Friday, 31 December 2010

so this is the new year, and i have no resolutions

Bu sene yeni yıla hiç bir resolution'ım olmadan giriyorum. Kendimle ilgili değiştirmek istediğim hiç bir şey yok. Her şeyden çok memnunum, her şey yerli yerinde, her şey olması gerektiği gibi. Şu anda olduğum insanı seviyorum.

Death Cab for Cutie'den gelsin:

So this is the new year
And I don't feel any different
The clanking of crystal
Explosions off in the distance

So this is the new year
And I have no resolutions
For self-assigned penance
For problems with easy solutions

So everybody put your best suit or dress on
Let's make believe that we are wealthy for just this once
Lighting firecrackers off on the front lawn
As thirty dialogues bleed into one

I wish the world was flat like the old days
Then I could travel just by folding a map
No more airplanes, or speedtrains, or freeways
There'd be no distance that can hold us back

There'd be no distance that could hold us back

So this is the new year

PS. Geçen haftadan beri söyleyeceğim unutuyorum, bu seneki Efes One Love'a Yeasayer geliyormuş.

Tuesday, 28 December 2010

damn the government, damn their killing, damn their lies

Şimdi haberleri izledim, neden Türkiye'de haber izlemekten tiksindiğimi bir kez daha hatırladım. İnsanın siniri bozuluyor çünkü.

Bundan sonra polis İstanbul Üniversitesi içinde, girişinde ve çevresinde öğrencilerin üstünü ve çantalarını arama ve kimlik sorma yetkisine sahipmiş. Üstelik bu olay anladığım kadarıyla rektörün isteğiyle mahkemeye gidiyor. Bu kadar faşist ve totaliter bir kararın 2010 yılında "demokratik" bir ülkenin mahkemelerinde alınabiliyor olması malesef kim olduğunu bildiğiniz iktidar partisinin ülkenin her yerine nasıl sindiğini gösteriyor. Ama söz konusu parti başımıza geldiğinden beri Türkiye'de böyle şeylerin olduğunu duyduğumda artık şaşırmıyorum, sinirlenerek enerji de harcamak istemiyorum, çünkü bu durumu değiştirmeye yönelik elimden gelen bir şey yok.

Asıl şaşırdığım ve sinirlendiğim şey İÜ öğrencilerinden bazılarının kararla ilgili düşünceleri sorulduğunda verdikleri cevaplar: "İyi olmuş bence, gerekliydi, devrimciler falan var bu okulda, korkuyorduk başımıza bir şey gelecek diye" vs. Ne idiot insanlar var ülkemde, ve ne acı ki bunlar üniversite öğrencileri. Dünyanın başka hangi ülkesinde sözde "eğitimli" olması gereken insanlar bu şekilde hayatlarına ve haklarına tecavüz edilmesini bu kadar mutlu karşılar, bilmiyorum.

Bir diğer sinir bozucu şey, bu haber verilirken arada yanlış hatırlamıyorsam Celal Bayar Üniversitesi rektörünün "Siyasi slogan atarsanız sizi bu üniversiteden atarım" diye bağrındığı bir video gösteriliyor.

Aklıma birkaç hafta önce İngiltere'deki öğrenci isyanları geliyor. İsyanlar boyunca öğrencilerin hükümet karşıtı isyanları toplumun büyük kısmı, milletvekillerinin bir kısmı ve öğretim görevlileri tarafından desteklenmiş; hatta "Derse değil eyleme giderseniz yok yazılmayacaksınız" şeklinde teşvik edilmişti. Nerede en hükümet karşıtı düşüncelerin bile ifade edilebilme hakkının kanunla korunduğu İngiltere, nerede mahkemelerin birisi iktidar partisi karşıtı bir olay yaratabilir korkusuyla öğrencilerin en temel insan haklarını ihlal ettiği Türkiye.

Haberlerin depresifliği bununla bitmiyor.

Türkiye milli marşının adı soruluyor insanlara. Bazıları cevabı bilmiyor. Çoğu insan marşın sözlerini kimin yazdığını bilmiyor. Birisi "Fatih Sultan Mehmet" cevabı veriyor. Marşın ilk satırı soruluyor, bir süre düşününce insanların yarısı doğru cevabı veriyor. Birisi "Türk'üm doğruyum mu ilk satır?" diyor. Bunlar çoluk çocuk değil, İstanbul'da yaşayan eşek kadar insanlar. Ayıp ya, utanır insan kendinden.

PS. Facebook listemde sürekli "Hayallerimin erkeği şöyle, böyle bir erkekle tanıştım, o erkek, bu erkek" muhabbeti yapan ve erkekleri değil, kadınları tercih ettiğini adımı bildiğim kadar iyi bildiğim bir kadın var. "You're a FAKE!!" diye bağırasım geliyor yüzüne. Hani insan cinsel yönelimini gizleyebilir falan da, "Erkek arıyorum" konseptli muhabbetler yalancılık oluyor. Tiksiniyorum böyle insanlardan.

Monday, 27 December 2010

people are people

Ben ırkçılığa katlanamıyorum.

Gerçekten, ırkçı söylemler duyduğumda insanların beynini tokatlamak istiyorum.

Türkiye'de bulunduğum son 5 gün içerisinde ülkenin çoğunluğuna ne derece aşılamaz bir Kürt düşmanlığının hakim olduğunu fark ettim. Kürtler'in özerklik isteği ile eskiden tabu bir konu olan ve rahat rahat ifade edilemeyen anti-Kürtçülük artık bar masalarında konuşulur olmuş. Neymiş, Kürtler'in bu ülkedeki menülerde kendi dillerini görme hakkı olmamalıymış. Kimse İngilizce menülere, restaurant/dükkan vs isimlerine, dilimizin McRoyal Menü gibi son derece yabancı kelimelerle dolmasına ses çıkarmıyor ama. Neymiş, burası Türkiye Cumhuriyeti'ymiş, Kürtler yıllardır bilmemkaç bin insan öldürmüş, hepsi bu ülkeyi yıkmak için gizli gizli planlar içindeymiş, falan filan. Bu lafları edenler son derece "Avrupai" bir yaşam süren, sosyal ve ekonomik açıdan üst bir sınıfa ait, üniversite mezunu insanlar. O kadar derin bir nefret var ki, ne kadar tartışılırsa tartışılsın, ne kadar mantıklıca ırkçılığın yanlış olduğu anlatılırsa anlatılsın, bu düşüncelerinin değişmesi mümkün değil. Öyle yetiştirilmişler çünkü.

Homofobi, kadın düşmanlığı, bifobi, transfobi vs; türü ne olursa olsun bu kadar derin bütün nefretlerin altında yatan asıl neden korkudur. İnsanın kendi kimliğinin sabitliğinden emin olamaması, o yüzden farklı olanlara ateş saçmasıdır, kendisini değiştirebilecekleri korkusuyla. Örneğin biseksüellere hiç sıcak bakmadığım bir dönem yaşadım. Şimdi fark ediyorum ki bunun nedeni o dönemde kendi eşcinselliğimin tamamen kesin, asla değişmeyecek bir şey olduğundan şüphe duymam ve bir gün istemesem de bir erkeğe ilgi duymaktan korkuyor olmamdı; o yüzden bu korkuyla yaşamadıkları için biseksüeller benim eşcinselliğimi tehdit edici bir durum oluşturuyorlardı. Türkler'deki Kürt nefretinin de kökeni benzer. Türk insanı her zaman paranoyak olmuştur: İngiltere'de Siyaset Bilimi okuduğumda karşıma çıkan hoca, öğrenci vs. bir tek insandan Türkiye'deki gibi "Derin devlet her şeyi yönetiyor, bütün ipler Amerika'nın (ya da tercihinize göre dünyadaki bir takım elit insanların) elinde, onlar istemese bilmemne olur muydu sanıyorsun" türü komplo teorisini andıran laflar duymadım. Türk insanının ruhunda var bu komplo teoristliği, bu paranoya, bu aşağılık kompleksi. Dolayısıyla Kürtler'in gayet hak verilebilir olan özgürlük isteğini "Ülkemizi bölecekler" olarak algılıyorlar. Burada 3 problem var:

1- Burada olay "Ülkemizi bölecekler" değil. Bu ülke kimsenin "tapulu malı" değil, kimsenin "ülkesi", "Türk toprağı" falan da değil, Türkler'e gelene kadar kimleeer yaşadı Anadolu'da. Kürtler'in, ya da burada yaşayan herhangi bir etnik topluluğun, bu topraklar üzerinde en az Türkler kadar hakkı var. Türkler'in çoğunluk olması buranın "gerçek sahipleri" falan olduğu anlamına gelmiyor. Onu geçtim, alt tarafı toprak parçası yahu. İnsanların böyle maddi şeylere bu kadar bağlanmasını aklım almıyor. Milliyet kavramını hiç aklımın almadığını zaten biliyorsunuzdur beni sık okuyorsanız. Ne Türkiye Cumhuriyeti'ne, ne Türk olmaya, ne bayrağa, milli takıma, ne de benzeri diğer "milliyetçi" şeylere en ufak bir bağım yok. Milliyetçilik insanları koyun güder gibi rahat rahat güdebilmek için kullanılan bir araçtan başka bir şey değil. Türk olmaktan gurur duymuyorum, çünkü tesadüfen olduğum bir şeyle gurur duymak kahverengi gözlü olmamla gurur duymakla aynı mantık. Başardığım şeylerle gurur duyarım ben, ve bir millete mensup olarak doğmuş olmak bir başarı değil, hangi millet olursa olsun.

2- Milliyet kavramına sinir olmamın bir diğer nedeni de artık "milliyet" denen şeyin kalmamış olması. Bu ülkede kim "Türk" Allah aşkına? Kim 7 sülalesini araştırmış, aile ağacını yüzlerce yıl geriye takip etmiş de "Ben Türk'üm" diyebiliyor?

3- "Türk" ve "Kürt" kavramlarına inanıyor bile olsam, bir milliyetin diğerinden neden üstün olduğunu kimse bana açıklayamaz. Ya da neden bir insan grubunun kökeni farklı diye aynı ülkenin vatandaşı olduğu halde "Türk" olanlardan daha az hak sahibi olmasının 21. yüzyılda neden hala kabul edilebilir olduğunu.

Friday, 24 December 2010

gender trouble

Türkiye'de biriyle feminizm/cinsiyet rolleri kavgası yapmadığım bir gün geçmiyor gerçekten. Ülke sınırları içine adım atalı 24 saat geçmeden biriyle bu konuda tartışmaya girmesem olmazdı zaten. Gaydar türü üye olduğum bir sitede kızın teki günlerdir bana yavşama mesajları atmaktadır. Birkaç gün boyunca o bana "Naber" konseptli mesajlar atıp ben "İyi, sen?" modu geçiştirdikten sonra olaylar gelişir (tırnak içine aldığım kelimeleri sarkastik bir şekilde kullandığıma dikkat çekerim):

(Aklımdan geçenleri italikle parantez içinde yazıyorum.)

Kız: Burada çok erkek görünümlü kızlar var, ben hoşlanmıyorum.
Ben: Bana göre "erkek görünümlü" olmak problem değil ("Butch'lardan nefret ediyorum" modu gay kadınlar içten içe homofobikler. Birisi bana böyle bir laf etti mi muhtemelen zeka seviyesi olarak kendimden düşük biriyle muhatap olacağımı anlıyorum).
K: Erkek görünümlü kızlardan hoşlanıyorsun yani (Şu dediğimden bu sonuca ulaştın ya, her ne kadar önyargılı olmak istemesem de idiot olduğuna dair kanım gittikçe güçleniyor).
B: İnsanları "erkek görünümlü/kadın görünümlü" olarak ayırmıyorum.
K: Dış görünüm olarak ayırmaktan bahsetmiyorum aslında (erkek "görünümlü" derken dış görünüşten bahsetmiyorsan neyden bahsediyorsun?). Karakter olarak yakıştırmıyorum kızların erkek gibi maço ve kaba davranmalarını (Kadın dediğin "ladylike" davranmalı yani sana göre, kadınsı, kibar, nazik, falan filan olmalı. Ataerkil düzenin kadına yakıştırdığı gibi olmalı).
B: Maçoluğu kimsede sevmem ama kadınların "hanım hanımcık" olmasını beklemek anti-feminist geliyor bana (Aklımdan "Of, çok gerizekalısın" demek geliyor ama feminist damarımı bastırarak düşüncelerimi olabildiğince az kırıcı bir şekilde ifade etmeye çalışıyorum).
K: Her bayanın içinde bir hanımlık vardır zaten. Ama bazı kadınların içinde erkekler var. Ve erkekmiş gibi davranıyorlar. Ben buna karşıyım.
B: İçimde en ufak bir "hanımlık" yok. Ben de "erkek gibi", "kadın gibi" kavramlarına karşıyım.
K: Görünüşün öyle demiyor ama (buradan hanımlık derken kadınsı bir görünüşü değil bir davranış biçimi olan hanımlığı kastettiğimi ve o yüzden tırnak işareti kullandığımı anlamamış olduğunu anlıyoruz). Görünüşe aldanmamak lazım demek ki (e evet, yeni mi öğreniyorsun bunu?). Sen muhalefetsin sanki biraz sıradışı (senin gibi sabit düşünceli, feminizm düşmanı insanlara kıyasla sıradışıyım sanki biraz, evet).
B: Cinsiyet Çalışmaları okuyorum, o yüzden bu kadın-erkek rollerinin bu kadar sert olmasından nefret ediyorum. Bana göre kadınsı ya da erkeksi diye bir şey yoktur. Bir insan kaba ya da maço olabilir, bu onu erkeksi yapmaz, kabalık kişisel bir özelliktir, cinsiyete bağlı değildir.
K: Peki kadın olup erkek gibi görünmenin mantığı ne? (Bu lafından sonra umutsuz vaka olduğunu anlıyorum)
B: Kadın olup "kadın" görünmenin mantığı neyse o. İnsan kendini nasıl bir görünüşle ifade etmek istiyorsa öyle edebilir. Senin kadın gibi görünmeyi seçmen erkek gibi görünmeyi seçen bir kadından daha geçerli yapmaz bu kararını.
K: Ben kadın olarak yaratıldığım için kadın gibi görünüyorum (tam bir beyinsiz olduğuna dair ulaştığım kanının geri dönüşü olmayacağı kesinleşti, butchfobik olduğun kadar transfobiksin de görünen o ki). Bu benim seçimim değil yaradanın doğuştan verdiği bir yetenek (yaradan muhabbetine de girdin, ya, güldürdün beni; kadınsı görünüşün "yetenek" olması ayrıca, lol, bildiğiniz gülüyorum bu sırada söz konusu insana acıyarak). Neyse konuyu kapatsak iyi olacak(bence de).
B: ...

Dünyada gerçekten çok gereksiz insanlar var.

Çarşamba çıktığımda çocuğun teki "Christmas Cuma günü" falan türü bir laf etti bana. "Hayır" dedim, "Christmas Cumartesi". Israrla Cuma olduğunu iddia edip durdu. Bugün de Facebook'ta en az 4-5 insanın bugünden Christmas olarak bahsettiğini gördüm. Anladım ki insanlar Christmas'ı 24 Aralık zannediyorlar. Değil. Bugün Christmas Eve, Christmas yarın. 24'ünü nereden çıkardılar anlamadım.

Tuesday, 21 December 2010

let's dance to joy division, and celebrate the irony

Birkaç gün önceki post'larımdan birinde THY'den pek hoşlanmadığımdan bahsetmiştim. Hoşlanmama sebebim direk İzmir-Londra seferinin olmayışı, ülkenin milli havayolu olarak uygun fiyatlı olması gerektiği halde ülkedeki en pahalı havayolu olması (British Airways'den hep daha pahalı oluyor Londra seferleri), ve uluslararası uçuşlarda diğer havayollarının bilmemkaç katı para almasına rağmen bagaj limitinin diğer havayollarından daha az olması ve üstüne üstlük ekstra bagajlar için kilo başına 10 euro almasıydı. 2-3 yıl önce İngiltere'ye bir ekstra bavul götürmek istediğimde benden 475TL ekstra bagaj parası istedikleri (ve benim "Siktirin gidin, o paraya bir bilet daha alır bavulumu yanımdaki koltuğa oturtur kemerini de takarım" tepkisi verip bagajımı bırakmak zorunda kaldığım) günden beri THY'den özellikle hazzetmiyordum. Dolayısıyla bu post'umda şöyle demiştim:

Normal koşullar altında yarın öğleden sonra İstanbul uçağına binip oradan 23.50'de mi ne son İzmir uçağını yakalayacaktım. En ufak bir gecikme olursa (ki olmaması mümkün değil gibi) o uçak kaçıyor. Bir sonraki uçak sabah 7'de. Her şeyine sinir olduğum ve British Airways İzmir uçuşunu iptal etmiş olmasa asla tercih etmeyeceğim Türk Havayolları öyle bir durum halinde yolcularını bir otele bile yerleştirmeyecek kadar cimri tabii ki. İnsanların bütün gece bir şişe suyun 3TL'ye satıldığı bir havaalanında ne bok yemesini bekliyorlar bilmiyorum. Bana insanoğlunun bildiği her bankadan bir kredi kartı çıkartan anneme şükrediyorum ki öyle bir şey olması durumunda havaalanındaki bir sürü lounge'dan istediğime girebiliyorum. Bu da geceyi rahat rahat koltuklara yayılıp beleş yemek ve beleş sınırsız Jack Daniels eşliğinde beleş internete girerek geçirebileceğim anlamına geliyor. Umarım her şey yolunda gider ve buna gerek kalmaz.

THY hakkındaki tüm laflarımı geri alıyorum dünden sonra.

Facebook'umda varsanız bunları zaten biliyorsunuz, ama dün olaylar şöyle gelişti:

12.30 gibi evden çıktım 12.55 Heathrow Express trenine binmek üzere. Yerlerde kar vardı, ama o sırada yağmıyordu. 13.10'da Heathrow'daydım. Terminalime gittiğimde güvenlik görevlileri havaalanı binasına giriş kapılarında kol kola vererek barikat kurmuş, kimseyi içeri sokmuyorlardı. Cumartesi uçuşların çoğu iptal olduğundan ve Pazar havaalanı tamamen kapalı olduğundan o günlerde uçuşunu kaçıranlar da dün Heathrow'a akın etmişti; o yüzden içeride adım atacak yer olmadığından insanları içeri almıyorlarmış, sonradan fark ettiğime göre. Dışarıda nefeslerin buhar olarak çıktığı derecede buz gibi bir havada en az bir 300 kişi AKP'nin ekmek dağıttığı tipler gibi birbirini ittire ittire tıkış tepiş bekliyor ve içeri girebilmeye çalışıyordu. Ben de söz konusu kalabalığa dahil oldum. Tam o anda kar yağmaya başladı. Karın altında 1 saat 45 dakika donarak ve kırık ayak kemiğimin içine edilerek bekledikten sonra sonunda güvenlik görevlilerinden biriyle konuşabilecek kadar yakına ittirilmeyi başardım. Adama o gün iptal olmamış bir uçuşum olduğunu ve kaçırmak üzere olduğumu söyleyip e-bilet'imi gösterdiğimde beni içeri aldı. Check-in yaptırırken uçağın 1,5 saat gecikmeli olduğunu söylediler. Güvenlikten geçtim, Starbucks'ta kahve içerken karşıdaki Harrods mağazasında bir Marc by Marc Jacobs çanta gözüme çarptı. %40 indirimle £160'a düşmüştü, alsam mı diye düşündüm, ama haftaya Noel sonrası indirimlerde daha da düşeceğini bildiğimden almadım. Bu sırada 1,5 saat geldi ve geçti; ama hala uçağımdan haber yoktu. Sonunda uçak 3 saat gecikmeli olarak kalktı. THY'nin uçağı normalde bindiğim British Airways uçaklarından çok daha lükstü, koltuk aralığı normalin 2 katı falandı, yemekler süperdi (THY'nin dış hat yemeklerinden daha güzelini hiç bir havayolunda yemedim), şaraplar da o kadar fena değildi ki uçuş boyunca 3 küçük şişe içtim. Alkolden yanaklarım kızarmış bir şekilde İstanbul'a indim, koştura koştura İç Hatlar'a gittim. Alakasız olacak şimdi ama, İstanbul kadar büyük bir şehrin Atatürk kadar varoş bir havaalanı sahibi olması ne acı. Gerçekten, iç hatlar acınası durumda zaten de, dış hatlarda bile bir bok yok. Nerede Harrods'lı, Burberry'li, Mulberry'li, Tiffany & Co'lu Heathrow; nerede transit yolcularını bir görevliyle karşılayıp araçla transfer etmek yerine yarım saat tek başına iç hatlara yürüten Atatürk Havalimanı. Neyse, iç hatlar THY masasına ulaştığımda içinde olmam gereken son İzmir uçağı 1,5 saat önce kaçmıştı. Türk Havayolları görevlileri beni ve aynı durumda olan 10 kadar kişiyi daha Taksim'de son derece lüks bir otele götürüp hepsini kendileri karşıladılar. THY yolcuları için özel olarak sabahın 4 buçuğunda hazırlanan kahvaltıyı bile THY ödüyordu (binebilecekleri bir sonraki uçak 2 gün sonra olan bazı insanların 2 günlük oda ve tüm öğünlerini karşılıyorlardı). Sabah THY'nin gönderdiği bir arabayla havaalanına geldim, ilk İzmir uçağına bindim, ve neredeyse 24 saat süren bir yolculuktan sonra evime ulaştım.

Bu da böyle bir gündü.

Sonuç olarak THY'yi çok takdir ettim, kabus gibi bir günü daha dayanılabilir hale getirdiler.

Birisi Sözlük'te "Aynı şehirdeki 2 havaalanı (Stansted, Luton) arı gibi işlerken biri (Heathrow) tamamen kapalı" yazmış. Stansted ve Luton Londra'ya dahil değiller. "Aynı şehirde" falan değiller yani. Mesajla bunu belirtmek istedim yazara, ama üşendim.

Sunday, 19 December 2010

reach out and touch faith

Bazen günlerce yazmayıp yazdığım günlerde de bilmemkaç tane post yazma alışkanlığım oluştu. Ama Ricky Gervais'in ateizm ve din hakkındaki bu yazısını okuyunca paylaşmadan duramadım.

Kesinlikle okuyun. Kendimi ateistten çok agnostik olarak tanımlıyorum, ama yazıda bahsedilen her şeye kelimesi kelimesine katılıyorum.

Bir de yazı hakkındaki yorumlardan biri düşüncelerimi çok iyi ifade ediyor:

Religion was a clever invention to control the masses long before ideas such as democracy and government emerged. You religious zealots, think about this - there are thousands of religions and gods, and you just happened to pick the correct, one. What are the odds? Why does god create babies with horrible diseases? Why did he create cancer? Christians believe we all are descendants of Adam and Eve. Whom did their children marry and have children with?

Science does not have all the answers, but it is the best tool we have to try to answer life’s tough questions. If religion teaches us anything, it should be about the dangerous power of brain washing. As someone said, if 40 million people believe a foolish thing, it is still a foolish thing. As the author points out, leeches and blood-letting were also generally accepted practices not too long ago.

If god gave me a brain and I choose to use it for critical thinking, am I going to rot in hell?

Her türlü insanı çekici bulabilirim, gerçekten. Ne kadar toplumun "güzellik" anlayışına uymayan, benimle karakter ve yaşam biçimi olarak tamamen alakasız biri olursa olsun; birinden etkilenme olasılığım var. Ama kesinlikle siyasi ve dini görüşleri bana zıt bir insandan etkilenmem. Dine önem veren biriyle birlikte olma ihtimalim sıfır, sıfır ve sıfır. Ne kadar güzel olursa olsun, ne kadar çekici olursa olsun, ne kadar iyi anlaşıyor olursak olalım; dinin bir koyun gütme aracı olduğunu göremeyen biriyle yüzeyselden öteye giden bir alakam olamaz. Özellikle dinin ikinci sınıf insan yerine koyduğu kadınların ve cehennemde yanacağını iddia ettiği gay insanların neden dindar olduğunu aklım almıyor gerçekten.

flight attendant

Heathrow Havalimanı'nda Cuma'dan beri kar ve buzlanma nedeniyle uçuşların çoğu iptal ya da rötarlıydı. Dün kalkışlara baktığımda sabah 9'da kalkması gereken uçaklar akşam 7'de kalkacak görünüyordu (o da kalkabildilerse tabii).

Dün öğlen Amerika'ya gitmesi gereken bir sınıf arkadaşıma saatlerce havaalanında bekledikten sonra uçuşun iptal olduğu ve Salı'ya kadar hiç bir uçuşta yer olmadığı söylenmiş. THY'yi aradım, böyle bir durumda yeni uçuş planlanacağını söylediler.

Normal koşullar altında yarın öğleden sonra İstanbul uçağına binip oradan 23.50'de mi ne son İzmir uçağını yakalayacaktım. En ufak bir gecikme olursa (ki olmaması mümkün değil gibi) o uçak kaçıyor. Bir sonraki uçak sabah 7'de. Her şeyine sinir olduğum ve British Airways İzmir uçuşunu iptal etmiş olmasa asla tercih etmeyeceğim Türk Havayolları öyle bir durum halinde yolcularını bir otele bile yerleştirmeyecek kadar cimri tabii ki. İnsanların bütün gece bir şişe suyun 3TL'ye satıldığı bir havaalanında ne bok yemesini bekliyorlar bilmiyorum. Bana insanoğlunun bildiği her bankadan bir kredi kartı çıkartan anneme şükrediyorum ki öyle bir şey olması durumunda havaalanındaki bir sürü lounge'dan istediğime girebiliyorum. Bu da geceyi rahat rahat koltuklara yayılıp beleş yemek ve beleş sınırsız Jack Daniels eşliğinde beleş internete girerek geçirebileceğim anlamına geliyor. Umarım her şey yolunda gider ve buna gerek kalmaz.

Eğer havaalanında stuck isem yarın bu saatlerde bu şarkıyı söylüyor olacağım:

One day I'll fly free, in the airplanes
"Where's my seat?", "Where's my champagne?"

"I'm such a pretty boy"

Heaven knows the lengths I go
To please them everyday
They don't even notice when I'm down

"Such a pretty boy"

Hotels were closed
And the airport was clean
I was stranded alone
In my southwest dream


i'm not in love

Buz gibi, karlı bir Londra Pazar'ına bu şarkı çok yakışıyor.



Bu aralar en ufak bir aşk benzeri his sahibi olmayan bir insan olduğumdan şarkı ruh halime de uygun. Daha önce hep aşık olmak isterdim, aşık olmadıkça hayatın anlamı yokmuş gibi gelirdi, o yüzden karşıma çıkan ve beni heyecanlandıran herkese aşık olduğumu sanırdım. Şu anda unutamadığım, yokluğu yüzünden kendimi tamamlanmamış hissettiğim biri olmadığından hayatımda hiç aşık olmamış olduğumu fark ediyorum. Ve hayatımda ilk kez aşık-olmak-istiyorum ruh halinde olmadığım bir dönemdeyim. Ve mutluyum. Çünkü şu anda her şey olması gerektiği gibi.

I saw your picture hangin' on the back of my door
Won't give you my heart
No one lives there anymore
And we were lovers
Now we can't be friends
Fascination ends
Here we go again
Cause it's cold outside, when you coming home
Cause it's hot inside, isn't that enough

I'm not in love

We are not in love.

Saturday, 18 December 2010

i've never been an extrovert, but i'm still breathing

Birkaç hafta önce biriyle tanıştım. Kendisi muhtemelen dünya üzerindeki en extroverted insan. Buluştuğumuzda saat akşam 7'ydi. Bana sabah 11'den beri dışarıda olduğunu söyledi. "Çalışıyor falan mıydın" diye sordum, güldü ve "No, I was socialising" cevabını verdi. Sabah evden çıkmasıyla benimle buluşması arasında bilmemkaç farklı insanla bilmemkaç farklı şey yapmış. Sonra bana iPhone'undaki takvimi gösterdi. Önümüzdeki 2 ay boyunca 2-3 gün dışında her gün için sosyal bir planı vardı.

Bu sabah kira ödemek için evden çıktım, Londra'nın gayet merkezinde son derece busy bir yol üzerinde yaşamama rağmen bileklerime kadar kar vardı. Havaalanları falan kapalı, o derece. Akşam çıkma planım vardı, bu havada yorganıma sarılıp pizza ısmarlayıp nette vakit öldürmekten başka şey yapasım gelmediğinden büyük ihtimalle yalan olacak (Amazon'dan 2.84 pound'a aldığım But I'm a Cheerleader DVD'im geldi, onu izleyebilirim). Çıksaydım Oxford Street-Regent Street tarafına gidecektim, evime uzaklığı 15 dakika. Yukarıda bahsettiğim kız da bugün oraya gidecekmiş, onun evine uzaklığı 1 saat 15 dakika. İnsan nasıl üşenmez?? Gerçekten, bu havada sabahın köründe (hayatta sabahın köründe zorunlu olmayan sosyal bir plan yapmam, ki bu tamamen ayrı bir post konusu) bu karda kışta niye kalkıp o kadar yol gider bir insan "sosyalleşmek" için?

Ben bu extrovert takımını anlamıyorum gerçekten. Ben günde sosyal bir ortama dahil olmamı gerektiren 2'den fazla plan asla yapamıyorum, 2 plan bile beni ruhen o kadar yoruyor ki eve gelip en az 36 saat tek başıma olup şarj olma ihtiyacı duyuyorum. Mesela o gün okula derse gideceksem (sosyal plan #1) ve dersten sonra kütüphanede yapmam gereken şeyler varsa (sosyal plan #2) akşam dışarı çıkma planımı iptal etmek zorunda kalıyorum. İnsanların arasında o kadar uzun süre bulunmak beni fena strese sokuyor, pilimi bitiriyor cidden.

Sabah uyandıktan sonra ilk iş dışarı çıkmak da beni çok rahatsız ediyor mesela, eğer dersim erkense ve sabah uyanıp direk okula gidiyorsam çıkışta hemen eve gelmek istiyorum; başka şey yapasım gelmiyor. Uyandıktan sonra kendi kendime bir 3-4 saat geçirmeden "sosyal" olmak, insan arasına karışmak istemiyorum. O yüzden arkadaşlarıyla asla öğlen-öğleden sonra-akşam üstü saatlerinde buluşmayacak biriyim. Akşam 6-7'den önce sosyalleşmek istemiyorum!

O yüzden ben bu kız ve türevlerini anlayamıyorum.

she's empty and so beautiful, i'll keep her here with me

Karlı bir sabaha kafamda Jack Off Jill-Vivica çalarak uyandım. 15 yaşımdan beri dinlememiştim, nereden esti bilmiyorum.

Bugün Goldsmiths Sosyoloji fakültesinin (Gender Studies'in bağlı olduğu fakülte) dönem sonu partisi vardı. Yine biraz boğazım ağrımaya başladığından ve über bir sorumsuzluk örneği gösterip tüm araştırmamı son ana bıraktığımdan gitmeyip akşamı kütüphanede geçirdim.

Duyduğuma göre mekanda "Siz feministler niye böyle kadın hakları diye dır dır edip duruyorsunuz bilmiyorum, bence fazla bile hakkınız var" türü laflar eden bir idiot varmış. Bölümümüzün kızları topluca ağzına sıçmışlar, az bile yapmışlar. Bir de göt beyinli herif Sosyoloji master'ı yapmış bir insanmış. Yazıklar olsun gerçekten böyle insanlara, devletin onun gibileri okutmak için harcadığı paraya yazık. Hani okumamış insan böyle laflar etse cahilliğine verilebilir de, o kadar "eğitilmiş" bir insanın hiç bir bahanesi olamaz.

Yarattın bari takip et diyoruz böyleleri için.

Bir de fotosunu çekmişler idiotun:



Vivica dinleyin benim için..

Oh Vivica, I wish you well
I watch you burn in humid hell
No sleeping pills, no old tattoos
Will save you now

He'll never change, he's just too vague
He'll never say you're beautiful
Oh Vivica, I wish you well, I really do, I really do

The apple falls far from the tree
She's rotten and so beautiful
I'd like to keep her here with me
And tell her that she's beautiful
She takes the pills to fall asleep
And dreams that she's invisible
Tormented dreams she stays awake
Recalls when she was capable

She's empty and so beautiful
I'll keep her here with me

Thursday, 16 December 2010

live a simple life in a quiet town?

Londra'da yine kar yağıyor. Haftasonu da aralıksız yağacakmış. Pazartesi Türkiye'ye dönmem gerekiyor, lütfen Heathrow kapanmasın.

Salı akşamı dışarıdaydım, "Sen Cumartesi Klub Fukk'ta değil miydin" diye bir kız geldi yanıma. Konuştuk, telefonumu istedi, sabah uyandığımda "Pazar günü yemeğe çıkmak ister misin" diye mesaj atmıştı. Önce bana yemek pişirmeyi önerdi, ama tanımadığım birinin evine gitmek istemediğimden dışarıda buluşmamızın daha iyi olacağını söyledim. Pazar günü nehir kıyısında İtalyan yemeye gideceğiz. Is this a date, sevgili okuyucular? Emin olamadım.

İngiliz göçmen yasası 10 gün önce değişti. Normalde İngiliz üniversitelerinden mezun olanlara 2 yıllık bir iş bulma ve çalışma imkanı veriliyordu, o vize kaldırıldı. Ayrıca bundan sonra çalışma izni çooook zor verilecek, eskiden verilen insan sayısının 10'da biri falan alabilecek ancak.

Tezimi Eylül'de teslim ediyorum, öğrenci vizem de Ekim'de bitiyor. Diplomam/sonuçlarım Aralık gibi gelecek. Ama ben Londra'da nasıl iş bulacağım o zaman Türkiye'den? Bu çok sinirimi bozmaya başladı. Ne yapabilirim?

1- Laf olsun diye doktoraya başvurmayı planlıyorum. En kötü ihtimalle gitmem.

2- Amerika'nın LGBT-friendly birkaç büyük şehrinde ve Amsterdam'da iş ya da doktora olanaklarını araştırmaya başlayacağım.

3- Türk medya kuruluşlarının birinin Londra ofisinde ya da Londra'daki Türk Konsolosluğu'nda iş bulmama yardım edebilecek birileri var mı diye bakacağım bu gidişimde.

Günün birinde Türkiye'ye dönmek istiyorum, ama şimdi değil. Hem gay, hem poly, hem de kinky bir insan olarak Türkiye'de yaşayabileceğimi sanmıyorum şu anda; özellikle poly ve kinky bir yaşam tarzını yeni yeni keşfetmeye başlamışken. Türkiye bunların birine bile açık değil, üçü birden insanlara fazla gelir kesinlikle. Kimliğim hakkında asla birşey gizlemek istemiyorum potansiyel bir işverenden, bu da Türkiye'de iş bulma olasılığımı çok azaltıyor. Ayrıca sosyal hayatım ölecek Türkiye'ye gelirsem, bu bahsettiğim yaşam tarzlarının üçünü birden paylaşan bir mekan ya da arkadaş grubu bulmam imkansız orada. O yüzden en az 3-4 yıl daha "hayatımı yaşayabileceğim" bir ülkede olmak istiyorum, settling down ruh haline gelene kadar.

Mezun olduktan sonra ne yapabileceğim konusunda önerilere açığım.

Sunday, 12 December 2010

will you take the pain i will give to you, and will you return it

Şu postumda dün gece KF'e gitmek için buluşacağım Theresa'nın geçen hafta buluştuğum bir kızın eski sevgilisi çıktığından bahsetmiştim.

Geçen hafta buluştuğum kızla (GHBK) dün aramda geçen diyalog:

Ben: KF'e gidiyor musun akşam?
GHBK: Hayır, eski sevgilim gidiyormuş diye duydum, o yüzden gidemiyorum.
B: Umm, eski sevgilin şu şu nickli insan olabilir mi acaba? Bana adının Theresa olduğunu söylemiştin, ve ben akşam adı Theresa olan biriyle KF'e gidiyorum.
GHBK: Ohh jeeeeesus, evet o benim hayatımın aşkı (şimdiki zaman kullanımına dikkat). Sana iyi eğlenceler.
B: Sorun değil, değil mi?
GHBK: Hayır canım, saçmalama. Umarım iyi vakit geçirirsin.

Theresa ile akşam fazla iyi vakit geçirdik. Bir daha görüşeceğimizi sanmıyorum, pişman da değilim, ama GHBK olanları duyarsa pek hoşuna gitmez herhalde. Ve onu tekrar görmek istiyorum. Umarım birisi ona dün gece olanları yetiştirmez.

Saturday, 11 December 2010

i give in to sin, because you have to make life livable

Bugün kendimi durduramıyorum, 4. post'um oldu bu.

Bu aralar bu şarkıya yeniden taktım. Bu aralar hayatım Strangelove ile dolduğundan olabilir:



Bu şarkı tüm gender trouble sahibi insanlara ve fagette'lere gelsin:



Bu da bana adımı veren şarkı olarak Leni:

(Not: O kadar depresif ki 2-3 yılda bir dinliyorum.)



I kneel before her, beneath this frozen sky
Beneath her shoulder, beneath her evil eye
She towers over this male who is a fly
My sci-fi lullaby

I kneel before her, beneath this frozen sky
I beg below her, my limbs are paralyzed
She beats me harder than any kind of guy
My sci-fi lullaby

Cross my heart and hope to die.

PS. İlk ve son şarkıların ikisinin de BDSM temalı oluşuna dikkatinizi çekmek istedim.

Friday, 10 December 2010

it's a small, small world

666 post'um olmuş şu ana kadar.

Yarın akşam ilk ve son kez Klub Fukk'a gideceğim (çünkü kapanıyor). Nasıl bir mekan olduğunu adından anlayabilirsiniz.

Geçen Salı hipoglisemik olduğumda okulda Gaydar'dan tanıştığım çok güzel bir kızla buluştuğumu ve o halimle zar zor yanında durduğumu anlatmıştım birkaç post önce. Kız bana eski sevgilisi Theresa'dan bahsetmişti.

Klub Fukk'a ilk kez gideceğim için tek başıma gitmek istemedim, o yüzden üye olduğum bir forumdan giden insanlarla buluşup gideceğim. Buluşacağım kızı daha önce görmedim, o yüzden telefonunu verdi gelince aramam için. Adı ne tahmin edin: Theresa. Önce iki Theresa'nın aynı insan olabileceği aklıma gelmedi. Az önce Facebook'ta eventin sayfasına bakıyordum, Theresa diye birisi altına "Ben geliyorum, hatta yanımda birilerini de getiriyorum" modu bir şeyler yazmıştı. Profilini açtım, fotoğraflarına bakıyordum ki benim geçen haftaki kızla gayet sevgiliyken çekildikleri fotoları gördüm. İkisi gayet aynı insanmış yani.

Eğer yarın "Ne okuyorsun" türü bir muhabbet açılır da Goldsmiths dersem, o da "Aa benim ex'im de orada okuyor" cevabı verirse "Evet, geçen hafta onunla date'imiz vardı" desem komik olur, değil mi?

Londra nüfusu: 7,556,900. Bunların %10'u gay, gaylerin yarısı da kadın desek, eder 377,845. Bu kadar insan arasından kızcağızın eski sevgilisini bulma olasılığıma hayret ediyorum.

PS. Disneyland'den "It's a Small World" şarkısını bilenleriniz varsa şimdiden özür. Bu kadar günlerce kafaya takılan şarkı yok, biliyorum.

damn you all to hell

Sözlük sayesinde bu habere denk geldim.

Biri haberin sözlükteki başlığına şu entry'i girmiş:

"peki sorarım sana: senin fail-i meçhul birisinin çocuğu olduğunu kavramak için annenin cinsel organını mı kontrol etmemiz gerekiyor? kaç kişi girip çıkmış diye mi bakacağız?"

Evet, olay kelimelerle tarif edilemeyecek kadar rezil. Evet, bu adama edecek küfür bulamıyorum.

Ama bir insana küfür etmek için annesinin "orospu" olduğunu ima etmeyi de aklım almıyor. Adam böyle tiksinç bir şey yaptı diye suçlu annesi mi olmalı? Olan yine kadına oluyor, erkeğin yaptığı harekete "orospu çocukluğu" diyerek olayın sorumluluğunu ondan alıp anneye yüklüyor insanlar.

Bu aralar genel olarak edecek küfür bulamıyorum. Feminist olup küfür etmek zor iş gerçekten. İngiltere'de küfür ederken bitch, cunt, slut, bastard gibi küfürleri kullanamıyorum; kadını aşağılayan küfürler çünkü. O yüzden shit ve asshole küfürlerini tercih ediyorum bu aralar (daha yaratıcı ve gender-neutral küfürler biliyorsanız önerilere açığım). Fuck kelimesi artık ataerkil anlamını kaybettiğinden ve sadece erkeklerin yaptığı bir eylem olduğu inanışı sonunda (en azından benim kafamda) yok olduğundan onu da kullanmakta bir sakınca görmüyorum. Türkiye'de de aynı sebep yüzünden piç, orospu ve benzeri kelimelerle içinde am ya da anan geçen ifadeleri küfür olarak kullanmıyorum uzun süredir. Göt kafalı ya da beyinsiz uygun bir alternatif olabilir. Dediğim gibi, önerilere açığım.

anarchy in the uk

Dün Londra'da inanılmaz boyutta bir öğrenci ayaklanması vardı. Önceki protestolarda sadece küçük bir grup olay çıkarırken dün çoğunluk önüne gelen her şeyi ateşe verip parçalama modundaydı.

Aşağıdaki video akşam saatlerinde Parliament Square'den:



Polisin gayet durup dururken insanların üzerine saldırdığını görmektesiniz, Türk polisinde bile görmediğim derecede oha dedirten bir police brutality örneği.

Parliament Square'de bunlar olurken hemen yanındaki Maliye Binası'nın camlarını kırmaya başlamış insanlar. Aşağıdaki videoyu ev arkadaşımın arkadaşı çekmiş (ve çekerken parmağını kırmış). Videoda polis Maliye'ye girmeye çalışanları önlemek için kapıyı tutuyor:



Ben bunlar olup biterken Soho'da her zamanki gittiğim bara gitmeye çalışıyordum. Otobüs Oxford Street'e girdi, önce 5 dakikada 1 metre ilerleyen (abartmıyorum) bir trafik vardı, Oxford Circus'a yaklaştıkça iyice durdu. Önce trafik sıkışık diye durdu sandım, meğer protestocular o sırada Oxford Circus metrosunun dibindeki Regent Street'te Prens Charles'ın arabasını şişe yağmuruna tutmaktaymışlar.

Tamamen durmuş olan trafikte 1 saat (evet, hiç kımıldamadan 1 saat) bekledikten sonra otobüsün yanından yüzlerce kişilik bir protestocu kalabalığı geçmeye başladı, ardından da sürüyle polis. Otobüsün camlarını kırmaya falan çalışıyorlardı. Sonunda trafiğin yakın zamanda açılmayacağını anlayıp otobüsten indim, gideceğim yer 10 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Ama inince baktım ki, yolda en az 20 tane kocaman kamyonumsu polis aracı var, yüzlerce protestocu, önlerine gelen her şeyi yakıp yıkıyorlar. Gerçekten başıma bir şey gelecek diye korktum, o tarafa yürümeye cesaret edemediğimden 10 dakikalık yolu metroyla gittim. Londra metrosunda yer üstünden daha güvende hissettiğim ilk andı hayatımda.

Videonun 3. dakikasında gördüğünüz otobüslerden birinin içindeydim:



Sonuç olarak bu kadar protesto bir boka yaramadı. Bir sürü insan tutuklandı, daha bir sürü insanı daha tutuklayacaklar eminim.

Thursday, 9 December 2010

i predict a riot



Londra'da 10 Kasım'dan beri sürmekte olan öğrenci ayaklanmalarının en büyüğü bugün (eğitimdeki bütçe kesintisi ve okul ücretlerinin artırılmasıyla ilgili yasa tasarısı bugün oylanıyor). Olay hala devam etmekte olduğundan video bulamadım, ama insanlar sağı solu ateşe verip polisi molotof kokteyli yağmuruna tutuyorlarmış duyduğuma göre. En son ayaklanmada durup dururken kafasına polis copu yiyen ev arkadaşım da orada.

Okulumdaki dersler bugün iptal edildi. Tüm öğretmen ve öğrencilere bugünkü protestoya gitmeleri çağrısı yapılıyordu dün bölüm başkanı tarafından gönderilen emaillerde. Haftalardır derslerde protestolara gitmek isteyenlerin devamsızlığının kayda alınmayacağı, hatta dersi boşverip protestoya gitmemizin tercih edildiği söyleniyor hocalar tarafından.

Okullardaki işgaller sürüyor, bugün Goldsmiths'de kütüphane işgal edilmiş ve o kadar içine etmişler ki kütüphane temizlik için günün yarısında kapatılmak zorunda kalmış.

Protestoların oylamanın sonucunu değiştireceğini hiç sanmıyorum, ama eminim bu ileride oy kaybı olarak geri dönecektir (özellikle LibDem'lere).

Protestolara uzak bir yerde yaşamama rağmen akşam dışarı çıkmaya korkuyorum. Gideceğim yer olan Oxford Street protesto gruplarına pek yakın değil, ama yine de geçen sefer olaylar o tarafa taşmasın diye yollar kapatılmıştı.

i'm your man



Cumartesi gecesi Klub Fukk diye bir partiye gidiyorum. Giyecek uygun bir şeylerim olmadığından bugün bir arkadaşımla Harmony ve Ann Summers'a gittik. Ann Summers İngiltere'de bir sürü şubesi olan bir zincir, Harmony ise bildiğim kadarıyla sadece Soho'da var. İkisi de iç çamaşırı, seks oyuncakları ve türevlerini satan, ama ülkemin Tarlabaşı'na sıralanmış leş sex shop'larının aksine şehrin high street denilen en merkezi alışveriş caddelerinde bulunan son derece seviyeli yerler. İçerideki ortamın Topshop'tan farkı yok kısacası. Neyse, Harmony'e bakıp giysilerinin çoğunun 0 beden kürdan kadınlara hitap ettiğini gördükten sonra Ann Summers'a gittik. Siyah deri bir korse deneyip love handle'larımın hala gayet görünüyor olduğunu fark ettikten sonra her tarafımı süper toplayan aşağıdaki kırmızı korsede karar kıldım. Korsenin fiyatı: £50. İçime doldurduğu özgüven duygusu: Paha biçilemez.


Eve geldikten sonra korsenin altına giyecek bir şeyim olmadığını fark ettim. Yarın deri ya da PVC bir etek bulmak üzere yine Ann Summers'a yolum düşecek.

Ben normalde asla bu kadar vücudumu gösteren bir şeyle dışarı çıkacak cesareti kendimde bulamazdım. Ama son 1 ayda vücuduma bakışım çok değişti.

Son 2 yılda kullandığım antidepresanlar yüzünden inanılmaz derecede kilo aldım; bu hem kendime güvenimi sıfırlamış, hem de dolaylı olarak arkadaş çevremi/gittiğim mekanları tamamen değiştirmişti. Kilo almış olmak oturup saatlerce "Görünüşümden çok tiksiniyorum" diye ağlayacak kadar sinirimi bozuyordu (abartmıyorum), hatta bir ara sırf bu yüzden Türkiye'ye döndüğümde mümkün olduğu kadar az dışarı çıkıyordum, kimse beni bu halimle görmesin diye. Türkiye'de insanlar başkalarının dış görünüşüne çok çok fazla önem veriyorlar, "güzel" insanın "normal" kilodaki insan olduğuna dair inanç daha fazla, ve şirin giysilerin hepsi o bedene sahip insanlar için üretiliyor. İngiltere'de durum böyle değil. Son derece büyük bir bedenin stil sahibi giysiler bulabilmesi mümkün, mini bir elbiseyle sokağa çıksa bile kimse "Aa kadına bak bu kiloyla ne biçim giyinmiş" tepkisi vermiyor. Yine de ben bu Türk zihniyetini üstümden atamadığımdan kilomu fazlasıyla takıntı yapıyor ve kimsenin beni çekici bulabileceğine inanmıyordum. Bu konuda bir sürü insanla konuştum son 1 ay içinde, ve hepsinin tepkisi "Deli misin sen, saçmalama, çok güzelsin" oldu. Özellikle son zamanlarda dahil olmaya başladığım kinky ortamlarda her dışarı çıktığımda en az bir insandan ne kadar güzel göründüğüme dair bir iltifat alıyorum. Demek ki benim kendime bakışımla insanların bana bakışı çok farklı, ve ben kendimi ne kadar çekici bulunamaz görsem de beni çekici bulan birileri her zaman var. Bunu fark edip gerçekten buna inanmaya başladığımdan beri kendime güvenim yerine geldi. Hatta özgüven insanlara daha da çekici geliyor galiba ki bu "Kaç kilo olduğum umrumda değil, gayet güzelim" düşüncesini benimsediğimden beri dışarı çıktığımda daha çok iltifat alıyorum. Bundan sonra kilo vermek için salak saçma diyetlerle uğraşıp sinirimi bozmayacağım.

Wednesday, 8 December 2010

love each other so, androgynous

Geçenlerde Riot Cabaret'ye gittiğimden bahsetmiştim. Bu videoyu yapıp hayatımda en kötü çıktığım fotolardan birini de koymuşlar.



O eventi düzenleyen mekan olan Wotever'daydım dün gece. Mekandaki eski performansların videolarını gösteriyorlardı.

Embedlenemediğinden buraya koyamadım ama aşağıdaki linki *kesinlikle* izleyin:

http://www.youtube.com/watch?v=NnkwNrCCpxI

Tuesday, 7 December 2010

i drink to make other people interesting



"I feel sorry for people who don't drink. When they wake up in the morning, that's as good as they're going to feel all day."

Dean Martin

old fascinations



Geçen ay Doğu Londra'da ayda bir yapılan ve gay/bi kadınlara yönelik underground'umsu bir parti olan Twat Boutique'e gittiğimden bahsetmiştim. Bu ayki parti bu Perşembe idi, ve gitmeyi planlıyordum. Ama hem ben, hem de birlikte gideceğim arkadaşım hastalıktan yataktan çıkamaz durumda olduğumuzdan o iş yalan oldu. Az önce o geceki sürpriz DJ'in La Roux Elly olduğunu öğrendim. Yani odam kadar küçücük, DJ'le gayet muhabbete girebileceğiniz kadar samimi bir mekanda Elly hanfendiyi görme şansım böylece elimden kaçtı. Of. Ve of.

Bu arada Elly'nin gay olduğuna ısrarla inanmayanlar artık inanmışlardır herhalde.

straight is (not) great



Üyesi olduğum bir sitede birisi (kadın) kendisine abazanın tekinden gelen bir özel mesajı paylaşmıştı. Bahsetmeden duramadım gerçekten. Okuyunca nedenini anlayacaksınız:

"I see from your profile that you seem to be engaged in a relationship with another female. I see this all the time and it makes me sad because I know that you and also her have never found a real man that can hold your attention. Since lesbians don't exist and the relationships between the supposedly lesbian women are sexless I assume that you both do this for your protection or something? I'd like to talk further on this so here's my number xxx-xxx-xxxx. I'll anticipate your call soon."

Holy fuck gerçekten sevgili okuyucular. Hayattaki her türlü homofobik, beyinsiz lafı duyduğumu sanıyordum ama böylesini ilk kez görüyorum. "Lesbians don't exist and the relationships between the supposedly lesbian women are sexless"?! Lol. Bir de telefonunu vermiş gerzek herif, neyi tartışacaksa.

Dünyada ne idiotlar var yarabbim. Akıl fikir böylelerine.

Monday, 6 December 2010

breathe into my hands, i'll cup them like a glass to drink from

Çok, çok ilginç bir haftasonu geçirdim. Bu aralar görüştüğüm Hollandalı bir kız var, onunla But I'm a Cheerleader izlemek için BFI Southbank'e gittik. BFI Southbank British Film Institute'un (BFI) sinema ve kültür merkezi; vizyon filmlerinden çok genelde daha eski/sanatsal/"konsept" filmlere ve belgesellere yer veren, Thames nehri kıyısında bilmemkaç tane salonu, barı, restaurantı olan bir yer.

Söz konusu filmi ilk kez 3 yıl önce İstanbul'da Bağdat Caddesi evimde yaşarken netten indirip izlemiştim. O zamanlar yeni "coming out" dönemlerimdi, ve bu filmi hoşlandığım insanları eve çağırmak için "Gelsene film izleyelim" bahanesi olarak kullandığımı itiraf ediyorum (sağolsun But I'm a Cheerleader beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı). Dolayısıyla bir sürü insanla olan anılarıma dahil olmuş bir film, bana o insanları, o evi ve o dönemi hatırlatıyor. Filmi yıllar sonra cinsel yönelimiyle ilgili kafa karışıklığı çoktan yok olmuş, out and proud bir insan olarak Londra'da bir sinemada doğru düzgün bir görüntü kalitesiyle izlemek içimde garip bir his uyandırdı. O zamanlar geri gelmeyeceği için üzüldüm, çünkü o insanları, orayı ve o zamanı çok özlüyorum; ama şu anda geldiğim noktadan çok memnunum. Film benim hayatımdaki varoluş sebebine ulaşmış, benim için yapacağı şeyleri yapmış ve o yüzden artık hayatımdan çıkıp gitmiş gibi hissettim, bir daha izlemeyecekmişim gibi. Sırf bu hissi üzerimden atmak için şu anda Amazon'dan DVD'sini sipariş verdim, Türkiye'ye döndüğümde bütün arkadaşlarıma bu filmi izletme misyonuma devam edeceğim.

Videoyu 3. dakikadan sonra izleyin.



Filmden sonra BFI'daki restaurantlardan birine yemek yemeye gittik. Müthiş bir sıcak kokteyl menüsü vardı. Hava buzzz gibi olduğundan ve hala grip olduğumdan günlerdir alkol almak istiyor ama boğazımı ağrıtır diye alamıyordum, "Keşke şarap dışında sıcak alkol olsa" diye geçiyordu aklımdan. O yüzden o menüyü görmek beni çok mutlu etti, bir sürü sıcak viski içtim.


O sırada karşıda nehir kıyısına açılan kapının hemen yanında mini mini bir tarla faresi gördüm. Küçük parmağım boyunda, *inanılmaz* derecede tatlı bir şeydi. Kapının yakınlarındaki koltukların altında dolanıp karnını doyurmaya çalışıyordu. Biz 10 dakika boyunca onu izleyip "OMG it's adorable!!" modunda baktıktan sonra en yakındaki masadaki kadın fareyi fark edip "Aman Tanrım fare!" şeklinde ayağa fırladı. Bütün restaurantın olaya uyanmasının ardından garsonlar fareyi gözlerimizin önünde ezerek öldürdüler. Çok, çok iğrenç bir şeydi. Bir hamburgerle bir içkiye 60TL verilen bir mekanda fare görülmesinin nasıl bir izlenim bırakacağının farkındayım, ama kapı hayvancağızın dibindeydi, açıp dışarı kaçırabilirlerdi. Bu post bittikten sonra ilk iş mekanın yönetimine şikayet emaili atacağım.

Dün bütün günümü London Alternative Market'de geçirdim. LAM BDSM/fetish aksesuarlarının, giysilerinin vs. satıldığı, konuyla ilgili workshopların düzenlendiği ve sonrasında aldığınız oyuncakları deneyebildiğiniz bir gün. İlk kez gitmiştim, çok çok eğlendim. Param olmadığı için bir şey alamadım, ama workshoplar eğlenceliydi, ve sevdiğim arkadaşlarım vardı. Akşamın ilerleyen saatlerinde bir sürü spanking/flogging/whipping/cigarette burning ve türevi aktivite ile onlarca çıplak insan gördükten sonra gayet giyinik bir şekilde eve gitmeye hazırlanıyordum ki kendimi kırbaç workshop'unda buldum. Kırbaç kullanmayı öğreten adamın modeli gelememişti, ve bana model olmak isteyip istemediğimi sordu. Hayır, bir sürü insan arasında tanımadığım bir adam tarafından kırbaçlanmak istemiyordum. Yine de ilginç bir workshop'tu izlediğim kadarıyla, kırbaç şaklamasının silah sesi gibi insanın kulak zarını acıtır ve bir süre duymasını engeller derecede yüksek bir ses çıkardığını bilmiyordum.

Böyle de bir haftasonuydu.

2 haftadır devam eden gribim sonunda bitti.

Friday, 3 December 2010

but i'm a cheerleader

Bir zamanlar değer vermiş olduğum insanların "ortamcı" haline gelmesi kadar içimi acıtan çok az şey var. Bir şekilde uzaklaştığım eski yakın arkadaş ya da sevgililerin benden sonra ortam çocuğu haline gelmesi gerçekten bende hoş olmayan bir tat bırakıyor. Ben o insanların masumluklarını, samimiyetlerini, saflıklarını, kirletilmemişliklerini, dürüst ve açık oluşlarını sevmiş oluyorum çünkü; ve popülarite arayışı bunları yok ediyor. Kendilerinin ve çevrelerinin dış görünüşüne aşık, "partiledikçe" içi boşalan, onları eşsiz yapan parçalarını kaybetmiş insanlara dönüşüyorlar. En güzel yanlarını kaybettikleri için, ve bir daha asla sevmiş olduğum hallerine geri dönmeyecekleri için üzülüyorum (asla demeyeyim de, insanın bu ortam çocuğu zihniyetinden kurtulup aklının başına gelmesi 3-4 yılı buluyor).

Kendi ortam çocuğu günlerimden kalma bir film olan But I'm a Cheerleader yarın BFI'da gösterilecek. And I have a date :)



Thursday, 2 December 2010

taylor the latte boy



Uzun süredir blogumu okuyanlar varsa Starbucks'a bok atan insanlardan ne kadar nefret ettiğimi bilirler. Sözlük'te Starbucks başlığına bakıyordum, Starbucks'ı öven entry'ler hep kötülenmiş, Starbucks çok pahalı olduğu için eleştirilmiş ve gidenler "elitist, burjuva" vs. olmakla suçlanmışlar. Bunu gerçekten aklım almıyor. Türkiye'de Starbucks'ın fiyatları ne alemde bilmiyorum, uzun zamandır gitmedim, ama her gün (hatta bazen günde 2 kez) Starbucks'a gittiğim dönemden hatırladığıma göre Starbucks fiyatları herhangi bir cafede sikko bir üçü bir arada Nescafe'ye vereceğiniz fiyattan fazla değil.

İngiltere'de Starbucks en ucuza kahve içebileceğiniz yerlerden biri, fiyatlar Londra merkezinde herhangi bir cafede bir kahveye vereceğinizin yarısı. Üstelik Starbucks kartı aldığınızda (kartı ücretsiz alabiliyorsunuz) £1 karşılığında filtre kahve içebiliyor, içeceğinize beleş olarak şurup kattırabiliyor, bedava internete girebiliyor ve buna benzer bir sürü promosyondan yararlanabiliyorsunuz. Türkiye'de fiyatlar £1'un karşılığından daha yüksek kalıyor, evet, ama yine de öyle "ahh pis kapitalistler" diye inlenecek kadar değil. Ha öyle olsa ne olur, bunu da anlamıyorum. Kime ne kimin kahveye ne kadar para verdiğinden. Kedi ciğer diyorum inanmıyorsunuz, ama gerçekten öyle bir durum bu anti-Starbucks muhabbeti.

Gerçekten anti-McDonalds, anti-Starbucks, anti-Harvey Nichols, anti-bilmemne olan insanlar çok sinirime dokunuyor.



BTW, Starbucks'la ilgili yazılarımı aratınca karşıma bu çıktı, 1.5 yıl önce yazmışım. Zamanla her şey ne kadar değişiyor, nasıl eskiden çok sevmekten kalbimin sıkıştığı insanlar artık içimde hiç bir duygu uyandırmayan yabancılar haline geldiler, ne kadar hüzünlü.

Wednesday, 1 December 2010

in december drinking horchata



Bugün Brighton'da Vampire Weekend konserine gidiyor olmam gerekiyordu. Fena hasta olduğumdan ve bu havada Brighton'a gitmeye üşendiğimden gitmemeye karar vermiştim. Zaten kar ve raylarda buzlanma nedeniyle Brighton'a giden trenlerin çoğu ya iptal edilmiş ya da saatlerce gecikmeliymiş. Akşam 9'dan sonra tren olmayacakmış. Gitsem de dönemeyecek ve bu karda kışta sokakta kalacaktım kısacası.

Londra'da kar yağışı durdu. Ama bu gece yeniden başlaması ve Cumartesi fena yağması bekleniyormuş. Bu meteoroloji insanları tam gününü tutturamıyorlar (geçen Cumartesi yağacak demişlerdi, dün başladı) ama 2-3 gün şaşsa da tahminleri doğru çıkıyor.

Cuma'ya kadar evden çıkmayıp o zamana iyileşmeyi planlıyorum.

2 saat sonra gelen edit: Kar mı yağmur mu olduğunu anlayamadığım bir şey yağıyor. Hava -3 derece olduğuna göre kar olmalı. Yarın da karlı olacakmış BBC'ye göre. Pfh.

stop me, oh stop me

Bugün hayatımın en uzun günlerinden birini geçirdim. Son 2 gecedir hayatımda ilk kez öksürmekten uyuyamıyorum resmen (abartmıyorum). Öyle böyle değil yani, gerçekten 5 saniyede bir öksürür haldeyim. Geceleri daha da kötü oluyor, saatlerce yatakta dönerek geçiriyorum bütün geceyi. Dolayısıyla haftalardır öğlen 1 gibi uyanan bir insan olarak 3-4 saat uykuyla sabah 7'de uyanmak ağzıma sıçtı.

Yine bir öksürük kriziyle saati 8'e kurduğum halde 7'de uyandıktan sonra "Madem uyandım, bari kalkayım, geri uyursam bir daha uyanamam" diye düşünerek kalktım. Otobüste ve derste öksürüp durmamak için grip ilacı almak istiyordum, ama ilacı almak için tok olmam gerekiyordu; o yüzden Starbucks'a uğrayıp bir adet Gingerbread Latte eşliğinde hem karnımı doldurup hem de ekstra 1 saatimi geçirmeye karar verdim. Tam o sırada ev arkadaşım yanıma geldi ve heyecanla hemen camdan dışarı bakmamı söyledi. Bir baktım, gece kar yağmış, yerler bembeyaz. Ben yarım saat sonra hazırlanıp evden çıktığımda dışarısı bildiğiniz kar fırtınası modundaydı. Sabah 8'e doğru lapa lapa kocaman tanelerle yağmaya başlayan kar şu anda hala aynı hızla devam ediyor.

Neyse, okula geldim, dersime girip çıktım, 3 saatlik boşluğum vardı ve sunum hazırlamam gerekiyordu o sırada, sunuma başlamadan önce öğrenci birliği binasında bir şeyler yemeye karar verdim. Herkes öğrenci birliğindeki cafenin yemeklerinin süper olduğunu söyleyip duruyordu. Menüye bakmamla "Of vejetaryen burası" demem bir oldu, ama artık çok geç olduğundan bir adet peynirli omlet ısmarlamak zorunda kaldım. Cafenin aşırı gürültülü ortamına sinir olduğumdan mı (bağıra bağıra gülen, konuşan arkadaş gruplarını tekmeleyerek camdan dışarı uçurasım geliyor), yoksa bugünkü genel aksiliğimden mi bilmiyorum; aşırı iştahlı biri olmama rağmen omletin yarısını yemeden kalktım.

3 saat sonra seminerime girdim, sunumumu yaptım, Gaydar'da tanıştığım ve benimle aynı okulda okuduğunu öğrendiğim kızla buluşmaya gittim. Onu beklerken hafiften titremeye başladığımı ve birisi saçlarımı çekiyor gibi hissetmeye başladığımı fark ettim: hipoglisemi belirtileri. Geçsin diye bir kahve alıp içine hiç istemediğim halde bir sürü tatlandırıcı koydum. Beklediğimden *çok* daha güzel olan kıza kötü hissettiğimi çaktırmamaya çalışarak bir saat geçirdikten sonra o eve gitti, ben de arkadaşlarımla buluşmak üzere Piccadilly Circus'a doğru yola çıktım. Buz gibi havada kar altında 20 dakika bekledim ve sonunda otobüs geldi, tıkış tıkış bir 40 dakikadan sonra yolun yarısında bugün Londra'da yapılan öğrenci eyleminde çıkan olaylar yüzünden polisin gideceğim yeri trafiğe kapadığını ve otobüsün oraya gitmeyeceğini öğrendim, inmek zorunda kaldım. Yine kar altında hayatımda hiç gitmediğim bir yerdeki durağın tekinde buldum kendimi. Yine otobüs bekledim, fena trafik vardı, 20 dakikalık yol olan Oxford Street'e 40 dakikada falan geldi otobüs. İnip o fırtınada 15-20 dakika yürüdüm, sonunda gitmem gereken mekana ulaştım. Oturup bir bira ısmarladım, birden çok fenalaştığımı hissettim. Terleme, titreme, çarpıntı, huzursuzluk, baş dönmesi, mide bulantısı, bayılacak gibi hissetme vs. ne kadar hipoglisemi belirtisi varsa hepsi bir anda tüm gücüyle üstüme yüklendi. O sırada arkadaşlarım geldi, yanlarına gittim, tadından tiksine tiksine (hipoglisemik olunca her şeyin tadı tiksinç geliyor) bir cheesecake yedim şekerim yükselsin diye. Bir boka yaramadı. 1 saat durabildim en fazla, insanlar "Neyin var, kafan burada değil sanki" diye sorup duruyorlardı, konuşmadan önüme bakarak oturup duruyordum çünkü (hipoglisemik olunca kolay sinirlenebilen, suskun ve huzursuz bir insan haline geliyorum). 8 gibi kalkıp eve gelmeye karar verdim, oradan metroya nasıl yürüdüm, eve gelmeyi nasıl başardım bilmiyorum, ama nolur bayılmadan yatağıma ulaşayım diye düşündüğümü hatırlıyorum yol boyunca. Eve geldim, bir şeyler yedim (sabahtan beri yediğim ilk tam öğün), 4 saat geçti ancak kendime geldim şimdi.

Bu hipoglisemi muhabbeti 17-18 yaşlarındayken çok sık olurdu, hatta bir keresinde Kordon'da fenalaşıp yakındaki bir mekanın tuvaletine yüzümü yıkamaya gittiğim ve birden bayılıp o sırada kafamı lavaboya çarpıp kanattığım olmuştu. Ondan sonra hiç o kadar bayılma seviyesine gelen ciddi bir atak yaşamadım, hatta ufak çaplı bir şey de yaşamamıştım son 2 yıldır falan. Bugün kötü oluşumun nedeni çok büyük ihtimalle bütün gün bir şey yememiş olmamdı, ama bunun olduğu günlerin hepsinde Starbucks'a gidip çok çok şekerli bir şey içmiş olduğumu da fark ettim şu anda (normalde şekersiz Americano içerim). Onun etkisi var mıdır bilmiyorum, ama olsa anında olurdu herhalde, saatler sonra değil.

Note to self: Bir daha aç aç gezme bütün gün.

Monday, 29 November 2010

the unbearable lightness of being poly

Son 24 saat içinde 2 ayrı insanın Facebook duvarıma çok eşlilikle ilgili bir şeyler yazmasından sonra konuyla ilgili söylemek istediğim çok şey olduğunu fark ettim.

Çok eşlilik denince genelde insanların aklına birden fazla insanla evlenmek anlamına gelen polygamy kavramı geliyor. Benim çok eşlilik derken kastettiğim şey ise birden fazla insanla romantik bir ilişki yaşıyor olmak/"çıkıyor olmak" anlamına gelen polyamory.

about.com'da ikisinin arasındaki fark şöyle anlatılmış:

Polygamy is the term for having multiple spouses and is practiced in cultures worldwide. Polygamist groups getting the most press are heterosexual, religious-based, patriarchal, perceived and represented as cultish, and sometimes involve teen girls who are married to an older man who has more than one wife. Generally these women are not free to have sexual relationships with others. However, those represented in the news are not the only kinds of polygamists, and many polygamists disapprove of marrying young girls to older men. It is common for people living in polygamist relationships do so in secret because of fears relating to being involved in a practice that is seen as deviant.

Polyamory is usually not related to a religion and is unrelated to marriage, although some polyamorous people are married or have participated in commitment ceremonies with their partners. Polyamory means having multiple loving relationships, usually, but not always sexual. People in polyamorous relationships stress the importance of open communication and equal relationships between partners whether male or female.

Polygamy terimini ataerkil ve dini anlamlar taşıdığı için, ve evlilik karşıtı olduğum için sevmiyorum. Bu yüzden çok eşlilik dediğimde (hatta bundan sonra poly diye kısaltacağım) bahsettiğim şey polyamory.

Poly olmak bir sürü şey anlamına gelebilir: Birincil bir partner sahibi olup açıkça başkalarıyla cinsel ya da romantik anlamda birlikte olmak (open relationship diye tabir edilen şey), öncelikli bir partner sahibi olmayıp birden fazla insanla görüşüyor olmak, ya da bütün partnerlerin birlikte yaşadığı bir evin mensubu olmak vs.

Benim için poly olmak primary bir partner sahibi olmayıp birden fazla insanla "çıkıyor" olmak anlamına geliyor. Evet, bazılarına diğerlerinden daha çok ilgi duyuyorum, ama hiç biri benim "sevgilim" değil. Ve bu kesinlikle cinsellik üzerine kurulu bir şey değil. Her biriyle farklı deneyimler yaşıyorum. Biriyle genelde sinemaya gidip sonra bir şeyler yemek için buluşuyorsam biriyle oturup saatlerce dedikodu yapıyorum. Herkes karşısındakinin hayatında başkaları da olduğunu biliyor, ama kimse birbirini kıskanmıyor. Birlikte geçirilen zamanda herkesin ilgisi tamamen karşısındaki insanda oluyor çünkü.

Bu şekilde çok mutluyum. Eski, tek eşli ilişkilerime baktığımda ne kadar kısıtlanmış olduğumu görüyorum. Kısıtlanmış derken "Gözüm başkasına meşru olarak kayamıyordu"dan bahsetmiyorum, ama tek bir insanın bütün ihtiyaçlarımı karşılamasını beklemek çok mantıksızmış gerçekten. Mesela eskiden hep sevgilim benimle bazı şeyleri yapmak istemiyor diye üzülürdüm, bu ilişkimizi de etkiliyordu çünkü benim için önemli olan bazı şeyler onun umrunda olmadığından aramızdaki "paylaşım" tatmin edici olmuyordu. Poly olunduğunda bu problem ortadan kalkıyor.

Beni hem fiziksel, hem duygusal, hem ruhsal, hem de zihinsel açıdan tamamen tatmin edebilen biri olsaydı tek eşli olabilirdim; ama tek bir insandan tüm bunları beklemek bana gerçekçi gelmiyor.

Saturday, 27 November 2010

random london pics

Soho (A'nın neresi olduğunu bulmayı sizlere bırakıyorum)



Dalston Kingsland overground istastonu



Odamın manzarası (saat 16.10 ve hava kararıyor)



Kebab shop menüsü



GBk'in gurme hamburgerlerinden biri



Oyster (Kentkart, Akbil vs'nin Londra versiyonu) yükleme makinesi



Bu akşamlık da bu kadar.

we're slaves to the dj and out of control

Fena halde hastayım. Boğazım çok ağrıyor, burnum akıyor, sesim kısık ve öksürüp duruyorum. Dün bu kadar kötü değildim. O hasta halimle kar yağacağı uyarıları yapılırken bütün gece dışarıda buzlu viskileri ve sigaraları içip durmamın bugün ölü gibi uyanmam üzerinde etkisi olabilir.

Aslında o kadar çılgın bir gece geçirmeyi planlamamıştım. Her zamanki içme mekanım -siz D'nin çalıştığı mekan olarak biliyorsunuz- FirstOut'ta Gingerbeer'in (gay ve bi kadınlar için bir forum) bir buluşması vardı. Geleceğim deyip gelmeyenlere uyuz olunduğundan hiç çıkasım olmadığı halde gittim, 1-2 içki içer 20.30 gibi eve dönerim diye düşünüyordum.

FirstOut'ta Cuma geceleri fena kalabalık olduğu için insanlar genelde masaları tanımadıkları insanlarla paylaşmak ve onlarla tanışmak zorunda kalıyorlar, dün gece de aynen öyleydi. Masamızın diğer ucuna oturan ve sonradan Gingerbeer üyesi olduğunu öğrendiğimiz kadının yanına 5 dakikada bir yeni birileri geliyordu. 2 kişi oturduğumuz masa birkaç saat sonra 15 kişilik bir hale gelmişti kısacası. Herkes birbiriyle tanışıp kaynaştıktan ve alkol su gibi aktıktan sonra FirstOut'un kapanma saati geldi (İngiltere'de publar 11'de kapanmak zorunda). Çıkışta herkes ayda bir Soho'da bir mekanda gay ve bi kadınlar için yapılan Code diye bir partiye gidiyordu. Tam sarhoşluğumun doruk noktasında eve gitmek istemediğimden son derece karakter dışı bir şey yaparak ısrarlar sonucu ben de gitmeye karar verdim (normalde uzun zamandır club ortamlarında bulunmuyor ve 11-12'den sonra dışarıda pek olmuyorum).

Mekana girdiğimizde gördüğüm ilk insan akşamın erken saatlerinde FirstOut'ta yan masamda oturan kız oldu. Onu son birkaç aydır FirstOut'ta ve çeşitli Gingerbeer etkinliklerinde görüyor ve beğeniyordum. Neyse, kapıda ayaküstü "Aa ben seni daha önce gördüm" muhabbeti yaptıktan sonra o kendi arkadaşlarının yanına gitti. İçerisi yürünmeyecek derecede kalabalıktı ve ne tarafa bakılırsa bakılsın öpüşen çiftlerden başka bir şey görülmüyordu. Bu sırada yanımdaki 45 (ya da daha fazla) yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim kadın beni öpmek istediğini söyleyip bu isteğini gerçekleştirmeye koyuldu. Ben neye uğradığımı şaşırmış bir halde onu nasıl başımdan atacağımı düşünüyordum ki, kadın tuvalete gitmek üzere ortadan kayboldu. O sırada yanıma hoşlandığım kız geldi. O da sarhoştu sanırım, çünkü konuşurken bir eli elimi tutarken diğer eli sürekli kalçamdaydı. Kendisine önceki uzaktan bakışlarımda taş çatlasa benden 1-2 yaş büyük olduğunu düşünmüştüm, ama neredeyse 35 yaşında olduğunu söyledi. İnanamadım. Daha sonra bana içki almaya gitmek isteyip istemediğimi sordu. Diğer kadının gelmesinden korktuğumdan hemen kabul ettim. Kalabalığın arasında bara doğru gitmeye çalışırken birden beni kenara çekip öpmeye başladı. Bütün geceyi öyle geçirdik. Daha sonra dışarı sigara içmeye çıktığımızda (yani ona doğru düzgün bir ışık altında bakabilme fırsatım olduğunda) gerçekten de sandığımdan büyük olduğunu ve yüzünün çillerle kaplı olduğunu fark ettim. Çillere çok fena zaafım var. Ona onu tekrar görmek istediğimi söyledim, ama ayık kafayla bir daha görüşmek isteyeceğini sanmıyorum.

Normalde hayatımda böyle şeyler olmuyor.

Bu polyamory olayına fena sarmış durumdayım. Salı biriyle, Perşembe başka biriyle, Cumartesi daha başka biriyle randevum var. Tek eşlilikle insanlar niye kendilerini kısıtlıyorlar bilmiyorum.

Thursday, 25 November 2010

stay in school, cause it's the best

Bugün sözlük sayesinde "Üniversiteli kızın barda ne işi var" başlıklı bir habere geldim. Haber diyor ki:

Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürü Hasan Albayrak devlet yurtlarına saat 21.00 olan giriş saati uygulamasını savunarak çok konuşulacak bir değerlendirme yaptı.

O yaşta kız çocuğunun başı boş sokakta dolaşmasını doğru bulmadığını söyleyen Albayrak, “O saatte çarşı pazar da açık değil, bara da gitmesin. Hem kız çocuğunun barda ne işi var” diye sordu.

Albayrak özellikle büyük şehirlerde tartışma konusu olan kız öğrenciler için giriş saatinin 21.00 olmasına yönelik eleştirilerin hatırlatılması üzerine şunları söyledi:

”O saatte neresi açık. Çarşı Pazar kapalı. Bara da gitmesin. İçki sigara zararlı zaten. Yurtlarda kalan öğrencilerimizin yüzde 96-97’si dersleriyle ilgileniyor. Tiyatroya sinemaya gitmelerine veya bir kursa katılmalarına engel yok. Gittiklerinde bunu gösteren belgeleri ibraz ettikleri taktirde hiçbir sorun yaşanmıyor. Hem 17 yaşında kız çocuğunun o saatte dışarıda kalması doğru mu? Ben o saatte kız çocuğunun başı boş sokakta dolaşmasını doğru bulmuyorum. Tiyatroya sinemaya gitsin, bar başka bir şeydir. Hem erken saatte yurda girince ders çalışmaya başlıyorlar. Biz de bu giriş saati uygulaması ile onları ders çalışmaya yönlendirmiş oluyoruz."



Ne diyeceğimi bilemedim cidden bir an.

Devlet yurtlarına giriş saatinin kızlar için 21.00 olduğunu bilmiyordum, yazık vallahi. Erkekler için giriş saati falan yok tabii. Erkek adam istediğini yapar çünkü.

Türkiye'deki yurt deneyimim Yeditepe Üniversitesi'nin yurtlarında geçirdiğim 3 aydan ibaret. Kaldığım sırada yurda giriş saati haftaiçi 24.00, haftasonu 01.00 idi (haftaiçi 23.00, haftasonu 00.00 idi ve itirazlar yüzünden sonradan birer saat uzatılmıştı yanlış hatırlamıyorsam). Yine de isteyen önceden haber verip geç gelebiliyor ya da hiç gelmeyebiliyordu ("Bilmemne konserine gideceğim" uydurmasıyla gece 3'te döndüğümü ya da var olmayan teyzemde kalacağımı iddia ederek başkalarının evinde kaldığımı hatırlıyorum çok kez). O sırada 17 yaşımı dolduralı birkaç ay olmuştu, İzmir'deki ailemle yaşarken hiç "Şu saatte evde ol" muhabbeti yapılmazdı, istediğim saatte istediğim şekilde (sarhoş vs) girip çıkardım eve, ve hiç bir laf edilmezdi. O yüzden bu geceyarısında yurda dönme, girişte sarhoş görünmemeye çalışma ve özellikle yurda alkol sokmama muhabbeti çok canımı sıkıyordu; bu duruma en fazla 3 ay katlanabildim ve eve çıktım zaten.

Bu giriş saatinin 21.00 olmasını aklım almıyor bile yani.

Genel müdür bir insanın açık açık bu kadar prehistorik zihniyette bir açıklama yapmasını hiç aklım almıyor hatta.

Kendisine laflar hazırladım:

- "9'dan sonra çarşı pazar kapalı zaten" diye bir şey yok. Bağdat Caddesi'ndeki Topshop'un o saatte gayet açık olduğunu hatırlıyorum mesela.

- Çarşı pazar kapalı olsa ne olur, o saatten sonra dışarıda olan herkes bara mı gidiyor?

- Hadi bara gitseler ne olur, bu "Erkek bara tabii gidecek, ama kız gidince orospu olduğunu ima edelim" türü zihniyetler benim cidden midemi bulandırıyor. Az önce yediğim pizzayı kusasım geliyor. 14 yaşımdan beri gururla düzenli olarak barlarda zaman geçiriyorum, geçireceğim de.

- Siz o giriş saatini koydunuz diye insanlar bara gidemez mi sanıyorsunuz? Hayatımda eve giriş saati sahibi olduğum son dönemler olan 14 yaşımdan hatırlıyorum ki, insan öğlen dışarı çıkıp bütün gün içip hoşuna giden insanlarla öpüşüp takılıp gayet akşam yemeği saatinde odasına dönmüş olabiliyor.

- Öğrencilerin %97'si ders çalışıyormuş yurtlarda, erken dönünce ders çalışmak zorunda kalıyorlarmış. Benim bildiğim yurtlarda öğrencilerin %97'si internette zaman öldürür, geri kalanı ders çalışır.

Bunları belirttikten sonra size İngiltere'deki yurt deneyimimden bahsetmek istiyorum. Buradaki ilk senemde yurtta kaldım. Okuduğum üniversitenin içinde 10 tane pub'ı ve 3000 kişilik gece klübü olan oha boyutta bir kampüsü vardı. Derslerden sonra, ders saatini beklerken ve ders çalışırken içerdi insanlar; hocalar ders sonrası discussion'ları okulun pub'larında yapar ve öğrencileriyle birlikte içerlerdi hatta. Daha sonra yurtta kalan ve aşırı sarhoş olanlar karanlıkta tek başlarına dönmesinler diye okulun güvenliği tarafından kapılarının önüne kadar bırakılırdı. Yurtlar zaten çok çılgın partilerin mekanıydı, her gece ya kendi evimizde ya da yan evlerden birinde mutlaka geç saatlere kadar süren bir parti olurdu. Mutfağında ağzına kadar alkol dolu bir dolap bulunmayan bir eve rastlamak mümkün değildi. Giriş çıkış saati diye bir şey ya da öyle şeyleri kontrol eden güvenlik görevlileri zaten yoktu, isteyen istediği saatte istediği halde (sarhoş, kafası güzel, sevgilisiyle birlikte vs.) gelirdi. Tüm bu parti ortamına rağmen herkes sabah tüm ciddiyetiyle dersine gider, ödevini yapar, derslerini geçerdi.

Üniversite anaokulu değil, o yaşa gelmiş insanlara karışılmamalı. 18 yaşını dolduranlar kız-erkek istediği saatte girip çıksın, 18 altı olanlar da ailelerinin yurda bildirdiği saatte gelsinler. Bu kadar basit. 21.00 nedir ya?!

Monday, 22 November 2010

you're a needy girl, i can tell when i look in your big brown eyes

Bugünlerde sıkıntıdan bütün zamanımı online dating sitesi OkCupid'deki testlerle geçiriyorum. Siteye üye olduğum 2 hafta içerisinde tanıdığıma hiç beklemediğim kadar sevindiğim insanlarla tanıştım, eşleştirme sistemleri oha derecesinde iyi çalışıyor (tek istisna bana Feminist Theory sınıfımdaki en uyuz olduğum kızlardan birini %80 bilmemne match olarak göstermesi).

Bugün siteden oldukça ilginç bir mail aldım:


Hayır, uydurmuyorum gerçekten.

Ve Google'dan edindiğim bilgilere göre bu mail'i herkese göndermiyorlarmış.

Kendimi çirkin hissettiğim bugünlerde bunu görmek beni çok mutlu etti.

Buna bakarken OkCupid'in sitedeki gay ve straight kullanıcılar arasındaki farklarla ilgili araştırmasına denk geldim (data kullanıcıların testlerdeki sorulara verdikleri cevaplar yoluyla toplanmış), çok ilginç şeyler var:

    straight women's same-sex desires:
  • 1 in 3 straight women has hooked up with another woman.
  • and of those who haven't, over 1 in 4 would like to.

Hmm.

Friday, 19 November 2010

i ♥ being single. so there.

Bugün sinir olduğum birçok şey var.

1- Feminist Theory dersimde Black Feminism'di bugünün konusu. Dersten sonraki tartışmada sınıfımızda ırk ya da milliyet farklılıklarının tartışmalara farklı bakış açıları katıp katmadığı konuşuluyordu. Bunu "Beyaz dışındaki bir ırka ya da İngiliz dışındaki bir millete mensup olanlar daha feministtirler" olarak anlayan fazlasıyla beyaz ve İngiliz bir kız "Feminist olmak için siyah olmak gerekmez, siyahi bir kadın benim bulunamayacağım nasıl bir katkıda bulunabilir bu tartışmaya" gibi bir laf etti. Kendisinin gerizekalı olduğunu düşünen tek ben değildim sanırım. Zaten koca sınıfta söylediğine katılan bir tane insan çıkmadı, karşı çıktı insanlar.

Kız daha sonra "Ben siyah-beyaz farkılığı diye bir şey olmamalı demeye çalışmıştım" falan diye kıvırdı. Bu tür muhabbetlere sinir oluyorum. Yok "Siyahla beyaz arasındaki farkı iyice derinleştiriyorsunuz" da bilmemne. Siyah ve beyaz olmak farklı, bu hayatın bir gerçeği. Farklı derken biri birinden daha iyi anlamında söylemiyorum, siyah insanların deneyimleriyle beyaz insanların deneyimleri aynı değil. Hayatı aynı şekilde yaşamıyorlar. Beyaz bir insan ne kadar ırkçılık karşıtı olursa olsun siyah bir insanın ne tür engellerle karşılaştığını, ne şekilde büyüdüğünü bilemez. Bir erkek ne kadar feminist olursa olsun hayatı bir kadın olarak deneyimlemediğinden feminizmle ilgili duruşu bir kadınınkinden farklıdır (erkekler feminist olamaz'cılardan bahsetmeye üşendim şu an).

2- Eski sevgilime sinir oldum. Onda olan en sevdiğim DVD'lerimi ve eşyalarımın bir kısmını yollamadığından bahsetmiş miydim bilmiyorum. En son buna sinir olmuştum. Sonra geçen gün Vampire Weekend biletimin eline geçtiğini ve bana yollayacağını söyleyen bir mesaj attı bana. Mesajın üzerinden 10 gün geçti, posta onun yaşadığı yerden Londra'ya 1 günde ulaşıyor, ama bilet hala ortada yok. Önceki gün mesaj attım "Göndermeye zaman buldun mu diye merak ettim" gibi gayet kibar bir şekilde, BBM üzerinden konuştuğumuzdan mesajı okuduğunu görebiliyorum, ama cevap gelmedi. Demek ki bileti yollamamıştı ve dün yolladı ki bilet bugün elime geçti. İnsan alt tarafı bir mektup yollamayı 10 gün nasıl geciktirir bilmiyorum da, bir haber verir en azından. Onu geçtim, kendisine atılan mesaja cevap verir "Kusura bakma unuttum, yollarım yarın" şeklinde. Ondaki bazı eşyalarımı almam için birkaç kez mesajlaştık ayrıldığımızdan beri, beni aylarca aldatıp bunu Facebook üzerinden söyleme mallığını yapan kendisi olmasına rağmen sanki ben bir bok yemişim gibi tersleyip duruyor beni sürekli. O da değil, Facebook'ta "Ay yeni sevgilime çok aşığım da, evde beni bekliyor yatağımda da vs vs" konseptli şeyler yazıp duruyor durumuna benim göreceğimi bile bile. Hem suçlu hem güçlü olmak deniyor buna kısacası. Ya da neredeyse 30 yaşına gelip 6 yaşındaki çocukların bile sahip olduğu görgü ve medeniyet seviyesine ulaşamamış olmak deniyor. Ben geçen gün Facebook'uma yazdığım "I love being single" türü şeyi bile ona kabalık olmasın diye sildim 10 dakika sonra, bu yaşımda ondan çok daha uygar bir insanım görünen o ki. Yazık.

3- Dün akşam çok çok içtim. Onun üstüne eve gelip Seroquel içince sabah nasıl bir zombi olarak uyandığımı tahmin bile edemezsiniz. 9 saat uyuduğum halde kendimi yataktan zor çıkardım, gün boyunca 5 dakikadan fazla oturduğum her yerde uyukladım. Dolayısıyla bu akşam dışarı çıkma planlarım yalan oldu (yine de bir azimle çıkayım dedim, ama Tottenham Court Road'a giden otobüsüm yarı yolda terminate edince ve yenisi gelmeyince bunu bir işaret olarak algılayıp yarı yoldan eve geldim). Eğer çıkmış olsaydım üyesi olduğum bir forumun buluşmalarından birine gidecektim. Eve gelince "Üzgünüm ben gelemeyeceğim bu akşam" yazdım buluşmanın başlığına, biraz önce gördüm ki buluşmayı düzenleyen hanımefendi geleceğini söyleyen bazı insanlar gelmekten vazgeçti diye çok sinirlenmiş. "Öf sinir misin" falan diye düşündüm bir an, "sen buluşmanı düzenlersin, gelen gelir, gelmeyen gelmez, ne biliyorsun gelemeyenler neden gelemedi?". Böyle bilmeden konuşan insanlara uyuz oluyorum, sanki milletin işi gücü yok da hayattaki tek amacı forum buluşmalarına gitmek.

Bugün ne biçim bir yermiş bu dünya.

it left me hungry too many times



Uykusuzluğum fena hallere gelmiş durumda. Deliler gibi Jack Daniels içsem bile 4-5'ten önce uyuyamıyorum. Yarın dersim var, uyumam gerek. Bu gece 2 yıldır ilk kez Seroquel aldım uyuyabilmek için. Yarım saatte sızdırması lazım normalde şu anda aldığım dozun, 15 dakika geçti ve henüz tık yok. Hadi bakalım.

Günlerdir baya hoşlandığım biri vardı, bana mesaj atmış bugün. Oh yes.

Diğer hoşlandığım insan, bugün seni tesadüfen gördüm cidden, I'm not stalking you. Ve sana çok umursamaz cevaplar verdim yanıma konuşmaya geldiğinde, ama umursamadığımdan değil, senden o kadar hoşlanıyorum ki yanında morona dönüşüyorum, diyecek laf bulamıyorum, ondan.

Wednesday, 17 November 2010

play me sideways, it don't matter

Lip Service'in son bölümü dün yayınlandı. Sevdiğim diziler bitmesin istediğim için son bölümleri izlememe huyum var (Xena'nın son 3-4 bölümünü aylarca izlememiştim bitmesin diye, The L Word finalini de izlememek için bütün bahanelerim bitince izledim), yine aynen öyle yaptım. Son bölümü hala izlemedim, sondan öncekini de 1 hafta gecikmeli olarak şimdi izledim. Bu kadar eğlenceli başlayıp bu kadar depresif biten bir bölüm daha olamazdı.

Zaten sabahtan beri kapalı hava yüzünden alacakaranlıkta olan Londra'da hava kararmak üzere (ve saat daha 4). Uyanalı 3 saat bile olmamışken havanın kararmasının dünyadaki en depresif şey olduğunu bir kez daha vurguluyorum. Buna bir de bölüm sonunda çalan şarkı eklenince insanın kendine depresyonlardan depresyon beğenesi geliyor.



Bu benim depresyonumdan sonra antidepresan kullanmadan ve yalnız başıma (sevgilisiz) geçirdiğim ilk kışım. Arkadaşlarım var, kendimi çok yalnız hissetmiyorum, ama yine o karanlığa çekilecek olsam bunu fark edecek kadar sık görüştüğüm birileri yok. Biraz korkutucu, ama bir daha kendimi ruhen o kadar alçak bir noktada bulmamaya kararlıyım.

Tez konumu cinselliğin neden reklam stratejisi olarak kullanıldığı ve neden sattığı olarak belirlediğimi önceki post'larımdan birindeki yorumlarda söylemiştim, bu hafta tez outline'ımı hazırlamam gerekiyor. Yarın, Cuma ve Cumartesi akşamları dışarıda olacağımdan o iş bugün bitse süper olacak.

Yarın akşam GB forumlarından birileriyle D'nin çalıştığı yere gideceğim. Cuma sabah okula gidip outline'ımı vermem ve Theories of the Culture Industry dersimin notlarını almam lazım, sonra da dersim var. Okuldan sonra yine D'nin çalıştığı mekanda aynı forumdan farklı insanlarla buluşmaya gideceğim. 1-2 saat orada takıldıktan sonra başka bir siteden insanlarla yine Soho'da başka bir LGBT mekana gideceğim. Cumartesi öğleden sonra LSE'de (mekandan emin değilim) transfobi karşıtı bir buluşma var, akşam da bir BDSM sitesinin buluşmasına gidiyorum. Bu hafta en az 4 farklı siteden tanıdığım insanlarla olacağım yani. Bir an hayatımın ne kadar internet üzerinden yürüdüğünü fark ettim.

don't let it end



Ne zaman gecelerin insanlığına bürünsem uyuyamadığım gecelerde aklıma hep bu şarkı gelir. "Keşke uyuyabilsem" diye düşünerek dinlerim. Keşke uyuyabilsem, ama ilaçla uyumak istemiyorum. Uyku ilacıyla uyuyunca ertesi gün bütün gün uyuyup sersem gibi uyanıyorum çünkü.

Bütün yaz boyunca evde boş oturuyor olduğum halde 1'de uyuyup 10'da kalkmayı alışkanlık haline getirdikten sonra gayet ironik bir şekilde okulun en yoğunlaştığı dönemde yine bütün gece oturur hale geldim. Ama bu kez önceki gece insanı dönemlerimin aksine bütün gün uyumuyorum, 12 gibi uyanıyorum en geç. Uyku saatlerim azaldı yani, ama eksikliğini hissetmiyorum. 9 saatten az uyuyunca bütün gün oturduğu yerde uyuyakalan biri olarak bu benim için çok alışılmadık bir durum.

Geçen gün Dide'yle konuşuyorduk ayrılığın bir yordamı olmalı mı diye, evet, kesinlikle olmalı. Ben birinden ayrılırken (gerçi hayatımda hiç birinden ayrılmadım denebilir bir kişi dışında) ASLA gerçek nedeni söyleyebilecek bir insan değilim. Asla "Ben bilmemkaç aydır seni aldatıyordum zaten, başkasına aşık oldum, ayrılalım" türü muhabbetler yapılmamalı diye düşünüyorum; "İlişkimiz süresini doldurdu, ayrılmak istiyorum" demek en doğrusu ayrılırken. Sevgilisini başkası için terk ediyorsa bile nezaketen yeni ilişkisini göz önünde olmayan bir şekilde yaşamalı bir süre insan. Vicdan ve görgü sahibi birisi öyle yapar yani en azından.

Aldatmadığım sevgili sayısını bir elimle sayabilirim, ama bir kez bile yakalanmadım (eski sevgililerimin burayı okumadığını bildiğimden bunu yazıyorum). En kötü kavgalarda bile, hatta "Seni aylardır aldatıyorum, kusura bakma" lafını duyduktan sonra bile "E ben de seni aldatıyordum zaten" gibi bir şey söylemedim. Eğer bir ilişki bitirilmek isteniyorsa, mümkün olduğu kadar zararsız bir şekilde beyaz yalanlarla bitirilmesi gerektiğine inanıyorum. Böyle her kirli çarşafı nasıl olsa ilişki bitti diye ortaya dökmek gereksiz drama/sıkıntı/sinir/kalp kırıklığından başka bir şey yaratmıyor.

Evet, ayrılıkların bir yolu yordamı olmalı.

Bu aralar polyamory kavramına merak sarmış durumdayım. Kendimi kıskanma ve sahiplenme potansiyeli çok olan bir insan olarak gördüğümden böyle bir şey yapamam diye düşünürdüm hep, ama en son kıskanma/sahiplenme belirtimin üzerinden neredeyse 3 yıl geçtiği için şu anda poly bir yaşam tarzının bana göre olabileceğini düşünüyorum. Tek eşlilik zaten yapmakta zorlandığım bir şeydi, bir daha asla kendimi aldatma/aldatılma durumunda bulup stres olmak istemiyorum. Ve şu anda tek bir insanla birlikte olabileceğimi sanmıyorum. O yüzden gizli gizli yapacağıma aleni olsun istiyorum bu sefer. Poly insanlarla konuşmaya başladım deneyimleri hakkında. Hadi bakalım.

Tuesday, 16 November 2010

hipster-hating



Tumblr'da yukarıdaki fotoyu gördükten sonra bir süredir aklımda olan bir şeyden bahsetmek istedim: Hipster kitle fena halde sinirime dokunuyor.

Hipster'lık günlerini 20'li yaşlara gelmesiyle arkasında bırakmış bir insan olarak benden yaşça büyük bir sürü insanın "Çok farklıyım" adı altında üniforma gibi aynılaşmış bir halde geziyor olmasını çok garipsiyorum. İnsanların "stil sahibi" oldukları için kendilerini üstün görmelerini, dış görünüşün bir tür "başarı" halini almasını ve dolayısıyla baba parası yiyen işsiz güçsüz tiplerin görünüşleriyle sosyal statü sahibi olma çabalarını daha da garipsiyorum.

Geçen gün Shoreditch'in mainstream'leşmesiyle Londra'nın yeni hipster semti haline gelen Dalston'daydım. Soho'dan otobüsle giderken Central London'dan Doğu Londra'ya geçmeye başladığını gayet kolay anlayabiliyor insan sokaktaki tiplere bakarak: Gözleri bozuk olmadığı halde Wayfarer ya da türevi gözlükler takan, çocuk reyonundan alınma daracık kotlar giyen, saçlarının yarısı kazınmış yarısı uzun bu pek entel insanlar Doğu Londra'da metrekare başına 30 tane düşüyorlar.

Türkiye'de de bu kadar rahatsız edici olmasa da bu nüfus mevcut. Facebook listem 20'li yaşlarında olmalarına rağmen parantez bıyık ya da at hırsızı sakalı bırakma salgınına yakalanmış bir kitleyle doldu. Türkiye'ye döndüğümde çantamda bir traş makinesi ile dışarı çıkıp bu gençlerin aklını başına getiresim geliyor: Gerçekten sakalsız/bıyıksız çok daha yakışıklıydınız.