get your attention all night long
Asked you once, I asked you twice, asked you four times
If you'd like to dance to that song
Front crawled the crowd down the stairs
And I followed you out in the rain
Nowhere to be found
Never mind
You'll probably never look that pretty again

You're not nineteen forever, pull yourself together
I know it seems strange but things, they change
Older woman and an ever-so-slightly younger man
God bless the band
They're doing all they can

You're not nineteen forever
You're not nineteen forever


Bir başka 19 takıntılı grup The Long Blondes'un dağılması beni melankolik ruh hallerine itiyor birkaç haftadır.

Monday, 3 November 2008

baby girl, shock me like an electric feel

Sıkıldım ben. Paris'in 2 saat uzağımda olmasına, salak Eurostar biletleti über pahalı olduğu için gidememeye sinir oluyorum. Ev arkadaşımın rezalet ötesi müzik zevkini 24 saat dinlemek zorunda olmak da sinir bozucu. Odamı pislik götürüyor her zamanki gibi, oysa daha 2 gün önce süper topluydu. Sırtım ağrıyor deli gibi, masaj yapabilen bir sevgilim olsaydı keşke. Ve maddi durumu en az benimki kadar iyi olan, benim gibi anlık kararlar verip saçma heyecanlara atılan, "Hadi kalk bilmemnereye gidiyoruz" ya da "Evinin önündeyim, aşağı insene aşkım" diyen bir sevgili. Ve ben sevgilim bu yazdıklarımı anlamasın diye Türkçe yazıyorum, çünkü uğraşamayacak kadar bıkkın ve kusursuzu arayamayacak kadar yorgunum. Evet işte böyle. 140 pound gözümde büyümezse haftaya Çarşamba İstanbul'a gitmeyi düşünüyorum, kalacak yerim ve ailemin Türkiye'ye gideceğimden haberi yok. Bu da böyle bir durum.

Friday, 31 October 2008

you're the closest thing to perfect but the farthest thing from me

You're the dream that hasn't ended,
And I'm still anxious for rest.
Your words they seem to hang above my head.


I'd love to be,
The shoulder that you cry on.
I'd love to be,
The friend you call when things are great.

And like I really deserve a chance to,
Sit across the table,
And tell you that I think you're wonderful.
And I think you're something special.

Ve evet, hala aklımdasın, bugünlerde yine Sen krizlerim tuttu benim. Ne zaman "Tamam, unuttum artık tamamen" diye düşünsem, anında kendini hatırlatmanın bir yolunu buluyorsun nasıl yapıyorsan. İngiltere'deki ilk ağlama krizimin nedeni olan sen, garip ve ilahi bir güce inanmamı sağlar gibi trajikomik bir şekilde bilmemkaç bin kilometre uzağımda olsan bile her an yanımdasın sanki. Kendimi alkole vurup umursamamaya çalıştığım barlarda birkaç saniyeliğine içime çektiğim parfümünün kokusu, gece uyumaya çalışırken yan evden yükselen müzik sesi ve sevdiğin şarkılar, her yerde görünmez bir şekilde sen varsın, beni takip edip gülüyorsun sanki seni aklımdan silme çabalarımın boşa oluşuna. Ben senden, İstanbul'dan kaçtım sanarken, bir bakıyorum sen hep yanımdasın.

I think of our time together,
Is it faded, or am I dreaming?
Everything you said lives on
I cherish our memory
I wanna kiss your tears away tonight
It's hard to give up the one you never thought you'd leave

Don't go,

You said you wouldn't
You said you couldn't

Don't go
Your eyes, they see through my soul.

Saturday, 25 October 2008

blogger is sex on legs

Blogger'ın yasaklandığını şimdi öğrenmiş bulunuyorum sevgili okuyucular. 2 gün eve gelmiyorum garip şeyler oluyor. Ve evet belki de sizler bunu okuyamıyorsunuz. Belki siz bunu okuduğunuzda ben çok uzaklarda olacağım. Uzaklardayım nitekim -hayatımda ilk kez bu kelimeyi kullandım sanırım- ve thank god, I have full access to Blogger.

Birbirinden acayip şeylerin ülkesi Türkiye'de yeni bir güne merhaba demek gibi Blogger'ın sansürlenmesi. Sözlük, youtube, ıvır ve zıvırdan sonra bir bu eksik kalmıştı. Böyle şeyleri kim akıl ediyor bilmiyorum, belli ki Türk'ün aklı gerçekten klozette otururken çalışıyor. Bence yurdum hükümeti bundan sonra Google'a el atmalı. Sex diye aratınca milyonlarca tü kaka şey çıkıyor, olmuyor böyle, kınıyorum. İyi ki buradayım ve bu salak kararlardan etkilenmiyorum, ve böylece sinir katsayım da fazla etkilenmiyor.

Ayrıca Urban Outfitters bedenlerinin normal beden ölçüleriyle alakası olmamasını ve İngiltere'de bilmemkaç tane mağazaları varken internet üzerinden yapılan alışverişleri Amerika'dan yollayıp $50 shipping istemelerini kınıyorum.

Burada taksilerin 2.50 pound'dan açılmasını ve saat 18.00'dan sonra gece tarifesine geçilmesini kınıyorum.

Young Persons Railcard'ı, Yellow Card'ı ve G-A-Y'i sonuna kadar destekliyorum.

Strongbow'la sarhoş olmanın ve ertesi sabah akşamdan kalmadan uyanmanın hastasıyım.

Lis, I love cuddling with you, I love waking up to the sight of you lying next to me, I love staring at you and then going "What??", I love how holding you still gives me butterflies in the stomach every single time I do it, I love how perfect we are together and how easy and natural everything is with you, I love cooking for you and the way you cook for me, I love telling you how I feel about you 50 times a day, I love watching DVD's and having Chinese with you, I love changing gears with you, I just love everything that has to do with you :) You're so sex on legs!!

Tuesday, 14 October 2008

lezbiyen yıldız asuman'ı nasıl taciz etti?

http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspx?aType=msnSonDakika&ArticleID=1003169&Date=14.10.2008&Kategori=yasam&b=Lezbiyen%20yildiz%20Asumani%20nasil%20taciz%20etti&ver=08&reftype=2

Linkte görmekte olduğunuz haberi az önce okuyarak hayatımın en eğlenceli anlarından birini yaşadım. Copy paste yapıyorum üşenenlere.

Lezbiyen yıldız Asuman'ı nasıl taciz etti?

Şarkıcı Asuman Krause, Los Angeles'ta yapılan dünyaca ünlü Emmy Televizyon Ödülleri'ne giderken Los Angeles Havaalanı'nda yaşadıklarını 'Orada Neler Oluyor' programında anlattı. Kelebek'in haberine göre, Krause 'Sex and the City' dizisinin yıldızı Cynhia Nixon ile karşılaştığını ve aralarında garip bir elektriklenme olduğunu söyledi.
Bir süre önce lezbiyen olduğunu açıklayan ve kadın sevgilisi Marinnoni ile dudak dudağa poz veren Nixon'ın kendisini dakikalarca süzdüğünü söyleyen Asuman "Öyle bir kesti ve baktı ki kendimi acayip, bir tuhaf hissettim. Gözünü alamadı. Bugüne kadar bana bir erkek bile böyle bakmamıştı. Acayip korktum. Ben de bakınca bu kez yanındaki erkek rolündeki kadın sevgilisi gerildi. Ayy tipi çok tuhaftı valla! Bana 'Ne oluyor?' gibisinden baktı. Baktım ikisi de geriliyor. Bir rezalet çıkmasın diye korkup uzaklaştım. Uçağın tuvaletinde bir daha karşılaşınca felaket gerildik. Lezbiyen sevgilisi, Cynhia'yı 'Buraya gel' diye uyardı. Ben de hemen geçip yerime oturdum, göz göze bile gelmedim" dedi.


Bir kere kadıncağızın adı Cynhia değil, Cynthia. Madem böyle abuk subuk şeyleri haber yapacaksınız, bari doğru düzgün yapın. Cynthia Nixon'ın adını bilmeyen insan hangi gezegende yaşıyor bilemiyorum ama bir Google'dan aratsaydın bari sevgili haberi yapan insan.

İkincisi, Asuman kızım koskoca Cynthia Nixon sana neden baksın ki ayol? Sen yanlış görmüşsün.

Üçüncüsü Cynthia Nixon cinsel yönelimi konusunda daha önce herhangi bir yorum ya da açıklama yapmamıştır, "lezbiyen olduğunu açıkladı" gibi birşey yoktur yani.

Dördüncüsü "Iyyy acayip korktum, yanındaki erkek rolündeki sevgilisi bıdı bıdı bilmemne" gibi laflar eden bir adet Asuman Krause bence Kaos GL'nin Hormonlu Domates ödüllerine aday gösterilmeli kesinlikle. Bu nasıl bir homofobi, sen kaçıncı yüzyılda yaşıyorsun Asuman?

Allahım madem yarattın bari takip et. Lütfen.

Wednesday, 8 October 2008

i don't even think straight

Girls And boYs sitesi kadar süper bir site görmedim ben hayatımda. Backgroundlar süper öncelikle.



"I'm so gay I shit rainbows" ve "Touch my special plaice" beni benden aldı özellikle.



Ben de BoyBerry istiyorum!!

Ayrıca sitenin introsunu saatlerce izleyebilirim/dinleyebilirim. Mutlaka izleyin, İZLEYİN!! http://www.girlsandboys.co.uk/

Şu ana kadar 2 kez gittiğim bir mekanda ilk geceden düşman edinmiş olmam da ayrı bir enteresan. Nedir, kötü mü bakıyorum ben insanlara, 20 metre öteye nefret dolu düşünceler mi gönderiyorum ki tanımadığım insanlar bana uyuz olmayı başarabiliyorlar 10 dakika içinde? Çok ilginç.

Saturday, 4 October 2008

chloroform perfume

Saat 2 oldu, hala tamamen uyanığım. İstanbul'dan taşındığımdan beri uyumak için ilaç almamıştım, şimdi aldım bir tane. Bana "Bir gün fazla ilaç kullanmaktan öleceksin" diyen Cansu geldi aklıma, geçen sene bugün ne kadar mutluyduk onunla. Düşünmüyorum geçmişi, çünkü düşünmek acı veriyor. Hiç yaşanmamış gibi davranmak onca güzel anıya yapılan bir saygısızlık mı, yoksa herkes mi gömüyor geçmişini bilmiyorum. Mantıklı olarak düşününce yaşanılan güzel anıları beynimde tekrar canlandırmanın da bana o anı yaşamak kadar mutluluk ve zevk vermesi gerekmeli aslında, neden öyle değil ki? Zaman yüzünden sanırım, nasıl her acı verici an bir gün etkisini yitiriyorsa mutlu olanlar da zamanın içinde kayboluyor demek ki. Mavişehir'de annemle yaşadığımız evi özlüyorum, o zamanı, ne olurdu hep lisede kalsaydım, hayatın gerçeklerinden uzak? Gerçi şu an da hayatın pek bir gerçeğini bildiğimi söyleyemem, ama anladınız siz beni. Simin'i, Cansu'yu, Efe'yi, Görkem'i, aşık olmayı, Mavişehir'de yaşamayı, İstanbul'daki odamı, upuzun kızıl saçlarımı özlüyorum. İngiltere'ye geldiğimden beri, hatta ondan da öncesinden itibaren mutsuz şeyler düşünme izni vermiyordum kendime, blogumdaki depresyon dozunun azalmasından da anlayabilirsiniz, uzun zamandır ilk oldu bu. Aslında depresif değilim şu anda, kötü bile hissetmiyorum, sadece özlüyorum, ama en azından yaşadım onları ve hep benimle kalacaklar.

oh so, my love
this sleeping pill
will watch you through the night
and come dawn
i'll be long, long gone
i tried, i tried,
i tried

we feed upon the broken branch
we kiss the stars goodbye
for the sun can't fight this overcast
i tried, i tried,
i tried

the spider's web
it can't break our fall
i whisper to the sky
i pray she takes you in her arms
i tried, i tried,
i tried
i tried..

storm warning in the sand
she evaporates beneath my fingernails
the road is lost underwater
she's running down a river with eels
she is lost to me.

Friday, 3 October 2008

i heart the chalets

Lets talk about romance, romance is dead.
An ideology exploited for commercial gain.
They want you to fall in love with the idea of being in love, because nothing says I love you better than flowers and chocolates and cards.

I believe in happiness and in love that never fails, but the longer I wait here the more they just seem like a fairy tale.

i kissed katy perry and she wrote a song about me

"Thank God it's Friday!!" şeklinde başladığım günüm hala yatakta devam etmekte. Cress+cheese içeren light sandviçim ve İngiltere'nin-köpeğiyim-evet modunda içtiğim sütlü çayımdan sonra cress'in ne olduğunu öğrendim. Tere oluyormuş Türkçesi, tere nedir onu da bilmiyorum ama ben. Aşırı tatsız ve asla yenmemesi gereken birşeymiş, bunu öğrendim bugün.

Oda arkadaşım her zamanki gibi son ses Pendulum dinliyor. Hatta İngiliz gençliğini çok fena bir Akala+Pendulum+MGMT hastalığı sarmış durumda. Seviyorum.

Kontör yüklemek ne kolay işmiş Türkiye'de, yok kredi kartınız, yok ekstrenizin yollandığı adres, yok bankanız onay vermedi, yok bilmemne derken yaklaşık 1,5 saat geçti ve ben hala yüklemeyi başarmış değilim. Ve evet bugün yine derse gitmedim uyanamayıp.

"Eğlenmek" kelimesinin y değil ğ ile yazıldığını hala öğrenememiş olanlar hakkında hiç iyi şeyler düşünmüyorum, insan anadilini bilmez mi ya?


Last.fm'de Against LGBT diye bir grup gördüm dün, ben de Against Homophobic Twats diye bir grup açmak istedim, dünyada ne çok gereksiz insan var. "If you're against gay marriage, then don't get one!" cümlesi geldi aklıma. Gidin işinize bakın kardeşim, size ne elalemin yatak odasından? Madem tiksiniyorsun, kendi yaşamını heteroseksüel olarak sürdürüp gaylerden uzak dur, bu kadar basit işte. Bu derece takıntılı homofobi gerçekten altında gizli eşcinsellik yatan bir kompleks olasılığını getiriyor aklıma. Kendi eşcinsel eğilimlerini kabullenmeme ve bastırma arzusuyla o eğilimlerle barışık yaşayanlara saldırmak mıdır bu, nedir? Biz heterosunuz diye size dar görüşlü, önüne sunulanı düşünmeden kabul eden, kendini ve toplumun "normal" adını verdiği şeyi sorgulama yetisinden yoksun, beyinsiz, ot gibi yaşamaya mahkum insancıklar diyor muyuz? Elbette demiyoruz. Ee, o zaman?

11 Ekim National Coming Out Day bu arada. Facebook status yerine "is gay" ya da "is an ally" yazıyor herkes o gün. Eğlenceli.

Bugün hayatımdaki en önemli, en herşeyi değiştiren, en güzel ve en mutlu günün 1. yılı. Amsterdam'a gitmemden 1 gün önce Cansu'yu ilk kez gördüğüm gün.

Tuesday, 30 September 2008

you, your sex is on fire

Stardust var bu gece okuldaki The Venue'de.

The night for the gays, the gay friendly, the in-betweeners, the open minded & the happy to be alive & dancing!

Okulumun içinde bir gece klübü olacağı ve orada her hafta gay event'ler düzenleneceğini geçen sene söyleseler "yok artık" derdim sanırım. Mutluyum ben burada, huzurluyum. Kimseyi tanımadığım yeni bir ülkeye taşınıp bambaşka bir hayata başlamakmış meğer tüm sorunlarımın çözümü. Eskiden olanlar, beni üzen insanlar artık başka bir ülkede ve beynimin içindeki çok uzak bir boyutta kaldılar benim için. O kadar uzaklar ki..

Straight olmayan insanlarla dolu bir gece geçireceğim için mutluyum bir de.

PS: Buraya bilerek tek bir tane sigaram olmadan gelmiştim bırakmak için. Çok canım isterse otlanırım diye düşünüyordum. Ancak geldiğimde şunu fark ettim ki, çok az insan sigara içiyor, içenler de daha ucuz olması için tütün sarıyorlar, o yüzden "Bilader bana da bi tane sarsana" demek garip kaçabiliyor. Bu nedenle bugün ilk kez parama kıyıp 6YTL ödeyerek 10'lu mini bir Marlboro Lights aldım. 1 hafta idare etsin bu beni. Ofh. Burada tek bir sigara 600 bin olunca insanların "If I lived in Turkey I'd be a walking cigarette" demesi mantıklı tabii.

Friday, 26 September 2008

control yourself, take only what you need from me

Bugün aldığım 2. telefonumun da pembe olması sanırım işin bokunu çıkarmak sayılabilir bir bakıma, ama gerçekten pembe V3'ümle yan yana pek bir yakıştılar, ayırmak istemedim onları.



Yeni İngiliz hattımı da sonunda almış bulunuyorum böylece. Orange sağolsun bedava Facebook ve Msn erişimim de var. Mutlu oldum.

Ev arkadaşlarımın birine tapıyorum, diğer ikisiyle de çok iyi anlaşıyorum ama kızların birisi gerçekten çok uyuz. Eve adımımı attığım anda diğer herkes "Hello!! :) " yaparken kızın bana bir soğuk bakışı vardı ki anlatamam. Ve dandik kısmı yan odamda yaşıyor kendisi, 24 saat bangır bangır müzik dinliyor, eve erkek atıyor, sinirleniyorum. Zaten etrafımdaki herkes Freshers hastalığına tutulmuş, ailelerinden ilk kez uzak olan İngiliz gençleri özgürlüğü tatma hevesiyle kendilerini alkole vurup 24 saat partiliyorlar. Evet abartmıyorum gerçekten, hiç böyle diyeceğimi sanmazdım ama yanlarında yaşlı teyzeler gibi "benden geçti" modunda hissediyorum kendimi, ben ki alkolik ve ortamcı bir insan olarak bu gençlerin geçtiğimiz cumartesi gecesinden beri ARALIKSIZ, gerçekten tek bir gün ara vermeden yerlerde sürünecek kadar sarhoş olup sabahlara kadar eğlenmelerini şaşkın bakışlarla izliyorum. Şahsen benim enerjim bunu haftada 1-2 kez yapmaya yetiyor en fazla, her gün değil. Umarım dersler başladıktan sonra durulurlar, yoksa her gece evimde 20 tane al yanaklı İngiliz genci içip dururken çalışabileceğimi sanmıyorum.

Aideen'le buluştuk bugün, bir insan bu kadar mı sevilir!! Doğal kızıl saçlar, çiller, açık yeşil gözler ve şirin ötesi bir İrlanda aksanı. Ve bütün gün alışveriş yaptık. Bayıldım.

Bu gece Klaxons'ın seti var sevgili okulumuzun club'ında. Gençler şimdiden sarhoşlar. Saat daha 19.30 çocuğum.

Thursday, 25 September 2008

for my first girlfriend, may our relationship finally rest in peace

I finally got to watch "The Incredibly True Adventure of Two Girls in Love" today. I had seen the first 10 minutes about 6 months ago in Istanbul, and finished it over here in Canterbury half an hour ago.

The credits of the film caught my attention: "For my first girlfriend, may our relationship finally rest in peace." It's kind of ironic that around the time I began watching that film 6 months ago, I was trying very, very hard to get over my first girlfriend. I'm still not over her, and I probably won't ever be, but I'm finally at peace with her not being part of my life anymore. So, may our relationship finally rest in peace..


There is that in me - I do not know what it is - but I know it is in
me.

Wrench'd and sweaty - calm and cool then my body becomes,
I sleep - I sleep long.

I do not know it - it is without name - it is a word unsaid,
It is not in any dictionary, utterance, symbol.

The past and present wilt - I have fill'd them, emptied them.
And proceed to fill my next fold of the future.

I too am not a bit tamed, I too am untranslatable,
I sound my barbaric yaws over the roofs of the world.

I bequeath myself to the dirt to grow from the grass I love,
If you want me again look for me under your boot-soles.

You will hardly know who I am or what I mean,
But I shall be good health to you nevertheless,
And filter and fibre your blood.

Failing to fetch me at first keep encouraged,
Missing me one place search another,
I stop somewhere waiting for you.

Tuesday, 23 September 2008

no beach party for me tonight

Went to the Beach Party and saw the queue which was about 2 miles long. Then we decided to head back to Mungo's for a drink. "A drink" turned out to be 3 drinks, I owe Beth 10 quid, and Jamie a Snakebite.

I met some freshers, joined them for a fag, then we went back to the Venue about an hour later. They wouldn't let me in as I hadn't registered and didn't have my school ID. I came back home, and didn't get lost for the first time in the last 3 days. I should buy myself a Snakebite for that.

Oh, the Snakebite. Apparently it's some cocktail with some juice+cider+beer. It's quite the student drink, getting you drunk easily and quickly. I'm not very keen on beer myself but I must admit beer tasted awful after 2 snakebites last night, I could swear I felt something was missing. It's a nice drink, anyways.

I have to register with the police because I'm from some third world country and actually might turn out to be some Islamic terrorist working her way on some sort of jihad. So I have to register tomorrow or I might get into some serious trouble. I seriously hate being a Turkish citizen sometimes.

I bought 70 pounds worth groceries today, and guess what, the only thing that they failed to deliver was a fucking duvet. Seriously, if luck has anything to do with it, then whoever the hell is controlling it must be having a good laugh at me for the last few days. I need my bloody duvet, I've been freezing for the last 3 nights. I miss my home in Istanbul and actually I've been thinking what the fuck was wrong with me to decide to leave everything and move here in the first place.

I have loads of things I need to do tomorrow and I don't feel up to it *at all*. The bank account. The SIM card. Registration. Bollocks, I'll just go to sleep.

Monday, 22 September 2008

freshers week is on

Zerofeelings İngiltere'den bildiriyor.

Cumartesi sabahı havaalanı telaşıyla başlayan yolculuğumun ilk dakikalarının içine Kıbrıs Türk Havayolları ile gitmek konusunda verdiğim dandik karar nedeniyle sıçıldı. 35 kilo bagaj fazlası olan -abartmıştım biraz evet- benden 475 YTL ekstra bagaj parası istediler. "Çüşşş yok artık be" diye olay yerinden uzaklaşıp olayı mafya babama iletmem, onun da görevliye 10 dk bağrınması sonucu ekstra valizlerimden birini ücretsiz olarak aldılar, diğerini de bırakmak zorunda kaldım. Kaderin garip bir oyunu sonucu bütün kışlıklarım, uzun kollularım, montlarım, deodorantlarım, en sevdiğim t-shirtlerim, en sevdiğim yorganım, yani kısacası en gerekli eşyalarımın hepsini daha sonra kargoyla yollanmak üzere İzmir'de bırakmak zorunda kaldım. Özetle, düz bir siyah t-shirt, bir pantolon ve 1-2 olsa-da-olur-olmasa-da-olur t-shirtümle ve 1 valiz dolusu topuklu ayakkabıyla kalmış durumdayım. Geceleri yorgansız ne kadar donduğumdan bahsetmiyorum bile.

Hayatımda gördüğüm en dandik uçağa adımımı attığımda KTHY ile bir daha uçmayacağımdan emindim. Gerçekten uzun süreli bir uçak yolculuğuna her yolcunun kendine ait bir ekranı olmayan minicik bir uçak verildiğini ilk kez gördüm. Ayrıca uçağın içi çöp doluydu. Türk Havayolları'nın kazıklama politikasını geçen gördüğüm tek havayolu ayrıca KTHY, 475 YTL bagaj parası verene kadar 420'ye 2. bir bilet alıp bagajımı yanımdaki koltuğa oturtur, kemerini de bağlar öyle götürürdüm be kardeşim, sinirleniyorum yine bak şimdi.

Ayrıca Pasaport Kontrol'deki adama da selam etmek istiyorum buradan, götünüz kalkmış sizin götünüz.

Neyse, onun dışında herşey süper geçmekte. Birbirinden güzel ve taş, ayrıca süper müzik zevki sahibi 4 İngiliz'le birlikte yaşıyorum, çok eğleniyoruz, hatta Cumartesi'den beri arka arkaya parti modunda geçmekte gecelerimiz. Evimiz de tüm Willows Court'un parti evi ilan edildi sanırım, çünkü ne zaman salona insem 100 tane tanımadığım insan bas bas Bloc Party açmış oturmuş içiyor oluyor.

Cumartesi gecesi barcrawl ve dün gece speed mating'den sonra alkol ve "Let's mingle" cümlesinden nefret etmiş durumdayım. Ama bu gece Beach Party var?

Wednesday, 17 September 2008

hadouken! hell yeah.

That boy's a Hoxton Hero,
skinny fit jeans and dressed in pink,
how he dresses I care zero,
as long as he don't steal my drink.

That girl's an Indie Cindy,
Lego haircut and polka-dot dress,
I don't care if she thinks she's indie,
how she's different is anyone's guess.

I went to a gig but nobody danced,
Everybody was far too cool,
all the kiddies they just stood there,
Is it the same at their public school?

I'm an indie limey,
yeah but i like it grimey,
and i rave with a grin,
I'm not too cool for the next big thing,
I don't wanna fuck about,
I wanna have a good time and that's why I'm out,
and you look silly,
When you put on your best myspace pout!!


Sözler bana birilerini çağrıştırdı nedense.

one by one, i suffer you badly

15 saatlik uykumdan yıllardır hiç uyumamış kadar yorgun hissederek uyandığımda algılayabildiğim ilk sesler sokaktan gelen korna sesleriydi. Cadde'ye inen sokağın trafiği yine tıkanmıştı anlaşılan. Tüm İstanbullular'ın her fırsatta şikayet ettiği, ama aslında evde tek başına otururken sesini duydukça dünyada yalnız olmadığını hatırlayarak rahatladığı İstanbul trafiği... Yastığımı duvara dayadım, doğrularak ona yaslandım. Başımın ağrısı algıladığım 2. şey oldu. Erenköy İlkokulu'ndan gelen çocuk seslerini bastırmak için televizyonu açtım, evet 7 yaşındaki veletler bile benden erken kalkabiliyorlardı nasıl oluyorsa. Dizimax ve E! arasında gidip gelerek geçirmeyi planladığım günüm için yapmış olduğum planlar doluştu birer birer aklıma, ve söz verdiğim insanlar. Son günlerde vücudumun ortasında kocaman bir boşluk varmış ve hayatıma giren herkes oradan çıkıp gidiyormuş hissinden ibaret olan ruh halim, iyice bir sıkıntıyla doldu. Öfleyerek yastığıma gömüldüm, yorganıma sarıldım, ve saatlerce dizi izledim. Telefonum çaldı defalarca, kimin aradığına bakmadım. "Uyuyordum" diyebilirdim her zaman, ve benim tembelliğime alışmış olan insanlar buna genelde inanırlardı saat kaç olursa olsun. "Hastayım"dan daha yaratıcı bahaneler üretmeliydim artık ektiğim insanlar için. Neden doğruyu söylemedim hiç, bilmiyorum, ama söylesem inanırlar mıydı, anlarlar mıydı ki? "Evde oturup ruhumu öldürüyorum ben, günlerdir evden çıkmıyorum, çıkamıyorum, kendi seçimim değil bu, ama böyle olmak zorunda, yataktan kalkacak gücü bulamıyorum kendimde." Ne ailem, ne hocalarım, ne psikiyatristim, ne de arkadaşlarım, hiçbiri inanmamıştı. Cansu inanmıştı bir tek, o da denemiş ama dayanamamıştı zamanla, onu da kaybetmiştim böylece. Hiçbiri bilmemişlerdi, elimden gelen birşey kalmamıştı ki. Ben de bilememiştim, 10 ay sonra güneşli İzmir'de mutlu bir yaz gününde geçmişe baktığımda o zaman en mutsuz zamanım sandığımın aslında en mutlusu olduğunu anlayacağımı, hala pişman olacağımı, o günü yazarken aylardır gelmeyen gözyaşlarımın geleceğini. Kendime mi kızsam, "en azından o anları yaşadım, o insan girdi hayatıma artık olmasa da" diye avunsam mı, yoksa anıları silsem, düşünmesem mi bilemiyorum. Bilen var mı?