Thursday, 31 December 2009

a perfect sonnet

8 saat sonra 2009 bitiyor. Normalde yılın bu zamanlarında negatif ruh hallerine bürünen bir insanımdır, bitişleri ve değişimi çok sevmem çünkü. Ama bu sene hiç yeni-bir-yıla-giriyoruz modunda değilim. Gayet de mutlu hissediyorum. Bu sene hiç bir resolution'ım olmamasından kaynaklanıyor sanırım. Değiştirmek istediğim hiç bir şey yok, hayatımdan çok memnunum. Şu an olduğum insan da kişisel doruk noktam olabilir sanırım zihinsel, ruhsal ve duygusal olarak. Yani kusursuz değil tabii ki, ama şu andaki maksimum noktama ulaşmış olduğumu düşünüyorum. Gerçekten, "kendim"den bu kadar memnun olduğum başka bir dönem hiç olmadı. Tüm problemler tamamen çevreden ve başka insanlardan, yani dış faktörlerden kaynaklanıyor, benimle en ufak bir ilgisi yok, o yüzden değiştirmek isteyebileceğim (ya da istesem de değiştirebileceğim) bir şey de yok. Bunu anlamanın verdiği rahatlık mükemmel gerçekten.

Once you knew a girl and you named her Lover
And danced with her in kitchens through the greenest summer
But autumn came, she disappeared
You can't remember where she said she was going to
But you know that she's gone 'cause she left you a song
That you don't want to sing

I believe that lovers should be chained together
And thrown into a fire with their songs and letters
And left there to burn
Left there to burn in their arrogance

But as for me I'm coming to my final failure
I've killed myself with changes trying to make things better
But I ended up becoming something other than what I had planned to be

Now I believe that lovers should be draped in flowers
And laid entwined together on a bed of clover
And left there to sleep
Left there to dream of their happiness

Wednesday, 30 December 2009

no hidden catch, no strings attached, just freelove



"KURTULACAKSIN HİSSİ : Hissin adı, bu. Bir şeyler olacak. Üç vakte, beş vakte, yedi vakte kadar bir şeyler. Üzülme artık. Valla bir şeyler olacak. Yedi yaşından beri üzgünsün. Yedi buçuk yaşından beri. Teselli kabul etmiyorsun. Çok üzüldün. Çok bekledin. Dur şimdi bu bedende. Gitme bir yere. Sana çok güzel bir şey gelecek. Çok güzel, iyi, tatlı bir şey. Harika bir hal gelecek içine: İyilik hali, uçuşma hali, sevinç, mutluluk, mutluluktan delirme hali. Oldu işte. Kanların işe yaradı. Silme üstüne. Sana en nihayet bir müjde işte: Kurtulacaksın Hissi."

Bu kadar güzel bir his neden ruhuma ağırlık veriyor günlerdir? Bilmiyorum. İronik bir şekilde kafamda Freelove çalmaya başlıyor.

if you've been hiding from love
i can understand where you're coming from

if you've suffered enough
i can understand what you're thinking of
i can see the pain that you're frightened of

and i'm only here
to bring you free love
let's make it clear
that this is free love
no hidden catch
no strings attached
just freelove

i've been running like you
now you understand why i'm running scared

i've been searching for truth
and i haven't been getting anywhere
no i haven't been getting anywhere

and i'm only here
to bring you free love
let's make it clear
that this is free love
no hidden catch
no strings attached
just free love


we've been running from love
and we don't know what we're doing here
no we don't know what we're doing here

we're only here
sharing our free love
let's make it clear
that this is free love
no hidden catch
no strings attached
just free love


Blogumda Kurtulacaksın Hissi yazımı ararken Hope-Bring Me Flowers sözleri takıldı gözüme. O şarkıyı uzun zamandır dinlemedim, ama ne kadar da uygun aslında. Sözler gibi tatlı, içimden taşacak kadar sevimli, şirin bir his var üzerimde. Zaman zaman ağır geldiği için korkuyor bile olsam gitsin istemediğim bir his.

Kelime anlamıyla tamamen enchantée olmak böyle bir şey sanırım.

Tuesday, 29 December 2009

nipple confidence

The L Word'ü çok özlüyorum. Hatta Alice'in 2 dakikada herkese Jenny ve Shane'i yetiştirmesi sahnesi tüm dizideki en sevdiğim sahne olabilir. I <3 Alice!!

video

Wednesday, 23 December 2009

passio factionis

Beymen Blender'ın sitesine denk geldim bugün, çok eğlenceli.







Ayrıca şu an dikkatimi çekti, ne Vakko ne de Beymen'in online alışveriş imkanı sunmaması ne kadar ilginç bir durum. Umarım gelecekte bunu değiştirmeyi planlıyorlardır.

JC de Castelbajac takıntım aldı başını yürüdü bir de bu aralar.






Bugün alışveriş sitelerine bakınırken House of Holland'ın Passio Factionis (Latince 'passion for fashion') t-shirtü indirimdeydi, yine de 35 pound veresim gelmedi. T-shirt modunda değilim bu aralar, daha bir kadife dantel cici şeyler giyesim geliyor. Pişman olmam umarım.


Agyness falan da vardı üstünde. Alsam mı? Karar veremiyorum. Yardım?

Tuesday, 22 December 2009

i recommend limiting one's involvement in other people's lives to a pleasantly scant minimum

7 yıldır Ekşi Sözlük'te yazar olmama rağmen son 3-4 yıldır sözlüğe 40 yılda bir bakar hale gelmiştim. 2 gün öncesine kadar.

Gayet trajikomik bir şekilde sözlüğe bu aralar yeniden yazmaya başlama sebebim felaket derecede arttığını gördüğüm homofobik görüşler oldu. Eskiden toplumun geneline kıyasla daha aklı başında insanların olduğunu düşündüğüm sözlük artık önüne gelenin alınmasıyla "sokaktaki vatandaş" havasına bürünmüş. Kürtler'le ilgili benim bile küfür problemi olmayan bir insan olarak burada yazmayı leş bulduğum küfürler içeren başlıklar mı ararsınız; koca adam olmuş ana dilinin noktalama işaretlerinden, yazım kurallarından bihaber olanları mı. Aşırı bir muhafazakarlaşma, ve ironik bir şekilde yozlaşma anında hissediliyor sol frame'deki başlıklara bir göz atarak. Sözlükte tartışma ortamı bulunmadığından -hem tanım formatlı olduğu, hem de bahsettiğim insanlar kim ne derse desin fikirleri değişmeyecek kadar köktenci olduğu için- düşüncelerimi buraya yazmaya karar verdim.

Eşcinsellikle ilgili bir topic açmış birileri, 3-4 insan bu çağda "yok artık" dedirtecek kadar prehistorik görüşlerini belirtiyorlar falan filan.

-Eşcinsellik sana batıyorsa, rahatsız oluyorsan neden o topic'tesin ki? Neden paragraflarca şey yazmak için zaman, çaba vs. harcayasın ki? Tepki alacağını biliyorsun, o tepki her insanın sinirini az çok bozar, neden bunları bile bile yine de inatla oraya onları yazarsın ki? Normal bir insan niye bunu yapar, gerçekten merak ediyorum çok. Ben şahsen tiksindiğim bir insan grubunu destekleyen bir konunun içine dalıp özellikle tiksinen görüşlerimi belirterek zamanımı harcamam. "Don't like gay marriage? Then don't have one." gibi bişey.

-Eşcinsellik doğal değilmiş. Sağ elle sol kulağı tutmak gibiymiş, sol elle tutmak varken nasıl doğal olurmuş. Doğal nedir bir kere? "Doğada olan" mıdır? Doğada var işte. Google it, eşcinsel olarak çiftleşen bilmemkaç tane hayvan türü var. Onu geçtim, "insan" adlı hayvan var bir kere.

-Eşcinseller üreyemiyorlarmış bu yüzden doğal değilmiş. Her seks yapan heteroseksüel çift üremeli mi o zaman, nedir? Doğum kontrol yöntemleri, el ele tutuşmak, öpüşmek falan o zaman yapılmasın, doğal değil. Ayrıca üreme yeteneği olmayan heteroseksüel insanlar da seks yapmamalılar o zaman.

-Üremekten bahsedince olay tamamen "seks"e bağlı hale geliyor. Eşcinsel insanların hayatının tek amacı seks yapmak mıdır? Eşcinsel ilişkilerin tek olayı seks midir? Bu seks bakış açısıyla bakarsak her kadın-erkek içeren sosyal ilişkinin tek amacı seks midir? Saçmalık tamamen.

-Hastalıkmış eşcinsellik. Buna diyecek birşey bile bulamıyorum. Asıl nefret dolu, zarar verici ve hastalık olan homofobidir.

-Eşcinsellik kader değilmiş. Seçiyoruz yani. Böyle beyinsizlerin olduğu bir toplumda kim bile bile kendi isteğiyle eşcinsel olmayı seçer ki? Ayrıca bu adama gidip neden heteroseksüel olduğunu sorsak "Öyleyim çünkü" der eminim. Ben de böyleyim işte. Öyle ya da böyle doğmak, işte bütün mesele bu. Seçimle falan alakası yok bunun.

-Bir insan neden bu kadar güçlü bir şekilde homofobik olur? İlk bahsettiğim şeye geliyor konu. Normal bir insan umursamaz, geçer gider. Gerçekten böyle insanların gizli eşcinseller olduklarına ve kendi closet'larının acısını out insanlardan çıkarmaya çalıştıklarına inanıyorum. Gerçekten, yarası olmayan gocunmaz çünkü.

-Sex Addict diye birisi son derece gay olduğunu bas bas bağıran entry'ler yazmış bir sürü, hepsi de çok aklı başında ve seviyeli şeyler olmasına rağmen verilen tepkiler çok leş. "Homofobik değilim ama gözümüze sokuyor, rahatsız oluyorum". Rahatsız oluverin bir zahmet. Heteroseksüel olduğunuz için canınız, işiniz, aile-arkadaş ilişkileriniz tehlikeye girmiyor, şurada 10 dakika rahatsız oluverin yani lütfen. Çok oluyorsanız okumayın, zorla mı? Siz heteroseksüelliğinizi sokmuyor musunuz milletin gözüne? Sokakta el ele gezip barlarda öpüşmüyor musunuz? Sinema, televizyon, kitaplar, sosyal ortamlar, her yeri ele geçirmediniz mi zaten? Biraz rahatsız olmanız problem değil bence, evet. İnsanları rahatsız ede ede kazanılıyor bazı şeyler.

"Sex Addict bana homofobik damgası yapıştırdı, değilim ben". Sen ona gay damgası yapıştırmadın mı? Homofobi illa şiddet değildir ayrıca. Orada "heteroseksüelliğin x olması" diye bir topic yokken "eşcinselliğin x olması"ndan bahsedilmesi ayrımcılık değil midir? Senin gibi olmayanı "öteki"leştirmek değil midir?

Daha çok şey bulabilirim bu konuda söyleyecek, ama gerçekten bir kulağından girip bir kulağından çıkıyor insanların, zamanıma yazık o yüzden.

Bu arada Avatar'a gittim dün, 3D mükemmeldi.

--spoiler--

Filmin tamamı Irak'taki ABD işgali eleştirisiydi bu arada, dikkatini çekti mi kimsenin? "We'll fight terror with terror" lafı -gayet Mr Bush'un ağzına yakışır bir laf-, yerlilerin dinlerine bağlı oluşuyla dalga geçen ve bilmedikleri bir yerde savaştıkları için herşeyi eline yüzüne bulaştıran Amerikalılar, oraya gezegenin doğal kaynaklarını sömürmek için gitmiş olmaları... Çok aynıydı yani.

Monday, 21 December 2009

then the clouds will open for me

Son 3-4 saattir aşırı bir sıkıntı var içimde. Nasıl anlatsam bilemiyorum, hani bazen çok alışılmadık şeyler olur ve gün çok "yabancı", "garip" gelir insana. Huzursuzluk. Rahatsızlık. Kötü birşeyler olacakmış gibi. Brittany Murphy'nin ölüm haberini aldım, hemen sonra babam aradı ve sonra şu aşağıdaki postta bahsettiğim olay oldu. Normalde erken uyuyan bir insan olarak babamın Türkiye saatiyle gecenin 1 buçuğunda beni aramış olması *çok* anormal bir durum. Telefona yetişemedim, sonra da 2-3 kere aradım, açmadı. Birine birşey mi oldu diye korkuyorum ve endişeleniyorum, kafamda bir sürü senaryo yazıyorum ve trajikomik bir şekilde düşüncelerime Placebo - Then The Clouds Will Open For Me eşlik etmeye başlıyor.

I don't want to be forgotten
I can't be alone, so don't you dare leave me
It's like coming home to a skin that has died
Human voices like a drum
And they're looking right through me
Scatter the ashes one more time for me, one more time for me

Then the clouds will open for me
Gonna meet my Jesus Christ
I see history playing before me
For pleasure and passion you play the price

Sadness the name of the spike that took me
I'll make that's all like some raging, hard, horny Mephistopheles
Who came for my soul

Sunday, 20 December 2009

i like my beers cold and my homosexuals flaming




American Apparel - Legalize Gay tshirtüme birkaç gün içinde bir adet limited edition Marc Jacobs kardeş getirmeyi planlıyorum. Sonra eşcinsel haklarıyla ilgili düşünmeye başlıyorum.
Amerika'da insanlar birkaç eyalette değil tüm ülkede yasal olarak evlenebilmek için -ya da o birkaç eyalette evlenebilmeye devam edebilmek için- uğraşırken İngiltere'de insanlar evlenebiliyoruz-iyi-güzel-ama-kilisede-evlenemiyoruz derdindeler. Kendilerini rezil, günahkar varlıklar olarak gören bir dinin neyine hala inanıyorlar o da ayrı bir merak konusu benim için, ama LGBT kiliseleri falan filan var, demek ki bir yolunu buluyor insanlar. Neyse, bir de bu aralar İngiltere'de homofobi arttı muhabbetleri yapılıyor sürekli medyada. Yılda 60 tane homofobi şikayeti oluyorken 66'ya çıkmış çünkü, falan filan. Uganda'da eşcinsellere ölüm cezası verilmesi konusunu günde 208274 kere duyuyorum bu aralar. İnsanlar o kadar özgürlüğe alışık büyümüşler ki, kendi ülkelerinde 40 yılda bir olan 1-2 olay dışında kınayacakları şey olmadığı için günlerdir dünyanın öbür ucundaki insanlar için neler yapılabileceğini tartışıyorlar. Onlar için "normal"i bu, böyle olmayan bir dünya hayal bile edemiyorlar. Önceki günkü Foreign Policy dersimde Avrupa Birliği-Rusya zirvesi simülasyonu yapıyoruz. AB tarafındakiler Rusya'ya "İnsan hakları ve modern düşünce "Avrupalı olma"nın en önemli noktasıdır, Ruslar homofobikler, hazzetmiyoruz" şeklinde birşeyler söylüyorlar. "Ah canım" diyesim geliyor kendilerine, aklıma Türkiye geliyor. Birileri sonunda cesaret edip Aşkın L Hali diye bir kitap yayınlıyor, "doğal olmayan cinsel ilişki"den bahsettikleri için yargılanmaya başlıyorlar. 2009 yılında AB'ye girmeye çalışan bir ülkede oluyor bu. İşin acı kısmı ise kitabın en ufak bir müstehcenliğinin olmaması (olsa ne olur onu da anlamış değilim, zorla mı okutuyorlar). "AŞK HİKAYESİ ONLAR BE KARDEŞİM" diye bağrınasım geliyor. Aşkın doğalı, doğal olmayanı mı olur?
İşiniz gücünüz mü yok diye sormak istiyorum, sinirleniyorum, sonra "müstehcen" bir kelime (F hali) içeren bir tepki verirsem beni de yargılarlar falan diye sadece "Yarattın bari takip et" diyorum. Bence herkes açılıp eşcinselliğini insanların gözüne soksa, inadına kendini aşırı şekilde gösterse hayat süper olur.

Saturday, 19 December 2009

who d'you think you're talking to?


Uyku düzenim iyice saçmaladı son 1-2 aydır. Bütün yaz tatilinde 12de uyuyan bir insan olarak neden okulun en zorlaştığı dönemde sabahlar hale geldiğimi bilmiyorum. Ama dönemin de bitmesiyle fark ettim ki aşırı boş zamanım var, ama o boş zamanları boş işlerle o kadar süper dolduruyorum ki günün 24 saati bana yetmiyor. Ve çok da zevk alıyorum bu zaman öldürme hobimden, o kadar ki son 3 aydır falan dışarı çıkmamak için arkadaşlarıma uydurduğum bahaneler çok çok yaratıcı hale geldi, artık ancak kesinlikle bahane uydurulamaz bir durum varsa çıkıyorum. Ebay bağımlılığım doruk noktasında kesinlikle, insanın günde 12 saatini eBay'de geçirmesi normal mi? Bu saatte bile oturmuş alışveriş sitelerinde geziniyorum, üstelik pek birşey aldığım da yok. 25 saatlik bakınma sonucu birşeyler alıyorum ancak. Hedefim 400 pounddan fazla para vermeden kusursuz B'yi bulabilmek..

2 gündür kafama bu şarkı takıldı ayrıca.

Friday, 18 December 2009

you look good in pleasure, in hotels

Felaket karlı+buzlu hava koşulları ve dolayısıyla trenlerin iptal olması nedeniyle okulun son gününün dersleri de iptal oldu.

IAMX boutique'ten IAMX'in Mart sonundaki Londra konserine bilet aldım az önce. Bilet sitelerinin haksız kazanç elde etmesinden şikayetçi oldukları için official sitede bilet satmaya başladıkları yazıyor sitede. Süper bir iş yapmışlar kesinlikle. Bilet sitelerinde alınan her bilet için servis bedeli, bilmemne ücreti falan filan şeklinde aşağı yukarı 10YTL daha fazla veriliyor. Hatta Ticketweb e-maille gönderdiği biletlerden 2 pound gönderim ücreti alıyor ya onun hastasıyım en çok. İnsanları salak yerine koymaya çalışan ticari zekadan nefret ettiğim kadar çok az şeyden nefret ediyorum. İnsanların müzik sevgisi üzerinden kar etmeye çalışanlar olarak bu bilet siteleri ve karaborsacılar 1, eBay'de "Pahalıya satarsam gerçek sanarlar" mantığıyla sahte designer bag satanlar 2. İnsan daha rezil bir iş yapamaz herhalde.



Bir de IAMX şarabı diye birşey var sitede, çok ilginç. Deneyen var mı acaba?


Haftaya yarın İstanbul. Heyecan.

Thursday, 17 December 2009

the frost hits me in the eye and wakes me


Haftalardır essaylerimle uğraşmaktan evden dışarı adım atamazken, okulun bittiği gün dışarı çıkmaya karar vermem ve söz konusu gün kar fırtınası uyarıları yapılmaya başlanması kaderin bir oyunu herhalde. Gerçi çok çıkasım yoktu bugün, ama uyarılara göre yarın sıcaklığın -5'e düşmesi ve karın bu gece çok artması bekleniyormuş, haftasonu trenler iptal yani büyük ihtimalle. Bu da Londra'ya gidememem demek oluyor. Koca ülkenin en çok kar beklenen yerinde yaşıyor olmam ve evin sıkmaktan-çenem-ağrıdı derecesinde soğuk olması ayrıca.

JC de Castelbajac flagship store'a gidilmeli ayrıca Pazartesi kesinlikle, note to self.

Wednesday, 16 December 2009

i break in two over you

Bu yazıyı yayınlamayı düşünmüyordum bu aralar, öylece kayıtlı duruyordu, çünkü mutlu ruh halime uygun değildi, ama gece gördüğüm rüya beni o nostaljik/özleyen ruh halime soktu gayet. Ve şarkı sözlerinin neden bahsettiğini *çok* iyi anlayabiliyorum malesef.

From Autumn to Ashes'in Short Stories with Tragic Endings-Autumn's Monologue-The Fiction We Live üçlüsünü dinliyorum bu aralar çokk uzun süre sonra. 3-4 yıl sanırım? Short Stories'in son 4 dakikası ve diğer 2 şarkı birbirini takip ediyor, dinlenesi kesinlikle.

Did you ever look, did you ever see that one person? And the subtle way that they do these things and it hurts so much? So much like choking down the embers of a great blaze. It's that moment when your eyes seem to spread aspersions and to scream confessions at the insipid sky parting clouds, you let this one person come down at the most perfect moment.

And it breaks my heart to know the only reason you are here now is a reminder of what I'll never have. Standing so close knowing that it kills me to breathe you in. But this table for one has become bearable. I now take comfort in this, I cherish you. Just say that you would do the same for me. For as much as I love Autumn, I'm giving myself to Ashes.

Oh why can't I be what you need? A new, improved version of me. But I'm nothing so good, no I'm nothing. Just bones, a lonely ghost burning down songs of violence, of love and of sorrow. I beg for just one more tomorrow where you hold me down, fold me in deep, deep, deep in the heart of your sins.

I break in two over you. I break in two and each piece of me dies and only you can give the breath of life. But you don't see me, you don't.

Here I'm in between darkness and light, bleached and blinded by these nights where I'm tossing and tortured til dawn by you, visions of you then you're gone. The shock bleeds the red from my face when I hear someone's taking my place. How could love be so thoughtless, so cruel? When all, all that I did was for you.

I break in two over you, I break in two and each piece of me dies and only you can give the breath of life. But you don't see me, you don't. Now you see me, now you don't. Now you need me, now you don't.


Ve "you" insanının verdiği cevap olarak The Fiction We Live:

You might be just what I need. No I would not change a thing. Been dreaming of this so long, but we only exist in this song. The thing is, I'm not worth the sorrow and if you come and meet me tomorrow I will hold you down, fold you in, deep, deep, deep in the fiction we live.

I break in two over you. I break in two and if a piece of you dies, Autumn, I will bring you back to life. Of course I see you, I do.


Sonra "yarın gidip buluşacak olsam" bana "Of course I see you, I do" diyecek bir insanın olmadığı, ve hep yalnız başına şarkılarını söyleyen hüzünlü sesli bir Autumn olarak kalacağım geldi aklıma. Hatta tam olarak şu anda henüz sonuçlanmamış, hala devam ediyor olduğunu düşündüğüm bir hikayenin çoktan bitmiş, trajik sonlu bir kısa hikaye olduğunu fark ettim.

I sure know how to ruin the mood.

a distance there is

Uzun zamandır hediye geldiği için Calvin Klein-Truth kullanıyordum, hoş ama aşırı bir bağlılık duymadığım bir parfümdü o yüzden değiştirmek istedim ama neyle değiştirmek istediğimde karar kılmak 2 haftamı falan aldı. Sonunda bu aralar içinde bulunduğum geçmişe dönüş ruh halini yansıtması açısından eski parfümlerimden birini seçmeye karar verdim, Paco Rabanne-Ultraviolet ve ondan sonraki parfümüm Burberry Original arasında gidip geliyordum. Orta son ve lise 1'deyken kullandığım Ultraviolet daha ağır ve "karanlık" bir havaya sahip olduğundan onu kış boyunca kullanıp bahar gelince Burberry'e geçmeye karar verdim sonunda. Bu haftaya Ultraviolet ile başladım, skin chemistry (her parfümün her insanda farklı kokması ve daha az/daha çok dayanması) hayretler içinde bırakıyor beni bazen. Bazı parfümler içinde banyo yapar modunda sıktığım halde çok hafif kokup az dayanıyor olmasına rağmen, Ultraviolet 2 damla sıkınca bile bilmemkaç metre öteden koklanabiliyor ve 2 gün dayanıyor. Çok ilginç.

Bu arada insanlar neden parfüm hediye eder birbirine? Hediye aldığınız insanın zaten kullanıyor olduğu bir parfüm olursa anlaşılabilir ama yeni bir parfüm hediye etmek çok, çok ters geliyor bana. Parfümün çok kişisel olduğunu ve insanın asla başkası için asla doğru parfümü seçemeyeceğini düşünüyorum. Güzel bir koku evet, belki, ama "doğru parfüm", hayır. Parfümlerime "tamamen benim şu anki ruh halimi yansıtıyor" şeklinde bağlılık duymayı seviyorum ve şu ana kadar 3-4 kere yaşadığım, son derece nadir bir durum.

Ultraviolet. Oriental Floral.
Top notes: Apricot, coriander, pepper, pimento, fresh almong, Brazilian rosewood.
Middle notes: Violet, jasmine, rose, Japanese osmanthus (bu ne??).
Base notes: Amber, patchouli, cedar, vanilla.

Floral parfüm sevmem ama floral kokmuyor bu garip bir şekilde. Oriental ve ağır, ama biraz da şekerli gibi kokuyor. Siyah bir zemindeki koyu mor ipeğin üzerinde duran bitter çikolata parçaları gibi..

Tuesday, 15 December 2009

L7

Haziran'da The L Word convention var. Papi, Shane, Alice, ve Lara'nın geliyor olması!! Lara <3

http://www.seanharry.com/L7/

Gidilir mi? bence gidilir.

Bir de Alice is cool, çok ilginç.

Sunday, 13 December 2009

peaches feels cream

Bu gece Koko'da Peaches var :)


What else is in the Teaches of Peaches? Huh? What?

too old to feel an earthquake, too cool to even care


I <3 JCDC!! Karl Lagerfeld insanına kıyasla ne kadar yanakları sıkılası kendisi. Arkadaki fotolar mükemmel ayrıca.

Son 1 haftadır ne kadar meşgul olduğumu anlatmam mümkün değil. Kesinlikle abartmıyorum, ÖSS'ye hazırlanırken bile gün içinde 5 dakika boş zamanım olmamacasına meşgul olmamıştım, kafayı yemek üzereydim kesinlikle eğer 1 gün daha sürseydi. 1 hafta içinde 3 tane 10'ar sayfalık essay yazmış bulunuyorum, ki son zamanlarda blog dahil hiçbirşey yazamadığım writer's block ötesi bir dönemdeydim. Şu son birkaç günü atlattıysam hayatta beni kim tutar diye düşünüyorum cidden, bütün haftam 4 saatte bir Ritalin alıp kahveyle beslenerek ve okuduğum en basit cümleyi beynim almaz hale gelene kadar sabahlayıp sonra 3 saat uyuyup tekrar aynı şekilde devam ederek geçti. Bundan sonra en ufak bir beyin aktivitesi gereken herşeyden uzak durmayı planlıyorum 1-2 hafta. Bu dönem bitti ama en azından. Oturduğum yerde bir dünya kilo verdim, nasıl oldu bilmiyorum ama bu dönem sürekli örnek öğrenci modunda ve meşgul olmama bağlıyorum. Günlerdir, scratch that, haftalardır dışarı çıkmıyorum, o kadar ki yarın -teknik olarak bugün- akşam Peaches konseri var, kotlarımın hepsi artık kalçamdan düşüyor ve yeni kot alma ihtiyacı duymuyordum 1 aydan fazla zamandır eve kapanmış olduğum için. Dolayısıyla yarın gidip almam lazım. Ayrıca şu an fark ettim ki günlerdir Word'le yatıp kalkıyor olduğumdan 5 dakikada bir elim sol üst köşedeki save düğmesini arıyor, sonra bakıyorum ki burası Word değil.


2 hafta sonra İstanbul'a geliyorum ve gayet çok heyecanlıyım, çok çok çok özlediğim bir sürü insan var ve son zamanlarda tanıdığım en gelecek vaat eden insan orada. Hayatımdan fazlasıyla memnunum şu anda.

Conforming on a monday
Too often and too cold
But you aren't even listening
Because you are just too old to feel an earthquake
Or too cool to even care
But you aren't even listening
So why should I?


You are a natural disaster
And I've wanted you too much
And now I'm gonna lose
I've wanted you too much
And now I've gotta choose

You're the cause of all this
And I'm sick of trying to please you
And you're gonna feel my emotions coming
Because you're the world

Bir de alakasız olacak ama eBay'den 100 pound'a designer çanta alıp sonra sahte çıktı diye dünyayı yerinden oynatanların hastasıyım. Hiç mi akıl fikir yok acaba? Yarattın bari takip et diyoruz..

Şu an yatsam bütün gün uyurum sanırım.

You are a natural disaster..

Friday, 4 December 2009

boys wanna be her


Bugün tanımadığım birinin Facebook fotoğraflarında yine tanımadığım 2. birinin fotoğraflarını ararken tanımadığım 3. birinin fotoğraflarını görüp oha diye kaldım. Drag king bir hanfendiydi kendisi, ama bir insanın hem kadın hem de erkek hali bu kadar mı güzel olabilir?

Drag'e ve drag king'lere bayılıyorum. Androjenliğe ve cinsiyet kavramının tamamen ağzına sıçmayı felaket derecede çekici buluyorum ayrıca. Ama bebek yüzlü kadınlarda drag genelde bir garip duruyor, drag partilerine giderken erkek olarak gitmememin tek sebebi bu. Vücudumu halledebilirim ama sanki yüzüm ne yaparsam yapayım hiç erkeksi görünemezmiş gibi geliyor. Belki görünebilir demek ki. Any tips?

Black Eyed Peas-Meet Me Halfway takılıyor bugünlerde kafama. Fergie'nin söylediği kısımlar çok mükemmel, keşke sadece onları dinleyebilsem hatta. Ayrıca kendisi normalde hiç etkileyici bulmadığım bir insan olarak klipte süper güzel çıkmış. Kadınlarda koyu renk saç takıntılı bir insan olarak bu konuda obtektif olamayabilirim, evet.

Tuesday, 1 December 2009

let me go cause i can't shine bright enough for you


Alize'yle ilk aşk hakkında konuşurken bakınıyor olduğum forumda "First Love" başlığı çıktı karşıma. Tesadüf?

İlk post'u okudum ve çok kötü hissettim birden:

do you ever forget?

I found out recently that the woman who was my first love took her own life 4 years ago. I was informed by a random stranger through facebook. It was a horrendous shock and I found it very upsetting that I had to find out in that way. We lost touch back in '03 and a mere 2 years later she was gone. I've often thought of her over the years, wondering where she was, hoping she had found happiness. Little did I know she had died.


Oha gerçekten. Çok, çok ve çok korkunç birşey, bana olsa naparım bilmiyorum. Ofh.

And if all else fails you can look up at the sky
Because it's the same one that shines above you and I.
And if all else fails you can close your eyes
And I'll be right beside you.
I'll be the one by your side.

So close your eyes and sleep to dream.
I'm by your side.
No words to speak.
We'll set our course and make it through.
No matter how far I go
No matter how much this hurts
I wanted you to know,
My heart remains with you.

Sunday, 29 November 2009

wrapped up in arms and underwear is how i like you

Yüksek lisans başvurularımı sonunda tamamlamış bulunuyorum ve üstümden felaket bir yük kalktı.

Bugün havanın 4-4.30 gibi karardığını fark ettim. Ve son birkaç haftadır %90 yağmur yağmış olabilir. Evimin jaluzileri şu ana kadar hiç açılmadılar, eve gece mi gündüz mü olduğu anlaşılacak kadar bile günışığı girmiyor kısacası. Yine de gayet ilginç bir şekilde en pozitif insanı bile depresyona sokma potansiyeli yüksek olan bu faktörler pek canımı sıkmıyor, me likes.

TOEFL skorum Çarşamba'dan sonra geçerli olmuyor artık. İnsanlardan salak bir test için bir dünya para aldıktan sonra o testin 2 yıl sonra geçersiz olması çok saçma. Sadece belli bir puanın altındaki sonuçlar iptal olsa "unutabilme faktörü" mantıklı gelebilir, ama onun dışında saçma gayet. Ayrıca İngiliz üniversitelerinden mezun olan yabancı öğrencilerin TOEFL skoruna ihtiyacı olup olmaması web üzerindeki en el atılmamış konu sanırım Google ile karar verdiğimiz üzere. Başvurduğum üniversitelerin yeniden İngilizce yeterlilik sınavına girmemi istemeleri durumunda "Ödeyin gireyim kuzum" şeklinde bir tavır takınmayı planlıyorum, umarım olmaz öyle birşey. Kesinlikle bir daha uğraşamam çünkü, sanırım hayatta TOEFL kadar sıkıcı çok az 3 saat geçirmişimdir.

Türkiye'nin dış politikasıyla ilgili bir essay yazıyorum bu aralar. Son 2 haftada Türk dış politikası hakkında Türkiye'de 20 yılda öğrenmediğim kadar şey öğrenmiş olmam da ne kadar içler acısı bir durum. Bir de lise tarih derslerinde hep öğretilen "Araplar İngilizler'e katılarak bize ihanet ettiler" ve bunun benzeri daha bir çok muhabbet gayet ilginç şekilde sadece ne olduğu belirsiz Türk forumlarında çıkıyor, başka hiç bir doğru düzgün kaynakta yok.

Saturday, 28 November 2009

armour love


Yalnızlık sandığım kadar korkulası ve kötü birşey değilmiş aslında. Hem fiziksel hem de duygusal olarak yalnızlığımın doruklarında olduğum şu dönemde kendimi fazlasıyla introspektif buluyorum. Ve hayır, introspection'ın doğru düzgün bir çevirisi yok, baktım.

Wikipedia diyor ki:

Introspection is the self-observation and reporting of conscious inner thoughts, desires and sensations. It is a conscious mental and usually purposive process relying on thinking, reasoning, and examining one's own thoughts, feelings, and, in more spiritual cases, one's soul. It can also be called contemplation of one's self, and is contrasted with extrospection, the observation of things external to one's self. Introspection may be used synonymously with self-reflection and used in a similar way.

Çok çılgın bir kendimi sorgulama, en derine gömülü isteklerimi ortaya çıkarma ve onlara ulaşma yönünde adımlar atma sürecindeyim kısacası. Kendi karakterimden hiç olmadığım kadar memnunum, dış faktörlerin önemsizliğini gittikçe daha çok anlıyorum.

Salı gecesi Datarock, Perşembe gecesi La Roux için Londra'ya gittim. Daha geçen sene Londra trenindeyken zamanı içerek geçiren bir insandan trende kitap okuyup sunum hazırlayan biri haline kendim bile fark etmeden ne zaman geldim bilmiyorum. Son trenle -gayet enteresan bir şekilde tamamen ayık olarak- eve dönerken Ashford-Canterbury West arası raylarda çalışma olduğu için otobüsle gidiliyordu. Gecenin 2'sinde minik kırsal kasaba ve köylerden geçer ve otobüsten inip tek bir insan olmayan yollarda yağmurun altında eve yürürken arka arkaya sadece Kings of Convenience-Misread & Know How ve Bright Eyes-Landlocked Blues dinler buldum kendimi. Ve aylardır ilk kez bütün bu yalnızlığımın ortasında çok huzurlu ve "evde" hissettim.

Bir de bütün bu içe dönüşümden midir bilmiyorum, o otobüste giderken birden nereden geldiği hakkında en ufak bir fikrim olmayan bir düşünce belirdi kafamda. Hayatımdaki en büyük pişmanlık ve en büyük bencillik olarak gördüğüm davranışımın aslında şu ana kadar yapmış olduğum tek "selfless act" olduğu düşüncesi. Nereden geldi bilmiyorum, ama ben düşünmedim bunu, onu biliyorum. Ama artık pişman olmamam gerektiğini ve herşeyin öyle olması gerektiği için olduğunu hissediyorum. "If you walk away, I'll walk away/ First tell me which road you will take/ I don't want to risk our paths crossing someday/ So you walk that way, I'll walk this way" . O an o yolu yürümeye ikimizin de hazır olmadığına, herkesin önce kendi başına yürüyebilir hale gelmesi gerektiğine ve zamanı gelince yollarımızın kesişeceğine inanıyorum.

Bir de Landlocked Blues'un sözlerini ben yazsam -not that I ever could- bu kadar "ben" olurmuş.
And the world's got me dizzy again
You'd think after 22 years I'd be used to the spin
And it only feels worse when I stay in one place
So I'm always pacing around or walking away

I keep drinking the ink from my pen
And I'm balancing history books up on my head
But it all boils down to one quotable phrase
"If you love something, give it away"

A good woman will pick you apart
A box full of suggestions for your possible heart
But you may be offended, and you may be afraid
But don't walk away, don't walk away

We made love on the living room floor
With the noise in the background from a televised war
And in that deafening pleasure, I thought I heard someone say
"If we walk away, they walk away"

But greed is a bottomless pit
And our freedom's a joke, we're just taking a piss
And the whole world must watch the sad comic display
If you're still free, start running away

Because we're coming for you!

I've grown tired of holding this pose
I feel more like a stranger each time I come home
So I'm making a deal with the devils of fame
Saying, "Let me walk away, please"

You'll be free, child, once you have died
From the shackles of language and measurable time
And then we can trade places, play musical graves
Until then walk away, walk away, walk away

So I'm up at dawn
Putting on my shoes
I just want to make a clean escape
I'm leaving, but I don't know where to
I know I'm leaving, but I dont know where to

Sunday, 22 November 2009

mix the chemicals right dear, mix the chemicals right

Şu son 6 ayda çok büyüdüğümü hissediyorum. Fazla büyüdüğümü hissediyorum hatta, pek hoşuma gitmiyor. İnsanın ruhunun birden 20 yıl yaşlanması mümkün mü? Kalıcı birşey mi bu? Beni gençliğime bağlayan tek özelliğim olan haftada bir falan dışarı çıkıp bir sürü viski diyet kola içip saçmalayıp geç saatlerde eve gelmek için delicesine duyduğum istek bile yok olmuş durumda. Alkol alasım gelmiyor, evden çıkasım hiç gelmiyor, "Haftalardır dışarı çıkmadın, Cumartesi bugün, şehirdeki tek gay bar yan sokakta, git bari bi yarım saat bişey iç dön gözün insan yüzü görsün" diye zorluyorum kendimi, gidiyorum, yaşıtım olan insanların -benim de yapıyor olmam gerektiği gibi- sarhoş sarhoş bağrınarak ait oldukları sürünün içinde kendilerini var etme yoluyla önemli hissetme çabalarına eğlence gözüyle bakıyor olmaları bana üzücü geliyor, sonra onlar daha club'vari ortamlara akmak için gidiyorlar, barda sadece 35+ kalabalık kalıyor, onlardan daha umutluyum, sonra bakıyorum ki onlar da genç hissetme isteği midir nedir 21 üstü bir insanın asla denememesi gereken şekillerde dans etmeye başlıyorlar. Kendimden her türlü umudu kesmiş olarak eve dönüyorum.

Sosyalliğim tamamen sıfırlanmış durumda. İstanbul'da günlerce evden çıkmadığım depresyon dönemim bu açıdan şu anki halimin eline ayna bile tutamıyor kesinlikle. Dışarı çıkıyorum çıkmasına da; okuldaki insanlarla meraba-naber, proje yaptığım Fransızlar'la havadan sudan muhabbetler, Lisa ve MSN'de konuştuğum 4-5 insan dışında sosyal etkileşimim hiç yok. Garip bir şekilde yalnız hissetmiyorum ama genelde. Bu sefer kimseye yeterince tanımadan sadece içimdeki bir boşluğu doldursun diye "en iyi arkadaş" kavramını yüklememekte çok kararlıyım.

New Moon güzeldi bu arada gayet. Rachelle Lefevre <3

Sinemaya giderken gayet durduk yere aklıma A Perfect Circle-Passive geldi, eve gelince buldum dinledim 292874 yıl sonra tekrar. Fazla nostaljik olmuş olabilirim bu aralar.

Leaning over you here
Cold and catatonic
I catch a brief reflection
Of what you could and might have been
It's your right and your ability
To become my perfect enemy

Wake up, why can't you
Face me
Come on now
Don't play dead
Because maybe
Someday
I will walk away and say
You fucking disappoint me
Maybe you're better off this way

Thursday, 19 November 2009

every second i'm without you i'm a mess


Bugün astroloji dolu bir gün geçirip doğum haritama baktıktan sonra soulmate'imin büyük ihtimalle Boğa burcu olacağını fark ettim. Çok ilginç, beklemiyordum bunu.


Dide'ye mesaj atarken hayatımda çok önemli yeri olan insanların 3 yılda bir karşıma çıktığını fark ettim. Daha 1 yılım olmasın lütfen, böyle şeylerin ihtiyaca göre olması gerekmez mi?


Yarın aylar öncesinden biletini almış olduğum tek film olarak New Moon var. Heyecanla bekliyoruz.


Ben de Bella gibi adrenalin çılgınlığına soyunup Quadrophenia modunda Vespa'mpla bir adet cliff of Dover bulup atlasam beklediğim insanın sesini duyar mıyım acaba kafamda?

Wednesday, 18 November 2009

london hates you. i hate you even more

I heard about your trip.
I heard about your souvenirs.
I heard about the cool breeze, in the cool nights,
And the cool guys that you spent them with.
Well I guess I should have heard of them from you.
I guess I should have heard of them from you.

Don't you see, don't you see, that the charade is over?
And all the "Best Deceptions" and "Clever Cover Story" awards go to you.
So kiss me hard 'cause this will be the last time that I let you.
You will be back someday and this awkward kiss that tells of other people's lips will be of service to keeping you away.

I heard about your regrets.
I heard that you were feeling sorry.
I heard from someone that you wish you could set things right between us.
Well I guess I should have heard of that from you.
I guess I should have heard of that from you.

I'm waiting for blood to flow to my fingers,
I'll be all right when my hands get warm.
Ignoring the phone,
I'd rather say nothing.
I'd rather you'd never heard my voice.
You're calling too late
too late to be gracious, you do not warrant long goodbyes.

Friday, 13 November 2009

pink love//the clock is ticking without you

Master başvurularım hızla kontrolden çıkmaya başladı. Son 1 haftadır ne kadar stres içinde olduğumu anlatmam mümkün değil. Bütün geleceğim bu haftaya bağlı gibi sanki. Bugün Facebook'ta hiç görmek istemediğim birşey de gördükten sonra bunun üzerine, korkunç bir anksiyete atağı geldi üstüme. Panik atak özellikle demek istemiyorum çünkü panikten çok endişe içinde oluyorum aşırı derecede. Ve "endişe insanı ne kadar daraltabilir ki, anksiyete atağı diye şey mi olur" modunda bir insandım bunu ilk kez yaşayana kadar. Çok çok mutluyum ki yılda 1 falan başıma geliyor, hep de evde oluyorum. Sonra kendiliğinden geçiyor gayet. İlginç.

Bugün danışmanımla randevum vardı. Her hafta düzenli olarak birisini -özellikle psikiyatrist psychobabble'ı yapmayan birisini- görmek çok iyi geliyor. Gerçekten adamın odasından geçici bir özgüvenle çıkıyorum her hafta. Fazla mı asosyalim ben? İnternet dışında en ufak bir sosyal olayımın olmaması - hiç abartmıyorum gerçekten hiçbirşey yok derken- anormal ya da sağlıksız bir durum mu? Deniyorum ama sosyal bir insan olamıyorum, o havadan sudan konuşma/arayıp hal hatır sorma şeyleri falan benim doğamda hiç bir zaman olmadı, zorlayınca da pek olamıyor doğru düzgün. Herkeste doğuştan mı var bunlar? Yoksa herkes nezaketen mi "naber" falan diyor birbirine?

Ayrıca insan önemli bir kargo beklerken ve 2 saat dışında 4 gün boyunca evdeyken kargo o evde olmadığı 2 saatte mi gelir? Kınıyorum.


Storms of petals are pouring down
Pushing their way through our pink love
So many polka dots painted by me
Spreads over universe for you
And I, I want to kiss
Pink love, pink love
I want to kiss
Pink love, pink love
In my mind
I state myself
The clock is ticking without you
Some may say illness
So called, so called love
The sickness of mind

Wednesday, 11 November 2009

saviour

Christian Lacroix ve Elly'li bu fotoğraf çekimine bayılıyorum!!

Dün gece 293203. kez Mean Girls izledim. LiLo ne kadar alakasız ve şirin çıkmış bu fotoda.


I continue to drown my sorrows after you are gone
And look around for somebody else to hang my hopes on
In fact it’s easier now that you’re not here
I’m no longer missing you muttering those words in my ear
In my ear, finally my saviour is here
In my ear, finally my saviour is here
I can’t explain the dark expression on my face to the people that I’m surrounded by
You, but you understand me more than most and you let me try
In fact it’s easy now
I’m no longer dreading you muttering those words in my ear
In my ear, finally my saviour is here

"I continue to drown my sorrows after you're gone and look around for somebody else to hang my hopes on". Hayatımı tek cümleyle özetlemek istesem bunu seçerdim sanırım. Şu aralar eski insan bağımlısı ve mutluluğu için başkalarına ihtiyaç duyan halim fazlasıyla geri planlara itilmiş olsa da, aktif olarak aramıyor olsam da gelmesini bekliyorum saviour kişisinin.

Monday, 9 November 2009

rabbit heart

Bu senenin 103820. Paris'te geçirilen haftasonundan bu sabah eve dönmüş bulunmaktayım. Uzun, upuzun bir süre Paris'e gitmeyi planlamıyorum bundan sonra. Neden bilmiyorum ama şu son 2 gidişimde de içimde sürekli bir huzursuzluk vardı, yalnız olmamla alakalı olabilir. Metroda, sokaklarda özellikle geç saatlerde insanların -I mean, erkeklerin- insana bir bakışı var ki sürekli bir başıma-bişey-gelmesin-nolur modunda oluyorum, ilginç bir şekilde İstanbul sokaklarının bile daha güvenli bir havası var. Oteldeki resepsiyonistten, en turistik yerlerde çalışan barmenlere, sokaktaki insanlara kadar herkeste bir suratsızlık, terslik, bir anti-turist/anti-Anglofon hava var. Yani en dandik yerde -kesinlikle istisnai, pahalı bir yerden bahsetmiyorum- bir bardak kolaya 6 euro verdikten sonra garsonun yüzünde bi-siktir-git'imsi bir ifade olunca ve bunu bütün haftasonu boyunca girdiği her bar/restaurant/dükkan ıvır zıvırda yaşayınca insan "Eeh al o tavrını götüne sok" demek istiyor cidden. Sonra da İngiltere topraklarına dilini-anladığım-insanların-diyarı diye şükrederek adım atıyor.

Bir de İngilizler'e soğuk derler, çok ironik bir durum gerçekten.

Paris'e ilk gidişimi hatırlıyorum, 7 yaşında falandım; çok, çok etkilenmiştim. O zamandan beri neredeyse her yıl ailemle gittiğim bir yer oldu Paris, her gittiğimde böyle bir aitlik çökerdi üstüme, "Yurtdışında yaşayacak olsam burada yaşamak isterim" diye düşünürdüm, Londra ilk gidişimde nedense çok mesafeli, gri ve umutsuz bir şehir gibi görünmüştü gözüme. Paris'in yeri kalbimde hep başkaydı kısacası. İngiltere'ye taşınınca Paris 2 saatlik bir mesafe oldu benim için, her fırsatta gitmeye başladım böylece. Ama neymiş; turlarla gidilen, 5 yıldızlı otellerde kalınan, hesap babanın cebinden çıktığı için menüdeki fiyatlara bakmadan en pahalı yerlerde yiyip içerek geçirilen Paris gezilerinin tadıyla 49 poundluk öğrenci Eurostar biletiyle gidilen, "Of 80 euroyu bir günde nereye harcadım" diye sinir olunan, metroda kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak çantası vücuduna yapışık gidilen haftasonu kaçamaklarının tadı aynı değilmiş.

Ama Paris'in sinemalarının hastasıyım, o ayrı. Hem salonları daha rahat, hem de fiyatları neredeyse buradakinin yarısı. Ayrıca Odeon hala Fransız sinemalarındaki bilet makinesi teknolojisine ulaşabilmiş değiller. Bir de neden bilmiyorum ama bu Fransızlar Twilight'ı 2 gün önce izliyor İngiltere'den? Twilight biletimi 1 ay önceden aldım, heyecanla bekliyorum 20 Kasım'ı, çok kıskandım.

Bir de Coca Cola Light'ın tadı İngiltere'de bok gibi, aşırı karamelli mi ne, nesi garip tam çözemiyorum bir türlü ama içesim gelmiyor hiç. Fransa'dakiler normal gayet.

Onun dışında La Roux iptal olmuştu zaten, bu konuda yorum yapmak istemiyorum sinirlerim bozuluyor. Florence + the Machine çok oha, oha ve ohaydı, Florence şarkı söylemeye başladığı anda çıt çıkmaz bir sessizlikte dinlemeye başladı herkes, çok ilginç ve mükemmel bir deneyimdi gerçekten.


I'm not calling you a liar, just don't lie to me.
I'm not calling you a thief, just don't steal from me.
I'm not calling you a ghost, just stop haunting me.
And I love you so much, I'm gonna let you kill me.

There's a ghost in my mouth and it talks in my sleep,
Wraps itself around my tongue as it softly speaks.

Then it walks, then it walks with my legs,
To fall, to fall, to fall at your feet.
Now but for the grace of god go on,
But when you kiss me I'm happy enough to die.

Thursday, 5 November 2009

tell me what have i done wrong

Wake up in the morning, I look at my clock
It's way past noontime, I'm late for work.
Tell me what have I done wrong?
Nothing can go right with me, it must be that I've been smoking too long

Go to fix me some breakfast, I ain't got no food
Take me a shower, the water don't feel no good.
Tell me what have I done wrong?
and nothing can go right with me, must be that I've been smoking too long




Günlerdir içimdeki nostalji hissi artık hüzün değil sinirle dolduruyor beni. Nefret ediyorum. İngiltere öncesi hayatım hiç olmamış gibi, sanki yaşadıklarım başkasının anılarıymış gibi geliyor. Herkesten tamamen kopmuş haldeyim, okuduğum hikayelerin içine karışmaya başlıyorum sanki yavaş yavaş.

Velvet Goldmine'dan Oscar Wilde'la ilgili bir sahne geliyor aklıma:

"There were times when it appeared to Dorian Gray that the whole of history was merely the record of his own life, not as he had lived it in act and circumstance, but as his imagination had created it for him, as it had been in his brain and in his passions. He felt that he had known them all, those strange terrible figures that had passed across the stage of the world and made sin so marvelous and evil so full of subtlety. It seemed to him that in some mysterious way their lives had been his own."

Sunday, 1 November 2009

and the hardest thing i do, is wake up without you

Zeynep'in Facebook'ta duvarıma yazdığı şeyi görünce Keepsake-One Season Too Late çalmaya başladı kafamda, "Neydi bu şarkı" diye bir süre düşündükten sonra hatırladım. "Ben bloguma daha önce kafama bu şarkı takıldı diye yazmıştım" diye düşündüm sonra, bu şarkıdan bahsettiğim eski post'u buldum, neredeyse 2 yıl öncesiymiş. Zaman ne çabuk geçmiş, ve ben ne boş işlerle uğraşıyormuşum? "Allahım yarattın bari takip etseymişsin" demek istedim bir an. Ya da o ana geri dönüp kendimi şöyle bir güzel sarsıp "Sana çok değer veren biri var ve sen onu düşüneceğine abuk subuk işlerle uğraşıyorsun" diye bağırmak. Ne kadar clueless bir insanmışım cidden.

2 years too late, malesef.

first love, last love, only love?

Bugün kiminle konuştuysam herkes eski sevgilisini özlüyor. Yağmurlu havadan mıdır -hem Londra hem de İstanbul'un bugün yağmurlu olduğunu varsayıyorum- yoksa Pazar gününün doğal depresifliğinden midir bilinmez, ama herkeste bir ağırlık var sanki bugün (kendim de dahil).

Kafama takılan 2 soru var bugün. İnsan ilk aşkını hiç gerçekten unutabilir mi? Bugün bu konuda konuştuğum insanlara ve bana göre malesef hayır. Her zaman insanın içinde bir tamamlanamamışlık hissi, bir ukte olarak kalıyor ilk aşklar. Üzerine yaşanan hiç bir mutluluk, hiç bir insan yerini tutmuyor ilk aşkın. Zamanla soulmate insanıyla tanışılınca ilk aşk artık eskisi kadar acı vermeyen hoş bir anı haline geliyordur umarım sadece?

Diğer soru ise hayatta "Beni o kadar çok üzdü ki keşke hiç tanışmasaymışım" dediğim birinin olup olmamasıydı. Benim için yok öyle birisi. Cunt listemin ilk 3'ündeki insanlar bile beni hayatımda önemli yer edinecek biriyle tanıştırmış ya da sonradan başıma çok iyi bir şeyin gelmesine neden olan bir olaylar zincirini başlatmıştır bir şekilde. Hayattaki her deneyimin -en dandiklerinin bile- bir şekilde bize bir şeyler katma amacı taşıdığına ve hiçbir şeyin nedensiz olmadığına inanıyorum.

Ve ayrıca ilk aşk kavramının değişkenliği. Sabit bir "ilk aşk" olamaması yani, nedir ki ilk aşk? En ciddi ilişkiniz mi, ilk kalp kırıklığınız mı, ilk sahip olamadığınız mı? Şu anda straight dönemime ait hiç bir erkeği ilk aşkım olarak görmüyorum mesela zamanında pek çoğuna aşık olduğumu sanmış olsam da. Böyle de garip bir şey.

Ve bir de ilk aşk insanının yeni sevgilisi olayı var ki, biraz önce MSN'de şu muhabbeti yapmış olduğum pek sevilesi arkadaşıma gelsin aşağıdaki şarkı -onunla hiç tanışmamış olsaydın beni de tanımayacaktın. Ben seni tanıdığıma memnunum, gerçekten.

So would you hold me please
I'm trying hard to breathe
I'm just surviving
So would you hold me please
I'm trying hard to breathe
Stop me from crying

When I see you walking with her
I have to cover my eyes
Every time you leave with her
Something inside me dies

Friday, 30 October 2009

i'm always in this twilight

Her yıl bu dönemler beni eski sevgili depresyonu basıyor. Kendisini değil, ilişkimizi fena halde özlüyorum. Kendimi tokatlayıp "Naptın sen" diye sormak istiyorum. Ve zamanı geri döndürme isteğimin boyutlarını anlatmam imkansız, içim sıkışıyor geçmişi düşündüğümde, o kadar özlüyorum. Hayatta "Her işte bir hayır vardır" mantığımın ve ders aldığım hatalarımın tek istisnası o insan, keşke keşke *keşke* zamanı geri döndürüp başka şekilde davranabilsem, gerçekten hayattaki tek pişmanlığım bu. Kaybettiğim başka hiç bir insan umrumda değil, arkasından çok ağladığım insanlar bile zamanla mutlaka "Aman siktirsin, buna mı üzülmüşüm salak gibi" tepkisi uyandırır hale geliyor bende, tek istisnası bu dediğim gibi. Davranışlarıma geri dönüp baktığımda gerçekten "Niye sana öyle davrandım ki ben" dediğim, hayatımdan çıkmasıyla ilgili "Kendi kaybeder" demek yerine benim kaybettiğimi bildiğim tek insan. İronik şekilde özlediğim "o" da değil aslında, yani en son görüşmemizde bambaşka bir insandı kafamdaki imajdan, ve özlüyor olduğum şey kesinlikle bu değil.

Onun değiştiği kadar ben de değiştim, evet. 2 yıl önce olduğum insanla alakam yok şu an, hatta 2 yıl önceki halimle beni karşılıklı oturtsalar "Hadi içelim bari"den başka bahsedecek şey bulamam büyük ihtimalle. Hayatta önem verdiğim şeyler ve insanlar 175 derece falan değişti, artık geçici arkadaşlıklar ve anlık zevkler beni mutlu etmiyor. Ne beni mutlu ediyor sorusuna henüz kesin bir cevap bulmuş değilim, ama en azından "mutlu etmeyenler" kategorisinin varlığı bile ilerleme kaydettiğimin işareti diye düşünüyorum.

Evet, nostalji ve özlem dolu ruh halime dönersek, şu sözlerden daha açıklayıcı birşey asla bulamam herhalde:

The stars, the moon, they have all been blown out, you left me in the dark. No dawn, no day, I'm always in this twilight, in the shadow of your heart.

Evinin kapısına gelip "YOU LEFT ME IN THE DARK!!" diye bağırasım var, ve sana mı lanet ediyorum kendime mi belli değil. Gelecekteki tüm ilişkilerimin içine ettiğinden şüphelenip korkuyorum.

Wednesday, 21 October 2009

she said she loved me, but she had somewhere to go


Yeni evime hala internet bağlanamamış olduğu için uzun zamandır yazamıyorum. Bir de sanırım mutluyken yazma ihtiyacım daha az oluyor. Bugün hava yazmaya son derece uygun. Sabah uyandığınızda hala karanlık olan havayı ve şakır şakır yağan yağmuru gördüğünüzde bütün gün yatakta depresif bir şekilde oturmak isteyeceğiniz günlerden.

Yüksek lisans başvurularımı yapmam lazım bir an önce, bir sürü belge gerekiyor, içime dert oluyor aşırı şekilde. Postacılar grevdeler, paket ve mektupların ulaşması haftalar sürüyor, o yüzden bir moral yükseltici olarak online alışveriş seçeneği imkansız hale geliyor. Halloween çok yaklaştı, nereye gideceğimize hala karar vermedik, belirsizlik ve plan yapmamış olmak içimi iyice daraltıyor. Halloween, yılbaşı, falan filan gibi günlerde en az 1-2 hafta öncesinden ne yapacağım kesin olarak belli olmamışsa, olay gününde bile "Ben seni ararım saat kaçta çıkacağımız belli olunca" modunda olan insanlarla buluşacaksam içimdeki anksiyete hissini midemde bulantı sebebi olarak ciddi anlamda hissedebiliyorum.

Bu aralar yapmam gereken bir sürü plan var, aklıma geldikçe -ki az önce 2 tane ağrı kesici içtim geçsin diye- başıma çok fena ağrılar giriyor. Bu hafta hangi gün dışarı çıkılacak, haftaya nereye gidilecek, 2 hafta sonra Paris'e gidiyorum otel bakmadım hala, master başvuruları, bir an önce başlanması gereken essayler, evle ilgili çözülmesi gereken sorunlar, yeni TOEFL, İstanbul'da otel ayarlamak, of of ve of kısacası.

Havanın griliği bana İstanbul'da 2 yıl önceki o kışı ve hala özlediğim o insanı hatırlatıyor. Ama aslında ne İstanbul'u, ne de onu özlüyorum, biliyorum. O zamanı, o odamı, o İstanbul'u ve o sevgilimin bana sarıldığındaki kokusunu özlüyorum. Geri dönsem ne o oda orada, ne o şehir, ne de o koku. Çok çok nadiren hatırlıyorum o zamanı, beynim özellikle aklıma getirmiyor belki de, ama hatırladığım zaman da çok, çok fena oluyorum gerçekten. Şu an bu son paragrafı yazarken bile gözlerim doluyor.

You sit there in your heartache
Waiting on some beautiful boy to save you from your old ways
You play forgiveness
Watch it now, here he comes

He doesn't look a thing like Jesus
But he talks like a gentleman
Like you imagined when you were young

And sometimes you close your eyes and see the place where you used to live
When you were young

Yağmurlu havalarda the Killers dinlemek iyi değil.

Wednesday, 30 September 2009

hearts on fire, i reach out to you tonight

Az önce myspace'ime gireyim derken yüreğime iniyordu cidden. Bana bakan bir adet Elly'cik gördüğüm anda kalbimin çılgın atmaya başlaması sıkıcı ötesi geçen günümün tek ilginç şeyi olmuş olabilir. İnsan bu kadar şirin olabilir mi ya, böyle sarılmak sıkmak istiyorum her tarafını yanaklarını.

Yarın Londra'ya First Out'a gidiyorum. Bu aralar favori mekanım orası, Soho'da %80 kadınların gittiği ve genele kıyasla leş insan göremeyeceğiniz bir gay bar. Ayrıca sanırım hayatımda Stacey Q ve Punks Jump Up çaldığını duyduğum ilk yer.

Bu dönem Pazartesi ve Çarşamba günlerim boş. Sadece Cuma sabah 9'da dersim var. Programım çok rahat yani.

Lindsay Lohan Paris'teymiş. Neden tam emin değilim ama Paris fazlasıyla sıktı beni bu son gidişimde. 4 hafta sonra tekrar gidiyorum, eskisi kadar heyecanlı değilim bu konuda. Florence+the Machine ve La Roux'yu küçük ve önde olabileceğim bir mekanda ezilmeden izleyebilmek konusunda heyecanlıyım gerçi.

Bu arada son bilmemkaçyüz post'umun Elly'yle ilgili olduğunu fark ettim şu an.

Halloween yaklaşıyor, kostümüm konusunda kararsızım. The Mighty Boosh'taki The Hitcher olsam mı diyorum, Lisa Old Greg olmayı planlıyor çünkü. Ama o da aşırı zor, yeşil yüz falan. Klişe birşey de olasım yok. Öneriler?

Sunday, 27 September 2009

last night I had a dream about you


Vive la Fete için Paris'teydim bu haftasonu. Cuma gecesi bütün haftasonu için getirdiğim tüm parayı dışarı çıkışımdan 3 saat sonra Le Marais'deki girlbar'larda bitirdikten sonra Barbieturix partisine gittim. Çok büyük beklentilerim vardı o partiyle ilgili, ondan mıdır bilmiyorum ama girişimin üzerinden 1 saat geçmeden sıkıntıdan son derece ayılmış olarak çıkıp otelime geri döndüm. Gecenin geç saatlerine kadar club'ımsı ortamlarda bulunma özelliğimi tamamen yitirmiş olduğum da şüphe götürmez hale geldi böylece. Clubları geçtim, çok çok sevdiğim grupların konserlerindeyken bile eğer saat 12'yi geçmiş ve grup hala sahneye çıkmamış/sahneden inmemişse boşverip mekandan çıkıyorum kendimi ne kadar kalmaya zorlasam da.

Gecenin verdiği hayal kırıklığı hissini üzerimden atan ve sabah aşırı duygusal bir ruh haliyle uyanmama neden olan gece rüyama Elly'nin girmesi oldu. Son derece uzun, konulu ve mutlu sonla biten bir rüyaydı. Gülüşünün sesini ve dudaklarının ne kadar yumuşak olduğunu korkutucu derece net bir şekilde hatırlayarak uyandım sabah. Dediğim gibi, yaşadığım herhangi bir anı kafamda ne kadar netse bu rüya da o kadar net hala. Bu da şunu getirdi aklıma: Hayatta herşey kaçınılmaz olarak geçip birer anı haline geliyorsa, demek ki bizim için önemli olan birşeyi yaşamış olduğumuzu bilmek olmalı. Yani mesela birine aşık olmuşsanız ve ayrıldıysanız bilmemkaç yıl sonra onunla öpüşmenizin anılarından başka şey kalmamış oluyor elinizde, ama bu yeterli sizin için çünkü o insana sahip olmuşsunuz eskiden ve anılarınız hala beyninizde. Bu durumda insan aslında yaşamamış olduğu şeylerin -rüya, hayal, fantezi- gerçek olduğuna kendini inandırıp onları anı olarak görmeyi, böylece kendini ruhsal olarak tatmin etmeyi başaramaz mı? O rüyanın gerçek olduğuna inanıp Elly'nin bir zamanlar bir yerlerde beni o kadar kocaman bir sevgiyle öpmüş olduğunu varsayamaz mıyım (In a parallel universe, it's me you can't resist)? Birşeyin sizin için "gerçek" olması için illa yaşanmış, elle dokunulmuş olması mı gerek? Aşkın mesela? Dijital bir aşk olabilir mi gerçekten, ya da bu durumda zihinsel aşk?

Mükemmel bir rüyayı eliyle tutmaya çalışıp yine de kaçırdıktan sonra sabah gerçek hayata uyanıp herşeyden nefret etmek gibisi yok ayrıca.

The time is right to put my arms around you
You're feeling right
You wrap your arms around too
But suddenly I feel the shining sun
Before I knew it this dream was all gone

Oh I don't know what to do
About this dream and you
I wish this dream comes true

Tuesday, 22 September 2009

i swallow words like a placebo



Bugünlerde mp3 yerine yeniden CD dinler oldum iPod'um dışında. Lisa'nın evi ve benim evim arasındaki 1 saatlik yolda dönüşümlü olarak sadece Florence and the Machine-Lungs, La Roux ve Placebo-Battle for the Sun dinliyoruz. Aşırı dinlemekten baygınlık gelmesin diye ve Placebo'nun eski şarkılarını özlediğim için Once More With Feeling'e geçiş yaptık 2-3 gün önce. Brian Molko'nun 15 yıl önceki halini duyunca insanın içi bir garip oluyor. Şu anda 3. davulcusuyla çalışan grup davulcu değiştirdikçe kendi de tamamen değişmiş sanki. Robert Schultzberg'in gidişiyle o ilk albümdeki genç, canlı, yerinde duramayan Placebo gitmiş (Bruise Pristine'in davulları mükemmel değil mi gerçekten?), Steve Hewitt ile daha olgun bir Placebo gelmiş bariz. Son albümleri ve son davulcuları ile elektronik halleri biraz gitmiş ve daha mutlu bir ruh haline bürünmüşler gibi. Ama yine de bu olgun, ağırbaşlı halleri ilk albümdeki çocuksu ruhlarını aratıyor biraz bana.

I can't sleep without your breathing
And I can't breathe each time you're leaving
And I'll pray you won't stay away
And you come back to me some day.


Brian Molko'yla Without You I'm Nothing söylerken David Bowie'nin "Without you I'm nothing at all" deyişinden nasıl hüzün akıyor ayrıca, her dinleyişimde o kısmına gelince gözlerim doluyor yıllardır.




iPod'umda hala La Roux'dan başka birşey dinlemiyorum. İlginç şekilde loop'a alınmış bir halde aylardır La Roux albümünü dinliyor olmama rağmen en ufak sıkılmıyorum.

Monday, 21 September 2009

I was never faithful and I was never one to trust

İnsanlar ve olaylar karşısındaki tepkilerim/düşüncelerim/fikirlerim o kadar çabuk değişiyor ki, kendimi garipsiyorum bazen. Aynı konu hakkında 3-4 farklı ve birbiriyle çatışan görüşlere sahip olduğumu ve bu görüşlerin bir döngü içerisinde gelip gittiğini fark ediyorum çoğu zaman. Hopeless romantic yönüm bu aralar "mantık ilişkisi" yönümle kavga edip duruyor kafamın içinde.

Sürekli bir münazara içinde yaşıyorum ve her iki tarafın savunmasını da mükemmel şekilde yapabiliyorum sanki. Herkes böyle mi yoksa kesin fikirleri var mı insanların gerçekten?

A tough guy, a helpless dancer,
A romantic, is it me for a moment?
A bloody lunatic, I'll even carry your bags.
A beggar, a hypocrite, love reign over me.

Schizophrenic? I'm bleeding quadrophenic.

Wednesday, 16 September 2009

tous les jour des fêtes

Dün gece Facebook'umda birisi Twat Boutique birisi de Barbi(e)turix'ten olmak üzere 2 invitation buldum ve birden içime süper bir heyecan geldi. Hem Londra'nın (TB) hem de Paris'in (BBX) underground gay ortamının (%90 kadın ağırlıklı) en eğlenceli, en Google'da arayıp bulamayacağınız ve sadece belirli bir kesimin katıldığı partilerini bu 2 grup düzenliyor. ClitoRise, Better Fucking Girls, Wet For Me gibi parti isimleri ve göğüs ucuyla oynayan kadın afişleriyle to-do listemde kendine yer bulan Barbi(e)turix partilerinden birine gitmek çok istemiştim ama hiç denk gelmemişti şimdiye kadar. 26 Eylül'deki Vive la Fête konseri için Cuma'dan Paris'e gidiyordum zaten, partinin Cuma gecesi ve otelimin 1 sokak ötesinde olması mükemmel bir tesadüf oldu.


http://www.myspace.com/barbieturix

Hayatında tatlı ya da köpüklü şarap dışında 2 yudumdan fazla şarap içmemiş bir insan olarak son 3 günüm şarap, şarap ve daha fazla şarap şeklinde geçti tamamen. Floransa ve Toskana'nın üzüm bağlarına yapılan bir gezi ve katılmak zorunda bırakıldığım bir şarap tadımı sonrası kaliteli ve soğuk olması koşuluyla şaraptan tiksinmediğimi, hatta çok sevme potansiyelim olduğunu fark ettim. Belki Jack Daniels'ı azaltma zamanım gelmiştir, hmm?

Reading Festivali sonrası başlayan ve hala geçmeyen, an itibariyle boğaz ağrısı şeklinde devam eden gripimsi hastalığım hala geçmedi. Haftalar olmasına rağmen geçmemesi ve aşırı kalabalık sonrası başlaması bende "Acaba domuz gribi olmuş olabilir miyim" sorusunu yarattı. İngiltere'de tanıdığım bir sürü insanın domuz gribi geçirmiş olması , hiç bir grip ilacının en ufak bir etkisinin olmaması ve domuz gribinin artık aşırı hafif -normal gripten bile daha hafif- seyreder hale gelmesi nedeniyle domuz gribi olmamın gayet yüksek bir olasılık olduğuna karar verdim. Nasıl ya da ne zaman geçer bilmiyorum ama sürekli yaşlı amca gibi öksürmekten sıkıldım fazlasıyla.

Ayrıca Kanye West'in Jay Leno'daki özür diler hali neydi öyle? Kafayı mı yedi adam acaba? Justice'e ödülü kaptırınca sahneye atlamasından sonra ödül törenlerinde sapıtmasına şaşırmıyorum artık da, ilginçti.

Wednesday, 9 September 2009

she's a king i wanna be her queen


Daha Reading konserlerinin üzerinden 2 hafta geçmeden yarın yine La Roux izleyeceğim. Günlerdir deliler gibi eBay'de bilet aradıktan sonra sonunda buldum dün gece -hem de normal bir fiyata-. La Roux çılgınlığı aşırı boyutlara ulaşmış durumda İngiltere'de, 11 pound'a satışa çıkan biletler anında sold out olup eBay'de tanesi 50 pound'a satılıp gayet de alıcı buluyor. Benim de Elly manyaklığım official stalker'lık seviyesine hızlı adımlarla yaklaşmakta. Tam evinden emin değilim ama yaşadığı caddeyi buldum ve ciddi olarak boş bir günümde gidip sabahtan akşama turlamayı falan düşünüyorum. Yarın bu saatlerde Elly'le aynı çatının altında olacağımı bilmek kalp atışlarımı kulaklarımda hissettiriyor bana. Kasım'da biri Paris biri Londra olmak üzere 2 konserlerine daha gidiyorum. Ve yetmiyor.

I see her on the cover of a magazine
All dressed up and her hair has caught a healthy sheen
And no one knows, she's got all the things I wanna be
In my dreams, she's the king I wanna be her queen

In my life, all the ladies want a piece of me
But all I want is a baby on a tv screen


She's got cookie little brown eyes.

Monday, 7 September 2009

can you see the real me? can ya?


Cumartesi Brighton'a Quadrophenia müzikalini izlemeye gittik. Normalde müzikallerle alakası olmayan ve hayatımın-en-sıkıcı-saatlerini-geçireceğim modunda girdiğim müzikalden oha şeklinde çıktım. Koltuklarımız en öndeydi, oyuncuların üzerimize tükürük saçabileceği kadar -literally- yakındaydık ve defalarca sıkılmadan izleyebileceğim kadar mükemmeldi, hayatımda çok az şeyden bu kadar etkilendiğimi hatırlıyorum. Bittikten sonra salonun çoğunu oluşturan 60 yaşında Fred Perry'li amcaların ayağa fırlayıp "We are the Mods!" diye bağırmaya başlamaları ilginç bir görüntüydü gerçekten.



Friday, 4 September 2009

cosmic love

The stars, the moon, they have all been blown out
You left me in the dark
No dawn, no day, I'm always in this twilight
In the shadow of your heart

And in the dark, I can hear your heartbeat
I tried to find the sound
But then it stopped, and I was in the darkness,
So darkness I became


I took the stars from our eyes, and then I made a map
And knew that somehow I could find my way back
Then I heard your heart beating, you were in the darkness too
So I stayed in the darkness with you.


Both are sensitive, imaginative water signs. Pisces is drawn to the nurturing air of Cancer, and the promise of something enduring in romance. Cancer understands when Pisces drifts off, tuning into some far-off melody. Pisces has a tendency to escape in fantasy or addictions, and Cancer, wanting to protect and give of themselves, can become like the harried Mother to the Pisces little girl lost. Cancer is a cardinal sign, but with confidence problems and sensitivities of its own to manage. This is a sea of love, and both could end up drowning. Both can fall into deep depressions, and have to guard against the relationship becoming stagnant. As long as the beautiful pools of sentiment don't turn to swamps, this relationship is a definite love connection.

Wednesday, 2 September 2009

burning with desire for a kiss


Reading'deydim bu haftasonu ve fark ettim ki çok, çok yaşlı hissediyorum kendimi. Yaşıma göre hiç normal olmayan bir blasélik var üstümde eğlenmek konusunda. Neden bilmiyorum, ama festival/konser ortamlarında kendi yaşımda hatta benden 10 yaş büyük insanları sabahın köründe içmeye başlayıp bütün gün sarhoş sarhoş dans edip tepindikten sonra sabaha kadar ayakta gördükten sonra ne zaman gün boyunca sadece diyet kola içip akşam 10'da çadırına gidip uyuyan biri haline geldim merak ediyorum. Özellikle kalabalık ortamlar dayanılmaz hale geldi bir süredir. Geçen kış Justice'i izlemeye gidip daha başlamadan insanların arasında ezilmeye başladıktan sonra "Nefes alamıyorum ben, gidelim" yapmıştım ve o biletleri bulabilmek için nerelerimi yırttığım konusunda bir dakika bile düşünmeden izlemeden çıkmıştık. Bu sene La Roux'da başıma geldi bu neredeyse. Reading'in oha line-up'ı arasında daha fazla izlemek istediğim bir grup yoktu, bütün haftasonu o anı bekledikten sonra 1,5 saat önceden La Roux'nun çıkacağı ve nedense festivalin en küçük çadırı olan sahneye gittik ve Lightspeed Champion sahneden inene kadar gayet normal bir sıkışıklık derecesi vardı, ah en öndeyiz falan modundaydım, sonra birden nasıl olduysa her taraftan milyonlarca insan ittirmeye başladı ve kendimi In for the Kill'den başka şarkı bilmeyen, "Ginger Twat" falan deyip durmalarından anladığım kadarıyla grubu seviyor bile olmayan, felaket sarhoş ve kocaman İngiliz holigan adamlarının arasında buldum. Elly sahneye çıktı, konser başladı, o anda siktir diye geçirdim aklımdan, ve hayatımda o kadar ezildiğim, gerçekten bir an yere düşüp üstüme basılarak ölsem kimsenin birşey yapmayacağını fark ettiğim hiç bir an olmamıştı. Yok artık dedirten bir mosh pit başladığında dışarı çıkabilme ihtimalimin de kalmadığını anladım, bitsin diye dua ettiğim rezalet bir tecrübeydi kısacası. Duyabildiğim kadarıyla La Roux mükemmeldi, Elly'nin sahnede o kadar iyi olacağını tahmin etmemiştim. Evet, konser bittikten sonraki 2 saati "F-ing wankers, I hope they die" diye sinirimden hıçkıra hıçkıra ağlayarak geçirmiş olabilirim. Uygarlıktan nasibini almamış insanlara zaten sinir oluyorum, ama hayatımda 12 yaşımdayken ilk kez Placebo dinlediğimden beri yaşamamış olduğum kadar aşırı bir takıntıyla tapıyor olduğum La Roux'yu benden başka kimse izlesin istemiyorum, kıskanıyorum, SİNİRİM BOZULUYOR.

Bütün haftasonu boyunca tamamen ayıktım, garip bir tecrübeydi. Herşeyin tamamen farkında olmak ve hepsini hatırlamak süper birşey. Kings of Leon'un yarısında çıkıp Billy Talent izlemeye gitmemiz, tam o anda Line & Sinker çalmaya başlamaları, o bitince tuvalete doğru yürürken Lisa'nın "Hep en uzun boylu herifler benim önümde oluyor, sinir oluyorum" muhabbeti yapması, "Hiçbiri Placebo'daki Stefan kadar uzun boylu olamaz" cevabını vermem, 10 saniye geçmeden birinin yanımdan geçerken bana çarpması üzerine kafamı kaldırıp bakınca o birinin Stefan olduğunu görmem, eşzamanlılık ve tesadüfler oha dedirtiyor bazen bana kesinlikle, ilahi bir gücün varlığına dair düşüncelere falan dalıyorum sonra.

Bu aralar favori pubım olan Wotever'ın dün Vauxhall'a taşınması, Vauxhall'un Londra metrosunda Brixton'la arasında tek bir durak bulunması, Elly'nin Brixton'da yaşıyor olması bu gücün varlığına dair bir kanıt olabilir mi acaba? Stalker olduğum için tutuklanırken "God made me do it" diyebilir miyim? İnsan nasıl stalker olur? Ünlü birinin ev adresi nasıl öğrenilebilir? Gerçekten aşırı derece bu konuya kafa yoruyorum Pazar gecesinden beri, hatta tek düşündüğüm şey denebilir. Şu ana kadar Brixton'da yaşadığını öğrenebildim sadece -I love Google-, Brixton'ın en zengin sokaklarında sabahtan akşama gezinsem olur mu acaba? Elly'le karşılaşsam, "Tonight out on the streets I'm gonna follow you, I'm gonna give you all you want" diye Tigerlily söylesem ona. Ciddi olarak düşünüyorum bunu. Şu takıntı seviyem benim için bile çok fazla.

I'm obsessively, insanely, uncontrollably in love with Elly and she doesn't even know I exist. I can't stop thinking about how much I just want to hold her and tell her everything will be okay. That I would never leave her. How fucked up is that?

I know you better than this
I could be here when you call
I'll make you top of the list
And in the crush of the dark
I'll be your light in the mist
I can see you burning with desire for a kiss
Psychobabble all upon your lips

"Have you ever felt like you're being followed?
Or watched the ones that held your stare?
Turned around to see who's behind you to find there's no one there?
Lurking in the dark
There's someone who breathes you night and day
There's a friend who wants so much more
And if they can't have you
They'll never let you walk away"


Ayrıca dünyadaki en şirin gülümsemeye sahip insan olarak I don't do smiles modunda olmamalı kesinlikle.

Monday, 31 August 2009

sometimes in the cold night my phone rings, but it's not you

Kiss me and comfort me, my sweet
Come over, I just got the new OC
And if they can sort their problems out
Why can't I get out of the house?
For mango, Frescato or tea

Sometimes in the cold night
My phone rings but it's not you
And even when the buzzer
To my pager rings, it's still not you

And a stranger on the night bus
With the checked coat is not you
And your warm hands hold me so close
But deep down it's not you..

Tuesday, 25 August 2009

eradicate this schism

Yazarınız yağmurlu ve serin bir İngiltere gününden bildiriyor. Az sonra Londra'ya gidip kendimden geçene kadar cider içmeyi planlıyorum. Wotever'ı çok özledim ayrıca.

No one can take it away from me
And no one can tear it apart
Because a heart that hurts is a heart that works
A heart that hurts is a heart that works!!


Bugün sanırım 1 saat boyunca falan Placebo-Battle for the Sun albüm kitapçığına bakınmış olabilirim, DVD'sini izlemedim henüz ama kitapçık mükemmel. Placebo gibi aynen.

Yukarıdaki sözler kendimi hatırlatıyor bana. Ne olursa olsun kimsenin elimden alamayacağı şeyler Placebo ve %97 olasılıkla sonunda üzüleceğimi bilerek inatla insanlara büyük anlamlar yükleme özelliğim. Benim kadar bunu abartmış başka biriyle karşılaşmadım hiç bugüne kadar, karşılaşalım mümkünse, birbirimize mallık yapmayız en azından hiç. Kalp kırıklığı riski almadan hayat felaket derecede bayık oluyor çünkü, benim dayanamayacağım kadar boş. Dün fark ettim bunu yine yapıyorum, yine birine özellikle değer vermeye çalışıyorum hayatımda değerli biri olsun diye, "Yapma bu sefer" dedim kendime, sonra "Boşver, yap gitsin" diye cevap verdim. Normal seviyedeki hislerle herşey çok sıkıcı, dümdüz bir çizgi gibi hayat, biraz aşırılık olmalı, nefret/aşk/sinir/kıskançlık ne olursa olsun, insanın içinde bir yerlere dokunan bir şeyler olmalı.

Dün yeni evimde 7.5 saat internet, elektrik, laptop, hiçbirşey olmadan hayatımın en bayık gününü yaşadım. Evdeki tek eşya olan sandalyede oturarak uyusam sıkıntım geçer diye düşündüm, olmadı, gün bitip evden çıktığımda yarı deli bir insandım. Bunu düzenli 1 hafta yapsam dönüşü olmayan psikolojik problemlerim olur diye düşünüyorum.

Promise me that we will make it through
Promise me that we will make it through
If we don't, I don't know what I'd do
So promise me that we will make it through


We. will. make. it. through.

Sunday, 23 August 2009

english summer rain, seems to last for ages

Forumun birinde mutlu şarkılarla ilgili konunun altına Bloc Party-This Modern Love, Imogen Heap-Goodnight and Go, Kate Nash-Foundations falan yazmış kızın biri. Sizi bilmiyorum ama ilk tepkim "What are you, mental??" oldu. Gayet melodisi-şirin-ama-sözleri-çok-fena kategorisindeki depresyon şarkılarım benim bunlar. Biri de Bright Eyes yazmış altına. Bildiğimiz, Arienette'e aşk mektupları yazan, ağlayarak gitme diyen Conor Oberst'li Bright Eyes. Sanırım bende bir gariplik var.

Bugün akşam sonunda İngiltere'ye dönüyorum. Okulun açılmasına 5 hafta var, 1 haftasonum dışında her haftasonum dolu, ama haftaiçlerim bomboş tamamen. Yapacak birşeyler bulmam lazım, kafamda bir fikir var, nasıl olur bilmiyorum henüz. Yarın sabah 6'da kalkıp 7'de yeni evimde olup akşama kadar Tesco'dan gelecek eşyaları beklemem lazım. İnternetin henüz bağlanmamış olacağını varsayarak bir sandalye bile olmayan bomboş bir evde bütün gün tek başına insan ne yapar bilemiyorum. İnsanlar elektrik öncesi dönemde ne yapıyorlarmış acaba?

Essaylerim bitti, son zamanlarda İzmir'deki çoğu insan içimde negatif duygular uyandırmaya başlamıştı, bana-uzak-allaha-yakın modunda mutlu ve huzurluyum bu aralar. Bir daha Birleşmiş Milletler ya da istatistikle ilgili en ufak birşey görmek istemiyorum.

Friday, 21 August 2009

how could we know we had found treasure

"Perhaps strength doesn't reside in having never been broken... but in the courage required to grow strong in the broken places."

Sevdiğim bir yazarın websitesine bakınırken bu çıktı karşıma, kim söylemiş aradım bulamadım ama hoşuma gitti çok.

Ödevlerim bitmek üzere, yaşasın. Pazar akşamı İngiltere'ye dönüyorum.

Placebo-Ashtray Heart videosu çıkmış, süper. Black Market Music döneminden beri bu kadar bağlanmamıştım Placebo'ya. Benim için o kadar büyük bir önemleri var ve hayatımdaki pek çok kararı, davranışı, duyguyu o kadar etkilediler ki, onları kalıcı bir şekilde üzerimde taşımak ve hep varlıklarından güç almak istiyorum. Placebo dövmesi konusuna geri dönüyoruz evet. Ne yaptırsam karar veremiyorum bir türlü, 6 yıldır falan aklımda bu fikir var ve periyodik olarak hep düşünüyorum ama asla kesin bir karara varamadım. Bütün şarkılarını o kadar çok seviyorum ki..

Leni'nin sözlerinin bir kıtası ve "We can build a new tomorrow, today" üzerinde düşünmekteyim bu aralar.

I kneel before her
Beneath this frozen sky
I beg below her
My limbs are paralyzed
She beats me harder than any kind of guy
My sci-fi lullaby


Hiç fena olmaz aslında sanki, evet.

Ashtray Heart demişken, bu şarkıyı (ya da Placebo'nun son albümünü) ne zaman dinlesem sen aklıma geleceksin sanırım hayatım boyunca, Mi corazón, mesajıma cevap vermedin, merak ediyorum seni iyi misin diye.

Tuesday, 18 August 2009

reading 2009 clashfinder

Reading 2009'un tahmini programı. Herşey bu kadar mı çakışır oof sinir olucam çok. Nası seçicem?

she has many skills


Dün gece Digiturk'te CSI: Miami izlerken karşıma Lucy Lawless'ın çıkmasıyla kalbim neredeyse duruyordu direk. Son 2 senedir günümün %60'ını hakkında hikayeler okuyarak, %40'ını da hayaller kurarak geçirdikten sonra birden son derece tall, dark and gorgeous bir şekilde karşımda görünce nefesim kesildi cidden. Ah synchronicity ve Carl Jung. Gerçekten sırf bu kadının varlığı yüzünden hayatım boyunca hiç kimse yeterli gelmeyecek bana, çok çok eminim. Essaylerim bitene kadar Lucy yok, konsantre olamıyorum yoksa.

Lucy Lawless ve Lindsay Lohan'in ikisinin de LL olması bir işaret olabilir mi?

Sunday, 16 August 2009

don't let the haters keep you from doin your thang

Dün gece 4'e kadar Birleşmiş Milletler'le ilgili ıvır zıvır okuduktan sonra sabahın 10'unda kalkarak süper bir azimle sinemaya Milk izlemeye gittim. "Ama öldü adamcağız" şeklinde moralim bozulduktan sonra Forum'a Reading için festivalde yağmurda çamurda giyilesi birşeyler almaya gittim. Bir kez daha anladım ki, dünyada biraz alışverişin çözemeyeceği çok az sorun var. Belki de yoktur hatta.

Normalde 9 saatten az uyuyunca hayaletimsi bir varlık olarak gününü sürdüren ben, gelecekte beni süper akademik başarıların beklediğine dair ilahi bir işareti andırırcasına 6 saatlik uykuyla hala essayimle uğraşıyordum 5 dakika öncesine kadar. Çok fena azimliyim bu sene %70 ortalama getirme konusunda, ÖSS'den beri bu kadar hırs yapmamış ve bu kadar metodik bir şekilde çalışmamıştım.

Bir süredir hayat felsefem "Her işte bir hayır vardır" oldu, bahsetmiş miydim hatırlamıyorum. Felaket derecede işe yaradığını fark ettim, tavsiye ederim. Gerçekten de oturup geçmişinizi düşününce en dandik olayların, en mal insanların bile aslında bir sürü olaylar dizisi sonucunda size süper birşey ya da birini katmış olduğunu göreceksiniz. (Örnek: Şu anda X kişisinin karşınıza çıktığı güne lanet ediyor olmanıza rağmen onun sayesinde Y ile tanışmışsınızdır, çok fena dost olmuşsunuzdur, hayatınızda çok önemli bir kararı onun sayesinde vermişsinizdir vb.)

Bu arada son birkaç gündür birkaç insana anlattığım şeyler hakkında, kimseye kızgın değilim gerçekten ve kimseyi suçlamıyorum. Kendimi o insanların yerine koyduğumda neden o şekilde davranma gereği duyduklarını anlayabiliyorum, ben olsam ben de öyle yapardım sanırım, insanın böyle bir durumda olumsuz hiç bir hissi olmaması için aşırı -muhtemelen 20'lerinde elde etmesi imkansız olan- bir olgunluğa erişmiş olması gerekir zaten. Üzgünüm o şekilde hissettikleri için, hoş bir his olmadığından eminim. Negatif düşüncelerden asla olumlu bir sonuç doğmuyor malesef.

"Without hope, the us's give up - I know you cannot live on hope alone, but without it, life is not worth living. So you, and you, and you... You gotta give em' hope... you gotta give em' hope."

i heart brunettes


Gaydar'da online olanlara bakınırken çok sevdiğim bir grubun vokali olan kızın profiline denk geldim az önce. "Pardon çok fena bayılıyorum sana" demek istedim, sonra durdurdum kendimi. Tanışmak ya da tanışmamak?

Saturday, 15 August 2009

colourless colour


My reflections are protection
They will keep me from destruction
My directions are distractions
When you're ready, come into the light.



İstiyorum!!

Evet, master başvurularımı yapmam gerek 1,5 ay sonra falan. Çok, çok kararsızım. Bir yandan Gender Studies okursam manyak gibi zevk aldığım bir bölümden mezun olmuş olacağım ama iş bulma potansiyelim ve alabileceğim maaş daha sınırlı olacak. Diğer yandan Journalism okursam her yerde iyi para kazandıran bir iş bulabilirim, ama deliler gibi değil normal seviyede zevk aldığım bir bölüm olur.

Bir de İngiltere'de istediğim okullara ortalamam yetmezse ne olacağı konusu var. İngiltere'deki okullar Amerika ve Avrupa'daki tüm üniversitelerden daha iyi ortalama istiyorlar. UCLA ya da Wesleyan düşündüm bir ara ama Amerika'ya gitmek gözümde büyüdü, ve oradan sonra İngiltere'ye geri dönmem çok zor olur, hayatım boyunca da orada yaşamak istemem. Böylece bu fikir iptal oldu şimdilik.

Paris'te Sciences Po'da Journalism olabilir aslında, Paris'te 1 yıl yaşamak her zaman hayal ettiğim de birşeydi, ama oradan İngiltere'ye dönüşüm zor olur mu diye düşünüyorum yine ama Bachelor diplomam İngiltere'den olduğu için sorun olmaz herhalde. Bölüm İngilizce olacak ama yine de Fransızca bilmeden Paris'te yaşanabilir mi emin değilim. Yaşanabilir mi ki?

En en en kötü ihtimalle hiç bir yere ortalamam yetmezse Universiteit Van Amsterdam'da Gender, Sexuality and Society olabilir. Hollanda'da Dutch bilmeden yaşanabilir gayet.

Evet, kısacası bu sene deliler gibi ders çalışıp son senemin ortalamasını 2:1 getirmem gerekiyor en az. Ama üniversitelerin başvuranlar arasında en yüksek ortalaması olanları seçtiğini düşünürsek Türkiye'deki 4 üzerinden 3.5'e benzer bir ortalamam olması lazım. Hatta daha bile yüksek. Bu sene kafamı kaldırmadan ders çalışmam lazım. Bir de tez falan var bu sene. Fena yani.

Çok kararsızım dediğim gibi. Politics and International Relations BA'i ve Journalism ya da Gender Studies master'ı ile hangi alanda çalışılabilir? Eğitim danışmanı falan biri var mı acaba blogumu okuyan?

Thursday, 13 August 2009

moonlight sonata

Neden bilmiyorum, Beethoven'ın Moonlight Sonata'sının melodisi geldi aklıma hiç beklemediğim bir anda. Depeche Mode'dan Alan Wilder'ın çaldığı videosunu aradım, bulamadım, bulabilen varsa haber versin.