Saturday, 14 December 2013

vroulidia

Dün Murat'ın öldüğünü öğrendiğimden beri çok sarsılmış durumdayım. Akşam kafamdaki rahatsız edici düşüncelerden sonra geç saatlere kadar uyuyamadım, sonunda uykuya dalabildiğimde de sabaha kadar kabus gördüm.

Sabah telefon alarmım beni uyandırdığında Sakız Adası'nın en güney ucundaki Vroulidia plajındaydım. Annem ve teyzemler birlikte tatile gitmiştik, ama nedense ada terk edilmiş görünüyordu. Plaja inip oturduğumuzda şnorkelimi evde unuttuğumu fark edişim, bunun beni uyanık kafayla tarif edemeyeceğim kadar sinir edişi ve denize gireceğim anda gördüğüm korkunç su canlıları zaten başından beri bir acayiplik hissi taşıyan rüyamı tam bir kabusa dönüştürdü.

Vroulidia dünyadaki en sevdiğim yerdir. Ne zaman bir şeye canım sıkılsa orada olduğumu hayal ederim. Kindle kılıfımın cebinde taşıdığım Vroulidia kartpostalı bana güç verir. Benim için huzur ve moral kaynağı olan bir yerin rüyamda böyle rahatsız edici hisler uyandırması sabah sabah sinirlerimi bozdu baya.

:(


Friday, 13 December 2013

bye for now

İşten keyfim yerinde bir şekilde eve gelip bilgisayarımı açtığım gibi Fadime Ayvalıtaş'ın aramızdan ayrıldığını öğrendim. İçim acıdı. Facebook feed'imde biraz daha aşağı indikten sonra İzmir'de lise yıllarımda Alsancak'taki arkadaş çevremden tanıdığım birinin ölüm haberini gördüm. Yaklaşık 40 gün önce mide kanseri teşhisi konduktan sonra çok genç bir yaşta hayata veda etmiş bugün.

Arkadaşım değildi,  yıllarca sağda solda karşıma çıkmasına ve zaman zaman aynı arkadaş ortamında bulunmamıza rağmen en fazla 3-4 kere selamlaşmışızdır herhalde. O zamanlar hiç hazzetmediğim insanlar listesinde üst sıralarda bulunan biriyle yakın arkadaş olduğundan belki, o karşılaşmalarımızda da hep bana soğuk davrandığı izlenimini edinmiştim. Ya da belki iyi tanımadığı herkese öyleydi, bilemiyorum. Ama yine de ölümüne çok üzüldüm. Kimse bu yaşta, bu kadar aniden ölmemeli.

Huzur içinde yatsın.

Wednesday, 11 December 2013

blue has become the warmest colour

Cumartesi günü Blue is the Warmest Colour'ı dördüncü kez izledim.

Bu Pazar beşinci kez izlemeyi çok ciddi olarak düşünüyorum.

Hala her sabah işe giderken iPod'umda filmin soundtrack'i çalıyor. Başka şey dinleyesim gelmiyor. Bu filmi izlediğimden beri başka film beğenemiyorum.

Filmi izlemiş olan arkadaşlarımla hala oturup uzun uzun filmi tartışabiliyoruz ilk izlememizin üzerinden neredeyse iki ay geçmiş olmasına rağmen.

Blue is the Warmest Colour dövmemi nereye yaptırsam düşüncesi günlerdir kafamdan çıkmıyor.

Gerçekten psikolojim bozuldu, kafayı yedim. Filmdeki gibi çılgınca aşık olasım var. Karakter olarak pek sevmediğim biri de olsa kendimi Adele sanmaya başlıyorum bazen ciddi ciddi.

Bu film gerçekten hayatımı değiştirdi. İzlediğimden beri ne sinemaya, ne hayata, ne de kendime bakışım eskisi gibi.







Sunday, 1 December 2013

psyche revived by cupid's kiss

Geçtiğimiz 15 yıl boyunca belki bir 20-25 kere Paris'e gitmiş olmama rağmen nedense Louvre Müzesi'ne hiç uğramamıştım. Bunun ardındaki mantık (şu anda düşündüğümde çok saçma geliyor ama) o boyutta bir müzeyi kısa sürede gezemeyeceğimi bildiğimden teşebbüs bile etmemekti.

Önceki hafta en son Paris'e gidişimde tren saatim gelene kadar boş bir günüm vardı, Louvre'a gitmeye karar verdim. İyi ki de gitmişim. Hem müzedeki eserler, hem de binanın kendisi ve atmosfer beni tamamen büyüledi. Şu ana kadar gittiğim hiçbir müzeyle kıyaslanamaz güzellikte, sanattan en anlamayan insanın bile ruhuna dokunacak bir yer. 

Maalesef bir günde Louvre'un tadını çıkarmak mümkün değil tabii, bir ay boyunca açık olduğu her dakikayı orada geçirseniz ancak tüm eserlere hak ettikleri ilgiyi gösterebilirsiniz. O bir günde görebildiklerim arasında beni en çok etkileyen Psyche Revided by Cupid's Kiss heykeli oldu. Aşk Tanrısı Cupid'in cansız Psyche'yi ("ruh") bir öpücükle uyandırdığı anı gösteren heykel, özellikle Blue is the Warmest Colour'un etkisiyle deli gibi aşık olası gelen beni düşüncelere sürükledi.



Vizemin bitiyor olması, iş durumumun sallantıda oluşu gibi sebepler yüzünden bu aralar anlatamayacağım kadar stres altında hissediyorum. Sosyal hayatım neredeyse yok oldu ve aylardır eğlenmeye çıkmadım, yine de haftasonlarım yapılması gereken ve hafta boyunca birikmiş olan ufak tefek işlerle meşgul geçiyor, bir dakika olsun durup nefes alacak fırsatım olmuyor. Durup bir kendime gelmek, içime dert olan her şeyin sesini bir süreliğine susturup kafa dinlemek, beynimdeki sessizliğin tadını çıkarabilmek istiyorum. 

Katedral ya da müze gibi yerler insanın ruhunu dinlemesi ve düşüncelere dalması için birebir. Ama Londra'da bedava girilen bir katedral yok, evimin dibindeki British Museum'un ise maalesef her bir metrekaresi turist kaynıyor. Louvre'daki gibi ücra, boş bir oda bulup oturamıyorsunuz.

Evet, kendime kafa dinleme mekanı bulmam gerek. Eskiden Southbank'e gidiyor ve oturup nehri, turistleri izliyordum, ama artık evime uzak kaldı.

Saturday, 30 November 2013

sort de ma vie

Bugün Blue is the Warmest Colour'u üçüncü kez izledim. İşim gücüm olmasa haftaiçi gidip bir daha izleyeceğim, obsesifliğim görülmemiş noktalara ulaştı. Her anı ezberlemek, her sahnenin içine girmek, Adele'in aklından geçen her şeyi içimde hissetmek istiyorum.

Aklımda filmde Adele'in Emma'yı ilk kez gördüğü sahnede ve kapanış sahnesinde duyulan, adının hang drum olduğunu öğrendiğim enstrümanın o hüzünlü melodisi dönüp duruyor.

Bu film beni neden bu kadar fena salladı diye düşündüm bugün, ve şu anda filmin sonunda Adele'in olduğu yerin biraz ilerisinde olduğunu fark ettim karakter gelişimi olarak. Erkeklerle ruhuma hiçbir zaman dokunamayan ilişkiler sonrası "Hayatımda büyük bir boşluk var, ama eksik olan ne bilmiyorum" diye düşünmeye başladığım zamanlar hayatıma giren bir kızla inişi de çıkışı de aşırı olan bir ilişkiye bodoslama dalma; o yaşta o kadar yoğun duyguları kaldıramayan ruhumun kısa devre yapması ve bunun sonucunda o ilişkinin sonuçlanmadan bitmesi; yıllar ve bir sürü sevgili sonra ben hala o insanı her düşündüğümde içim bir fena olurken onun başkalarıyla gayet mutlu bir şekilde hayatını devam ettiriyor olmasını görmek ve bunu sinir bozucu da olsa kabullenmek gibi Adele'in filmde yaşadığı tüm evrelerden geçtim.

Adele'in bu kadar zor kendine gelmesinin (hatta pek de gelememesinin) sebebi Emma'nın kendisi miydi, yoksa "ilk" oluşu muydu bilmiyorum. Aynı şekilde ben de bu bahsettiğim insana mı, onun "ilk" oluşunun sembolizmine mi, yoksa "nostaljik" olanın her zaman daha kıymetli oluşuna mı takıldım, bilemiyorum. Ondan sonra bana daha yoğun şeyler hissettiren sevgililer oldu, ama ilklere her zaman daha bir nostaljik gözlüklerle bakılıyor galiba.

Wednesday, 27 November 2013

i follow you, deep sea baby

Geçen hafta gösterime giren Blue is the Warmest Colour'ı Pazar günü yeniden izledim. Hem bu kez çizgi romanı okumuş olmanın etkisiyle, hem de ikinci kez izleyince fark ettiğim bir sürü minik detayla film beni ilkinden de fazla vurdu. Chapter 2 kısmını gözyaşlarımı zor tutarak izledikten sonra sinema çıkışı eve gitmeye hazır hissedemedim kendimi. Birlikte gittiğim arkadaşıma "Ben bu halde tek başıma eve gidersem fena olacağım" deme ihtiyacı duydum, buz gibi havaya rağmen kısmen kendimize gelene kadar sinemanın önünde oturduk.

Bu haftasonu yine sinemaya giderek filmi üçüncü kez izlemek istiyorum, ama yalnız izleyip sonra yine evimin yalnızlığına dönecek gücü (özellikle de hava 3.45 gibi kararırken) bulabileceğime emin değilim. Bu film hem bana, hem de çevremdeki insanlara o kadar dokundu ki, Londra Film Festivali'nde 1,5 ay kadar önce ilk izleyişimizden beri manyaklar gibi aralıksız bir biçimde "Şu dergideki şu yazıyı gördün mü, bilmem kimin film analizini okudun mu" muhabbeti yapar olduk. Adele o kadar içime işledi ki, bazen gün içinde kendimi onu düşünürken, iyi olup olmadığını merak ederken buluyorum. Sabahları işe yürürken kafamda "I Follow Rivers" çalıyor, Adele'in her şey boka sarmadan önce doğum gününde dertsiz, tasasız bir şekilde dans ettiği sahneyi hatırlıyorum.

Keşke "gerçek hayat" diye bir şey olmasa, bu filmi hayatım boyunca sabah akşam izleyebilsem.

Tuesday, 26 November 2013

rolleyes

İngiltere'de yaşayan Türk ve gay kız arkadaşlarımla aramızda haftada bir falan mutlaka *rolleyes* efekti eşliğinde "Türkiye lezbiyenleri işte kızım, naparsın" şeklinde bir muhabbet geçiyor. Gerçekten Türkiye lezbiyenlerinin çok büyük kısmı bir acayip, ya da bu acayiplik belki hetero kadınlarda da var, bilemiyorum. Ama Türkiye gay ortamlarına altı yıl önce adımımı attığımdan beri dikkat ettim ki kadınların çoğunda inanılmaz bir (bu ifadeyi kullanmak istemezdim ama) "kezbanlık" var. Tanıştıktan 10 dakika sonra "Başka hiçbir kadınla konuşma, hayatında sadece ben olmalıyım" türü maço tavırlar içine gireni mi ararsın, ilk görüşte "hayatımın aşkığğğğ" diye yapışanı mı ararsın, kavga dövüş ilişkilere "aşk" diyen gurursuzları mı ararsın, ayda bir Facebook'ta sevgilisinin soyadını alanı mı ararsın, her türlü sorunlu insan var. Ve maalesef bunlar Türkiye lezbiyen ortamının çoğunluğunu oluşturuyor.

İnsanlar neden doğru düzgün tanımadıkları kadınlara bu kadar bağlanıyor ve neden bu kadar sahipleniciler, emin değilim. Belki ülkede potansiyel sevgili sayısı sınırlı olduğundan her ellerine geçirdiklerine yapışıyorlar. Belki öyle büyük bir aşık olma isteği hissediyorlar ki, kendilerini ancak böyle abartılı davranışlarda bulunarak kandırabiliyor ve "aşık olduklarına" inandırabiliyorlar. Belki sadece özgüvensizlik, kendini değersiz görme. Ya da belki kültürel bir şey - birine bağlanma aşamasına gelene kadar birden fazla insanla görüşme ("dating") işi Türk kültüründe pek yer bulan bir şey değil, daha dereyi görmeden paçayı sıvıyor ve sonra da can havliyle kendini suya atıyor herkes.

Ben de zamanında böyle miydim diye düşünüyorum da, ergenliğim bitti biteli bu tür mağara kadını tavırlarda olduğumu hatırlamıyorum. Nedir bu aşırı sahipleniciliğin, aceleciliğin sebebi? Bu duruma getirebileceği bir açıklaması olan varsa lütfen paylaşsın.

Friday, 15 November 2013

something borrowed, something blue

Blue is the Warmest Colour takıntım son gaz devam ediyor. Bugün arkadaşlarımla evimin hemen karşısındaki gay kitapevindeki kitaplara bakarken filmin uyarlandığı çizgi romana denk geldim - hem de imzalıydı! Yazarın (çizer?) geçen hafta evimin dibine gelmiş olmasından haberim olmaması sinir bozucu, ama yine de çok sevindim.





**

En son işyerimdeki kontratım olaylı bir şekilde sona erdiğinden beri harıl harıl iş arıyorum. Hiçbir şeyi kaçırmamak için her gün mutlaka belli başlı siteleri kontrol edip bulduğum her şeye başvuruyorum. Yakın zamanda iki görüşmeye gittim. İlkinden pek memnun kalmadım, zaten çok istediğim bir iş değildi. İşe alınmadığıma ne şaşırdım, ne de üzüldüm. Pazartesi görüşmeye gittiğim yerin olmasını ise çok istiyordum, üstelik görüşmem süper geçti. Ve görüşmemi yapan kadınla aramızda çok iyi bir elektrik vardı. Buna rağmen dün işi alamadığımı öğrendiğimde çok üzüldüm ve çok şaşırdım - öyle mükemmel bir görüşme performansıyla bile işin bana teklif edilmesine yetmiyorsa bu iş nasıl olacak?

Bugün sabah arkadaşlarımla Starbucks'ta kahve içmek için buluştuğumuzda tam ben bundan bahsederken telefonum çaldı - Pazartesi görüşmemi yapan kadın. Bana aynı rolü kısa süreli olarak önermek istediklerini söyledi. Normalde kısa süreli bir şey düşünmüyordum ama evde boş oturmaktan sıkıldığım için ve maaşı çok yüksek olduğu için kabul ettim. Bir ay orada çalışıp o sırada iş arıyor olacağım.

**

Bir önceki Paris ziyaretimin üzerinden 1 ay geçmeden yarın yine Paris'te olacağım. Ayağımdaki kemik yine çatladı galiba, 10 dakika zor yürüyebilir durumda olduğum için Disneyland planım iptal oldu :(

Saturday, 26 October 2013

less unkind

Salı akşamı Londra'ya yeni taşınan bir tanıdığımı zaman zaman gittiğim ama uzun süredir uğramamış olduğum bir mekana götürdüm. Gideceğimiz gün Facebook'ta o akşamın Malta gecesi olduğunu görüp "Ne alaka" tepkisi vermiş, sıkıntıdan öleceğimizi düşünmüştüm. O yüzden gecenin sonunda sahnede bu kadınla karşılaşmak tam bir sürpriz oldu:



Videonun kalitesi çok iyi değil, ama mükemmel bir şarkı - canlı dinlemek gerçekten tüylerimi diken diken eden bir deneyimdi. Salıdan beri nakarat bölümü kafamda dönüp duruyor.

Onun dışında Maltaca'nın Arapça kökenli bir dil olduğunu öğrenmiş oldum.

Monday, 21 October 2013

blue is the warmest colour

Cannes'da Palme d'Or aldığından beri Blue is the Warmest Colour ( La Vie d'Adèle – Chapitres 1 & 2) filmini daha önce benzeri görülmemiş bir heyecanla bekliyordum. Sonunda perşembe akşamı Londra Film Festivali kapsamında filmi izleme fırsatı buldum. Hem filmin bana hissettirdiklerini ancak sindirebildiğim için, hem de hakkını vermek istediğim için bu post'u ancak yazabiliyorum.

Hayır, vazgeçtim, filmin bende uyandırdığı hisleri hala tamamen anlamlandırabilmiş değilim, ama aklımdan geçenleri yazıya dökmeyi denemek istiyorum.

Yönetmen Abdellatif Kechiche olağanüstü bir şey yaratmış; ilk aşkın ne kadar muhteşem ve insana hayat veren bir şey olduğunu, ama bitişinin de bir o kadar harap edici olduğunu bize Adèle'in gözlerinden aktarmış. Filmin çoğunluğu boyunca karakterlerin yüzlerine yakın çekimde olan kamera sayesinde Adèle'in tüm hislerini (aşık olma anı, mutluluk, utanç, tutku, şefkat, korku, acı, hüzün, yalnızlık) kendi içimde hissettim. Kendi cinsel yönelimimle barışma sürecimi, o sürecin başlangıcında gülümseyişi filmdeki Emma'nın aynısı olan ilk kız arkadaşımla filmde olduğu gibi bir trafik ışığında tanıştığımız ve ilk görüşte aşık olduğum anı hatırladım. Adèle gibi kendimi bulma, yetişkinliğe adım atma çabası içinde yaptığım hatalarla o ilk aşkın içine edişim, aşık olduğum insanın bana tekmeyi basışı ve yine Adèle gibi gecenin bir yarısı sokaklarda salya sümük ağlaya ağlaya gezişlerim gözümün önüne geldi.

Üç saat inanılmaz hızlı geçti, film bittiğinde içimde uyanan melankoli hala gitmedi. Çok, çok etkilendim. Uzun zamandır bu kadar derin hissetmediğim özlemleri içimde uyandırdı bu film. İlk aşkımı, bana Emma'nın filmde Adèle'e baktığı gibi bakan birinin varlığını özledim. Tarif edemiyorum ama ben konuşurken havadan sudan bile konuşuyor olsam dünyanın en ilginç şeyinden bahsediyormuşum gibi şefkat dolu bir gülümsemeyle dinleyen birisinin varlığını özledim.

Bu filmin o kadar üstesinden gelemedim ki, festival boyunca daha sonra iki kez daha gittiğim Curzon Mayfair'de diğer filmlere konsantre olmak yerine Adèle'in hikayesini düşünüp nostaljiye kapılmak gibi garip davranışlar içine girdim. Sanki bir parçamı bu filmi izlediğim sırada oturduğum sinema koltuğunda bırakmışım gibi.

 

Sanırım bu filmin favori filmler listemde direk bir numaraya oturduğunu söylememe gerek yok.

nothing to worry about

UYARI: Bu çok fena "ranty" bir yazı olacak.

Geçen ay 1 yıla yakın süredir yapmakta olduğum iş için yakın zamanda müdürüm olarak işe başlayan adam tarafından ilan verildiğinden ve bunun kendimi değersiz hissettirdiğinden bahsetmiştim. O post'u yazmamdan sonra Silik Adam şeklinde isimlendirmeyi layık gördüğüm müdürüm tam bir empati yoksunluğu göstererek bana bahsi geçen iş ilanını web sitemizde, Facebook ve Twitter sayfalarımızda falan promote ettirdi. Benim hislerimi düşünerek nezakaten bunları kendinin yapmamasına, bana yaptırmasına ayrı sinirim bozuldu.

Sekiz günlük, enerjimi tamamen bitiren ve grip olarak döndüğüm Kopenhag ve Berlin iş gezisinden bir gün sonra ilana başvuranların mülakatları vardı. O gün yorgun ve hastaydım, kafamı bulandıran grip ilaçları alıyordum ve ben ofiste çalışmaya çalışırken mülakata gelen diğer insanları görüp her şey normalmiş gibi davranmak zorunda olmanın awkward'lığı vardı; dolayısıyla mülakatta bazı sorularda beynim durdu ve söylemek istediğim şeyleri söyleyemedim. "Olsun, nasıl olsa beni ve iyi iş yaptığımı biliyorlar, mülakatta söyleyememiş olsam da doğru cevapları bildiğimi biliyorlar" diye düşündüm. Bunlar olurken ilana başvuranlardan birinin mülakatının diğerlerinden iki gün sonra yapılacağını öğrendim. Hasta olduğumu ve daha yeni Londra'ya döndüğümü, hazırlanacak zamanımın olmadığını bilmesine rağmen Silik Adam'ın bana da iki gün sonra görüşmeye gelme şansı tanımamasına kızdım.

Pazartesi günü işe gittim, mülakata çağrılan son kişiyle görüşüldü. Yarım saat sonra Silik Adam beni çağırarak damdan düşer gibi, suratında salak bir sırıtışla "Başkasını işe almaya karar verdik ama yarın sana geri bildirim vermeye hazırız" dedi. Onun bu empati yoksunu ve duygusuz tavrı işe alındığından beri kendisiyle aramda oluşan negatif enerjinin son noktası oldu ve kontratımın sonuna kadar kalmak istemediğimi, o hafta işi bırakmak istediğimi söyledim.

Benim kontratımdan erken çıkmak gibi alışılmadık bir istekte bulunmam sonucu İnsan Kaynakları işin içine girdi. İK'dan sorumlu kadın beni toplantıya çağırdı ve neden böyle bir şey istediğimi sordu. Silik Adam'ın bana böyle bir haberi damdan düşer bir şekilde verdiğini ve büyük kısmını tuvalette ağlaya ağlaya geçirdiğim o gün boyunca bir kez olsun "İyi misin" diye sormadığını, o bir metre ötemde otururken hiçbir şey olmamış gibi çalışmaya devam etmemin imkansız hale geldiğini söyledim. Silik Adam'la karakter uyumsuzluğu yaşadığımı, beyin ve inisiyatif gerektiren bütün işlerimi elimden alarak kendisinin üstlendiğini, iki aydır bana "ayak işi" tabir edebileceğimiz saçma sapan işleri yaptırdığını anlattım. Kendimi kanıtlayabileceğim işlerin hepsini benden almasaydı mülakatta takılıp kalmam o kadar önemli olmazdı diye düşünüyorum ve bana sadece web sitesini ve sosyal medya hesaplarımızı update etme, newsletter gönderme gibi kısmen önemsiz işleri layık gören bir adamın beni "müdür" başlıklı bir role alacak kadar ciddiye almamış olmasına şaşırmıyorum. O yüzden bu recruitment muhabbetinin objektif bir şekilde yapıldığına inanmıyorum (özellikle diğer başvuranların özgeçmişlerini gördükten sonra). Belki de bana yapmamı söylediği şeylerin bazılarını "Hayır, bence bu öyle değil böyle olmalı" diyerek yapmadığım, her dediğini kendi fikirleri olmayan bir subordinate gibi uygulamadığım için Silik Adam'ın beni o rolde en başından beri istemediğini düşünüyorum.

Ben bunlardan bahsedince olay daha yukarı taşındı, bu hafta CEO ile görüşerek bunların hepsini teker teker anlatacağım. Silik Adam'a da nasıl yönetici olunacağı ve insanlarla nasıl iletişim kuracağı konusunda eğitim verilecek. Kontratımın kalan iki haftasını evden çalışarak tamamlayacağım.

Tüm bu olanlara birkaç gün çok sinirim bozulmuştu, ama artık üzgün değilim, haksızlığa uğramış olmaya biraz sinirliyim sadece. Başka insanların yetersizliklerinin benim suçum olmadığını, bunlara üzülmemem gerektiğini sonunda anladım. Ama benim neslim asgari ücretin az üstü işleri kapmak için birbirini tepelerken böyle benim kadar eğitimli bile olmayan saçma sapan tiplerin sadece doğru zamanda doğdukları için iş hayatında bir yerlere gelebilmiş olmasını hazmedemiyorum. Gerçekten, "iletişimci" olduğu halde insanlarla nasıl iletişim kurması gerektiğine dair en ufak bir fikri olmayan, teknoloji özürlü dede yaşında biri olmasına rağmen bana sosyal medya kullanımı konusunda tavsiye vermeye kalkan, bilgisayarda nasıl arama yapacağını bile bilmeyen ve her şeyde benden yardım isteyen birinin beni işimden etmiş olması bunun saçmalığının en büyük göstergesi.

Böyle zavallı karakterlerle bir daha karşılaşmak zorunda olmasam keşke, ama biliyorum hayatta bolca varlar.

Saturday, 12 October 2013

gravity

Geçen hafta gittiğim sekiz günlük iş gezisinden yeni döndüm. Hem fiziksel, hem de ruhsal olarak beni çökme noktasına getiren; her gün gecenin geç saatlerine kadar çalıştığım ve 10 dakika olsun kendime zaman ayıramadığım; her an "sosyal" bir ortamda bulunmak zorunda kaldığım ve bununla baş edebilmek için her gün aralıksız alkol aldığım acayip bir sekiz gün oldu. Hala o çılgın haftanın yorgunluğunu üzerimden atmaya çalışıyor olsam da Kopenhag, Malmö ve Berlin'i ilk kez görmek, hem de bunu bedavaya yapmak süper bir şeydi.

Dönüşte o yorgunlukla nasıl bir kafadaydım artık bilmiyorum ama Heathrow'da uçaktan inince girdiğim tuvalette bir an önce pasaport kontrole gideyim diye acele ederken ve aynı anda Facebook'ta mesaj yazmaya çalışırken güzelim Blackberry'mi klozete düşürdüm. Evrene şükürler olsun ki hareketle çalışan otomatik sifon devreye girmeden telefonu klozetten almayı başardım ve hemen pilini çıkardım. Ve o panikle telefonu kurulayıp pilini geri takmak ve açmaya çalışmak gerizekalılığında bulundum. Telefon açıldığı gibi motor sesine benzer korkunç bir ses çıkarmaya başladı, hemen geri kapadım. Yakın zamanda internette okuduğum "Telefonunuzu suya düşürürseniz pirinçli bir kaba koyun" önerisi aklıma geldi, şehir merkezine ulaştığım gibi bir poşet pirinç alıp hepsini telefonun üzerine boşalttım. Daha alalı bir sene olmayan, pembe telefonumu çöpe atıp yerine siyah ve sıkıcı bir Blackberry alma fikrinden korka korka açmayı denedim ertesi gün telefonu, hiç sorunsuz çalışmaya başladı. Yani neymiş, telefonunuzu suya düşürürseniz anında pilini çıkarıp kurulamak ve daha sonra pirinçle dolu bir kapta en az 12 saat bekletmek işe yarıyormuş.


**

Londra Film Festivali bu hafta başladı. Dün BFI IMAX'te ilk festival filmim olan Gravity'i izledim. Görsel olarak hayatımda bu kadar büyüleyici bir film izlememiştim. Özellikle filmi İngiltere'nin en büyük ekranında en ön sırada üç boyutlu izlemek gerçekten uzaydaymışım, filmin içindeymişim izlenimi veriyordu. Üstelik yönetmen Alfonso Cuarón filmi bizzat sunmaya gelmişti.

Benim için yılın en iyi filmi bu olacak gibi.

Yarın festivale François Ozon filmi Jeune et Jolie ile devam edeceğim.

Sunday, 29 September 2013

motto

Facebook feed'imde İstanbul'daki LGBT derneklerinden birinin sayfasında bir anket link'ine denk geldim. Bir psikolog eşcinsellerle ilgili akademik çalışması için yardım istiyordu. Doldurmaya niyetim olmadığı halde link'e tıkladım. Ankette "Kaç yıldır eşcinsel yaşamınızı devam ettiriyorsunuz" gibi absürt bir soruya denk geldikten ve onun hemen altında "Aileniz bu yaşam stilinizden haberdar mı" sorusunu gördükten sonra anketin meşruiyeti konusunda kafamda ciddi soru işaretleri oluştu.

Eşcinsellikten "yaşam tarzı" olarak bahsedilmesi gerçekten içimde bir tepinme isteği uyandırıyor. Yaşam tarzı insanların bilinçli olarak seçtiği, yine bilinçli bir seçim yaparak değiştirebileceği, bu nedenle değişken ve geçici olabilen bir şeydir. Sabahları erken uyanıp bilmem kaç kilometre koşmak bir yaşam tarzıdır. Vejetaryen olmak bir yaşam tarzıdır. Hipster olmak bir yaşam tarzıdır. Eşcinsellik yaşam tarzı falan değildir. Cinsel yönelimdir.

Psikologlar bu kafadaysa, o psikologların "danışmanlık" edeceği insanların halini düşünmek bile istemiyorum. Ama maalesef Türkiye'de bizzat denk geldiğim homofobik psikiyatristleri düşününce pek de şaşırtıcı bir durum değil.

İnsan gerçekten bazı üniversitelerde verilen eğitimin kalitesine hayret ediyor. Okullarda psikoloji bölümünde gerçekten de toplumun hiçbir kesimini dışlamayacak ya da ötekileştirmeyecek bir dil kullanılması gerektiği öğretilmiyor mu? En ufak bir "diversity training" verilmiyor mu? Gerçekten inanılır gibi değil.

**

Cuma günü Londra'daki orta karar üniversitelerin birinin öğrenci derneğinde iş görüşmem vardı. Okul şehrin o kadar dışında ki, bir saat süren iç bayıcı bir yolculuk sonrası kampüse ulaştığımda zaten içimde bir bezginlik oluşmuştu. Ana resepsiyona gidip görüşeceğim kişinin adını verdim. Resepsiyondaki kadının defalarca aramasına rağmen adam telefonunu bir türlü açmadı, tamamen yabancı olduğum bir kampüste görüşmeme 10 dakika kala öğrenci birliğini sora sora bulmak zorunda kaldım. Neyse tam buldum derken baktım ki bahsi geçen adam gayet masasında oturuyor, bilmem kaç kere aranmasına rağmen telefona cevap verme gereği duymamış. Bunu fark edince iyice bir sinir oldum. Beni biraz da öğrenci birliğinde beklettikten sonra görüşmemi yapacak kişilerin yanına yine kampüsün diğer ucuna götürdüler. Görüşmede bulunan üç kişiden bir tanesinin yüzü görüşme boyunca somurtuk ötesiydi. İş de alışık olduğumun çok altında, sıkıntıdan cinnet geçirtecek bir şeye benziyor. Bütün bu deneyim bende öyle negatif bir izlenim bıraktı ki, işi alamazsam rahatlayacağım. Bu iş arama muhabbeti beni o kadar daralttı ki, artık her şeyi oluruna bırakıp "Hayırlısı" lafını motto'm edindim.

Thursday, 5 September 2013

whatever will be will be

Uzun zamandır bu kadar kötü bir gün geçirmemiştim. Şu anda çalıştığım yerde kontratım Ekim sonu bitiyor ve bu hafta kontratımın bir süre uzatılabileceğini, Eylül ve Ekim boyunca da full time olacağımı öğrendiğimden beri keyfim yerindeydi. İşe girdiğimde de bu kısa süreli kontratım bittiğinde terfi ettirilip uzun süreli bir kontratla çalışmaya başlayabileceğim ima edilmişti. Ancak bana bu muhabbetler yapılırken perde arkasında başka şeylerin döndüğünü öğrendim.

Dün ofiste kısmen kulak misafiri olduğum bir konuşmada birkaç hafta önce müdürüm olarak işe başlayan adamın işe başladığımda zamanı gelince bana teklif edileceği ima edilen rol için başkalarını aramak istediği izlenimini edindim. Bütün akşamım buna canımı sıkarak geçti. Tam "Doğru düzgün duyamadım, belki yanlış anlamışımdır" diye kendimi biraz sakinleştirmiştim ki, başka bir şey için ofisin ortak ağında arama yaparken "İletişim Müdürü İş İlanı" diye bir dosyaya denk geldim. Evet, daha işe başlayalı bir ay bile olmayan yeni adam tam bir dağdan inip bağdakini kovma örneği göstererek o rolü bana vermek yerine iş ilanı vermeye karar vermiş. O kadar sinirlendim ki, gün içinde iki kez tuvalette ağlarken buldum kendimi. Bugünkü toplantımızda bu adam bana bu iş ilanı muhabbetini açıklarken haberim yokmuş ve çok etkilenmemişim gibi tepki vermeyi nasıl başardım, nasıl yüzümde bir gülümsemeyle "Haber verdiğiniz için teşekkürler" diyebildim bilmiyorum. Önceden o dosyaya denk geldiğim ve kendimi hazırlayacak zaman bulduğum için muhtemelen.

Bu iş ilanına başvurmamı istiyorlar, ama birçok açıdan yetersiz bulduğum biri tarafından gayet hak ettiğim bu rol için "yeterince iyi" bulunmamam çok gücüme gitti açıkçası. Bir de üstüne üstlük o "daha iyi" insan bulunana kadar işleri idare etmem için bana kontratımı 1-2 ay uzatma ihtimalinden bahsetmeleri kendimi iyice kullanılmış hissettirdi. Her işte bir hayır olduğuna, ilk başta kötü görünen şeylerin aslında insanı sonunda güzel şeyler bekleyen yollara yönlendirdiğine kesinlikle inanıyorum; tek hazmedemediğim nokta profesyonel açıdan "eksik" gördüğüm birinin hakkımda bu kararı vermiş olması.

Kendisine karmadan öpücükler diliyorum.

Bir de üstüne geçen sene bu zamanlar çok fena aşık olduğum eski sevgilimin beni Facebook'tan sildiğini fark ettim bugün. Konuşmasam da, arkadaş kalma isteğim olmasa da asla yapmadığım, çocukça bulduğum bir harekettir listeden eski sevgili, eski en yakın arkadaş vs silmek. Zamanında o kadar değer vermiş olduğum bir insanı hayatımdan tamamen çıkarmak istemem ben, o yüzden anlayamıyorum.

Bugün kötü bir gün.

Tuesday, 13 August 2013

sweet bird of youth

Dün akşam Tennessee Williams oyunu Sweet Bird of Youth'u izledim. Başrolde Sex and the City'de sevdiğim tek karakter olan Samantha'yı canlandıran Kim Cattrall vardı. En önde oturuyordum ve oyun boyunca Kim Cattrall en fazla yarım metre uzağımdaydı - oyunda ele alınan yitip gitmekte olan gençliğe duyulan özlem konusuna paralel olarak 56 yaşında olan Kim Cattrall'ın cildinde en ufak bir yaşlanma belirtisi olmaması dikkatimi çekti. Botoks ifadesizliği de yoktu yüzünde. Sırrı nedir bilmek istiyorum.

Yaşlanmak demişken, geçen ay 24 olduğumdan beri "Aman Tanrım, yaşlanıyorum" endişesi taşımaya başladım. Zaman o kadar hızlı geçiyor ki, günün birinde geçmişe bakıp hayatımı yeterince dolu yaşamamış olduğumu düşünmekten korkuyorum. Öte yandan bütün hafta sabah akşam çalışıp hafta sonu olunca kendime gelecek zamanı ancak bulabilirken nasıl hayat dolu dolu yaşanabilir diye düşünmüyor da değilim.

Daha şimdiden bu ruh halindeysem yakın gelecekte ilk kırışıklığımı ya da ilk beyaz saç telimi gördüğümde ayna karşısında bayılıp gideceğim herhalde.

Çok uzun süre single kalmaktan kafam düşüne düşüne içinden çıkılmayacak şeylere takılıyor.

Wednesday, 7 August 2013

taking steps is easy, standing still is hard

Cumartesi günü arkadaşlarımla Brighton'a gittik. Sabahın sekiz buçuğunda evden çıkıp gece bir buçukta eve döndüğüm uzuuun bir gündü.

Senelerdir gitmek istediğim, Avrupa'nın en büyük Pride organizasyonlarından biri diye bilinen Brighton Pride'ın yürüyüşü Londra'dakine kıyasla çok daha soluktu, hepimiz hayal kırıklığına uğradık. Ama yürüyüşten sonra Preston Park'ta düzenlenen etkinlik süperdi. Koca bir parkta on binlerce LGBT insan, bütün gün aralıksız canlı müzik ve DJ olan 6-7 farklı çadır, lunapark, güneşin altında çimlere uzanmak... Mükemmeldi.

Parktan sonra Brighton'ın (bildiğim kadarıyla) kadınlara özel olan yegane gay pub'ının önünde mangal ve sokak partisi vardı, oraya gittik. Kalabalık arasında içkimi yudumlarken uzakta biriyle göz göze geldim. Ben tuvalete gittim, önümde 10 kişilik falan sıra vardı. O sırada bu bakıştığım kadın geldi ve arkamda durmaya başladı. Ama durmak dediğim, yapışacak, o kadar yakın duruyor. Neyse, ben cesaretimi toplayıp kadına iki kelime laf edemeden sıra bana geldi ve çıktıktan sonra da trenimizi yakalamak için partiden ayrılmak zorunda kaldık.

Düşünüyorum da, böyle gay ortamlarda birileriyle bütün gece bakışıp durduğum, ama dibime bile gelseler korkudan donup kaldığım, sonra da bir şey yapmadan eve gittiğim için pişman olduğum çok oluyor bu aralar. Kadınlar nedense genelde hoşlandıkları insana dik dik bakıp duruyor ve ilk adımı atmıyorlar, baktıkları insan da bir şeyine sinir oldu diye mi bakıyor, beğendi diye mi bakıyor anlamıyor. Biri çok bariz flört etmedikçe jetonu düşmeyen biri olarak ben hiç anlayamıyorum, bir de üstüne genel olarak tanımadığı insanla muhabbete giremeyen yapım eklenince ortaya fena bir durum çıkıyor. Bunun üstesinden gelebilmek istiyorum, önerilere açığım.

**

Tanıdığım herkesin bahsedip durduğu yeni Netflix dizisi Orange is the New Black'i izlemeye Pazar günü sonunda başladım. Evde olduğum ve uyumadığım her dakikamı OITNB izleyerek geçirdim ve 1. sezonu bugün bitirdim. Uzun zamandır beni bu kadar saran, kalbimde kendine bu kadar yer bulan bir dizi olmamıştı. Bunda uzun boy, koyu renk saç ve kalın ses üçlemesiyle hayatımın kadını idealine cuk oturan Alex'in de rolü olabilir.



Mutlaka izleyin.

**

"Come be my little spoon"

Tuesday, 23 July 2013

if only tonight we could sleep

The Conjuring adlı lanet filmi izleyeli bir hafta oldu, hala doğru düzgün uyuyamıyorum. Normalde çok sık kabus gören biri değilimdir ama günlerdir gecenin bir yarısı kalbim ağzımdan dışarı fırlayacak şekilde hızlı atarak ve çok korkmuş bir şekilde uyanıyorum. Rüyamda bu kadar korkacak ne gördüğümü hatırlamıyorum, ama geçen gece korkudan yatağımın ortasında oturup öyle kalakaldım, bir süre sonra kalkıp ışığı açabilecek cesareti kendimde bulduktan ve evi kontrol ettikten sonra ancak tekrar uyuyabildim.

Hem bunlar, hem de iş güç derken dün o kadar yorulmuşum ki, bütün gece aralıksız uyudum. Bugün ofiste herkes dün geceki fırtınadan ve gökgürültüsü sesinden uyuyamadıklarından bahsediyordu, son derece ironik bir şekilde ben o kadar şamatayı duymamışım bile, öyle derin bir uyku.

Bu akşam kendime güzel bir uyku diliyorum.

Friday, 19 July 2013

can you find me space inside your bleeding heart

Bu sinema ve müzik ağırlıklı bir post olacak.

Pazartesi günü The Conjuring diye bir filmin ön gösterimine gittim. Dandik bir korku filmi bekliyordum; en azından bedava patlamış mısır ve bira var diye düşünüyordum.

Daha 6-7 yaşındayken gecenin bir yarısı uyanarak Elm Sokağı filmleri izleyen bir insan olarak korku filmlerinden uykusu kaçan biri değilimdir. Şu ana kadar The Entity'i saymazsak beni ciddi dehşete düşüren, izlediğim sıradaki ses efektlerinin de etkisiyle bir iki ürpermeden öte beni etkileyen bir film olmamıştı diyebilirim ("gerçek" gösterilen her şeyin sahte olduğu ortaya çıkana kadar The Fourth Kind'ı da bu kategoriye sokuyordum).

Yalnız yaşamanın etkisiyle mi bilmiyorum ama The Conjuring beni gerçek anlamda korkutmayı başardı. Denk gelirseniz izleyin.

**

Dün de Sandra Bullock ve Melissa McCarthy'li The Heat'in ön gösterimi vardı. Zaman zaman klişe tuzağına düşse de gülmekten yerlere düştüm, bu sene izlediğim en komik filmdi. Mutlaka denk gelin.

**

Birazdan This is the End izleyeceğim. IMDB reytingini ve çok zor film beğenen bir arkadaşımın "Aman Tanrım süper" şeklindeki yorumunu gördükten sonra bu filmi izlemek için sabırsızlanıyorum.

Pazar günü de fazla akşamdan kalma olmazsam Pacific Rim ve The Bling Ring izlemeyi planlıyorum. Haftada beş kez sinemaya gitmek festival dönemi dışı kişisel rekorum olabilir.

**

Salı günü "away day"imiz vardı. İlk kez İngiltere'de rastladığım away day kavramı birlikte çalışan herkesin her yıl bir günlüğüne işi gücü bırakıp ofis dışında eğlenceli bir şeyler yapması oluyor.

Away day'imize sabah okçuluk dersine giderek başladık. Dersin sonunda yapılan yarışmada 12 kişi içinde sonuncu gelerek beceremediğim şeyler listesine bir şey daha eklemiş oldum.

Okçuluktan sonra Hampstead Heath'te piknik yaptık. Londra'da son yedi yılın en sıcak yazının en sıcak gününü yaşıyor olmamız sebebiyle (31 derece) piknik sonrası herkes mayıştı, yapmayı planladığımız "scavenger hunt"ı boş vererek kendimizi en yakın pub'a attık. Masaya ardı ardına Pimm's sürahileri geldiği sırada bir baktık ki önümüzden Ricky Gervais geçiyor. Normalde böyle sağda solda ünlü gören biri değilimdir, hiç bana denk gelmez, o yüzden mutlu oldum.

**

Çoook yıllardır dinlemediğim şu iki şarkı bugün aklımda.

İkisi de mükemmel.





**

Yarın doğumgünüm. 10 yaşıma Amerika yaz okulu dönüşü uçakta girdiğim günü saymazsak (günün sonunda ailemi görebilmiştim) geçen sene ailemden uzak doğumgünümü kutladığım ilk yıldı, sevgilimle Belçika'ya gidip orada kutlamıştık. Bu sene sevgilim yok, Londra'dayım, buradaki en yakın iki arkadaşımla Sonique'in DJ'lik yaptığı bir gay partide kutlayacağım. Ailemin yanında olamadığım ve günün büyük kısmını yalnız geçireceğim için hafif depresif bir moddayım. Bari akşam güzel geçer umarım.

Bu da Sonique için gelsin.



Sunday, 14 July 2013

orange

"Yüzde yüz içime sinmeyen insanla birlikte olmayacağım" prensibini benimsediğim son bir yılı yalnız geçirdikten sonra belki de insanları çok (ön)yargılıyorum, fazla ince eleyip sık dokuyorum diye düşünmeye başlamıştım. O yüzden sadece kafamdaki "ideal insan" tanımına uymuyorlar diye kimseyi reddetmemeye karar verdim. Bu kararla beraber tip olarak pek de etkileyici bulmadığım ve hiç tanımadığım bir insandan gelen yemek yeme teklifini kabul ettim. Kendisine X diyelim.

X ile buluştuğumuz andan itibaren o işin olurunun olmadığı benim için belliydi. Ne fiziksel, ne de karakter olarak çekici buldum ve aramızdaki elektrik sıfırdı. "Bu akşam başka türlü geçmez" diye düşünerek kendimi şaraba verdim, yemek boyunca bana attığı bakışları ve "Bir dahaki sefere de şuraya buraya gideriz" türü imalarını görmezden gelerek yemeği geçirdim. Bir şişe turuncu şarap ve 3-5 aperatif tabağı için 100 pound hesap geldi.

Hayatında hiç görmediği, bir kelime dahi etmemiş olduğu birini oldukça pahalı bir Fransız restoranına yemeğe çağırdığından X'in maddi durumunun yerinde olduğunu varsaymıştım. Yemek sırasında kızın garsonluk yaptığı,  Londra'nın merkeze uzak bir semtinde dört kişiyle ev paylaştığı ve 100 pound'un onun için büyük para olduğu ortaya çıktı.

Onu bir daha görmek istemediğimi bildiğimden ve yemeği ödemesine izin vermemi yanlış anlayabileceğini düşündüğümden kendimi kötü hissettim. Ama maddi durumum onun kadar kötü olmasa da "Alman usulü yapalım" deyip bir akşam yemeğine annemin gece gündüz çalışarak kazandığı parayla 50 pound ödeyecek biri değilim. O yüzden yemek için X'e teşekkür ettim, eve giderken tekrar teşekkür edip yanağından öptüm ve bir daha görüşme tekliflerini geçiştirdim.

Maddi durumu iyi olmayan birinin bu kadar savurgan olmasına anlam veremedim. Cinsel bir beklentiyle böyle bir şey yaptığını sanmıyorum, belki de yalnızlıktan, bir "sevgili" bulma isteğinden, bilemiyorum. Ama o akşamdan beri bu durum aklıma geldikçe vicdan azabı çekiyorum. Öte yandan da içimde bir ses "Eğer parasını böyle saçma bir şekilde harcamak istiyorsa kendi bilir" diyor.

Çıkardığım ders: Seçici olmaya devam.

Friday, 12 July 2013

my computer thinks I'm gay

Staj yaparken üç haftalık bir proje için para almamı saymazsak ilk maaşlı işimin ilk haftası çok, çok koşuşturmaca geçti. Benden önceki (stajyerken manager'ım olan) insan işten ayrılalı bir ay olduğundan çok iş birikmişti, hem onları yetiştireyim, hem de stajyerken yapmadığım işlerini devralayım derken çok stres oldum. Bu manager kişisi gittiğinden campaigning işlerinin tamamı ve iletişim işlerinin çoğu bana kaldı; şu anda "Şu konuda ne düşünüyorsun, bu konuda ne yapsam emin olamadım" gibi soruları sorabileceğim bir insan olmadan, tamamen kendi inisiyatifimi kullanarak çalışmak zorunda olmanın ağırlığı altındayım. Kafama göre karar verip yanlış bir şey yapsam kabak benim başıma patlayacak, sürekli başkalarına danışıp dursam kendi-başına-bir-şey-yapamıyor imajı vereceğim. Umarım yakın zamanda alışır ve kararlarımdan şüphe duymayacağım derecede iş özgüvenine sahip olurum.

**


Placebo'nun yeni single'ı çıktı bu arada. Az önce ilk dinleyişimde şu sözler aklımda yer etti:

"I got too many friends
Too many people that I'll never meet
And I'll never be there for"

500 kişiye ulaşan Facebook listemi temizlemem gerektiğini hatırladım. Listem kırk yıldır görmediğim, hatta az sayıda da olsa hiç görmediğim, şarkı sözlerinde de dendiği gibi bir derdi olsa gidip yanında olmayacağım (ve aynı şey benim başıma geldiğinde de bana bir destekte bulunmayan) insanlarla dolu. O kadar insanın arasındaki gerçek arkadaşlarımın sayısı 50'yi geçmez herhalde. Büyük bir ayıklama yapmak istiyorum, ama o kadar zaman harcayıp listemi boşaltacağım, sonra yine böyle tanıdığım ama arkadaşım olmayan insanlardan ekleme talebi gelecek, ayıp olmasın diye kabul etmek zorunda kalarak listemi yine şişireceğim gibi geliyor. Arkadaşınız olmayan, ama sağdan soldan tanıdığınız insanlara karşı sosyal medyadaki tutumunuz nedir? Ekliyor musunuz, eklemiyorsanız üzerlerine alınmamaları için ne yapıyorsunuz, ya da alınsalar umrunuzda olmuyor mu, nedir?

Wednesday, 3 July 2013

unhurried, unbothered

İşi aldım! Pazartesi başlıyorum.

Bu arada, Hulu izlerken gözüme şu aralar Amerikan kanallarında yayınlanmakta olan bir Jack Daniel's reklamı takıldı. Jack Daniel's ın hem kendisine, hem de reklamlarına bayılıyorum.




"Unhurried. Unbothered. Left to take their own sweet time, to be everything they can be.

It's too bad we can't all be treated like a barrel of Jack Daniel's."

Jack Daniel's demişken, geçenlerde buradaki bir siteden bir sürü JD ıvır zıvırı kazanmıştım, sonunda geldi. Teşekkürler Jack Daniel's İngiltere!




Monday, 1 July 2013

jaeger

Yarın sabah staj yaptığım yerde iş görüşmem var. Pek resmi bir ortam olmamasına rağmen her yerde süren indirimlere dayanamadım ve iş ortamlarında her zaman giyilir diyerek Jaeger'da gördüğüm elbise-ceket bir takıma yatırım yapmaya karar verdim - 400 pound'dan 120 pound'a düşmüştü. Yine de az değil, ama herkesin dolabında acil iş durumları için güzel bir şeyler bulunmasında fayda var diyerek kendimi ikna ettim. Altına da Marks and Spencer'dan bulabildiğim en düşük topuklu ayakkabıyı uyuşturdum.





Görüşmemin nasıl gittiğini haber veririm.

#resistanbul LGBT edition

Cumartesi günü Londra LGBT Onur Yürüyüşü vardı. Her yıl 50 binden fazla insanın katıldığı ve üç saat süren yürüyüşün geçen sene tamamına katılmıştım. Bu yıl kortejde yürüyen grupların hiç birine üye olmadığımdan ve geçidin rengarenk halini görmek istediğimden yürüyüşün geçit kısmını kenardan izleyerek sonuna katıldım.

Sabah arkadaşlarım geldi, boyandık, pankartlandık ve yürüyüşü en önden izleyebileceğimiz bir yer kapmak için erkenden Oxford Circus'a gittik. Bir saatten fazla yerde oturup geçidin bulunduğumuz yere ulaşmasını beklemek zorunda kaldık, kortej bize ulaştığında iki kilometrelik geçit güzergahının her iki tarafı da baştan sona onar sıra halinde izleyici doluydu. Çok renkli ve eğlenceli bir geçit töreniydi, çektiğim fotoğraflar burada.

Bu arada Gezi ve Türkiye'deki LGBT onur yürüyüşüne destek olsun diye özene bezene hazırladığımız pankart yürüyüş boyunca pek çok kişinin dikkatini çekti, kenarda geçidi izlediğimiz sırada önümüzden geçen bir sürü insan bize İstanbullu olup olmadığımızı sorarak yalnız olmadığımız ve direnmeye devam etmemiz mesajını verdi. Pankartın fotoğrafını çeken bir sürü basın mensubu oldu. "İstanbul'da direnen arkadaşlarım var" diyen İngiliz bir trans kadına ve bize Türkçe olarak "Her yer Taksim, her yer direniş" diye bağıran İngiliz bir adama bile denk geldik :) Günün en süper olayı da kortej içinde yürürken pankartı gören ve birden elimizden kaparak pankartla poz veren bu adamdı:


Yürüyüş sonrası bir şeyler yedikten sonra Soho'ya döndük. Gay barların önünde halk ekmek kuyruğu gibi sıralar vardı, kalabalıktan yürünmüyordu, her sokakta bir parti vardı. Bira kutularıyla dolu pis yerlerde oturup pislik içindeki portatif tuvaletlere girmeyi bile nasıl olduysa dert etmediğim o şenlik ortamındaydık gece geç saatlere kadar. Çok, çok güzel bir gündü.

3 Ağustos'taki Brighton Pride'a kadar nasıl dayanacağım bilmiyorum.

Wednesday, 12 June 2013

dissent

En son yazımdan beri hayat o kadar çılgın hale geldi ki, yazacak fırsat yine bulamadım. Son post'umun ertesi günü (31 Mayıs akşamı) bir partideydim. Tesadüfi sebepler yüzünden alkol almayacağım tuttu ve ayık kafayla club ortamları çekilmediğinden kendimi telefonumda Facebook'uma bakarken buldum.

Arkadaş listemde aşağı yukarı 300'ü Türk olan 484 kişi var (bu arada listemi temizlemem gerekiyor sanırım), Türk olanların iki istisna dışında tamamı ve İngiltere'de yaşayan yabancı arkadaşlarımın da bir kısmı Gezi'de çıkan olaylardan bahsediyordu. Şu ana kadar ne yapılırsa yapılsın ancak online dilekçeler ya da Ekşi Sözlük'teki üç beş entry ile isyan eden, onun dışında tamamen apolitik olan bu insanların aralıksız şekilde Gezi hakkındaki post'larını görünce sinirlerim bozuldu, dışarı çıkalı bir saat geçmeden eve döndüm.

Evimde telefon çekmemesine rağmen bütün geceyi gözüme uyku girmeden, yarım saatte bir yatakta kolumu cama uzatıp 3G sinyali arayarak ve Facebook feed'imi yenilemeye çalışarak geçirdim. Cumartesi demeden sabahın köründe kalktım, Londra Hyde Park'taki Gezi'ye destek eylemine gittim. Birkaç yıl önce gittiğim ve protestodan çok karnaval havasında geçen Londra Slutwalk mitingini saymazsak gittiğim ilk protesto gösterisiydi. Binlerce Türk'ün ve tek tük diğer milletlerden gelenlerin olduğu, polisin kenarda durup gözlemlediği ve bazen göstericilerle hatıra fotoğrafı çekildiği, Çarşı grubunun olduğu, birbirinden yaratıcı pankart ve sloganlara denk geldiğim süper bir ortamdı.

Çarşamba günü Türkiye'ye döndüm, havaalanından eve geldiğimde saat tam akşam 9'du. Her yer korna ve tencere tava sesleriyle inlemeye, bütün mahalle ışıklarını yakıp söndürmeye başladı. Eve döndüğüm gibi böyle bir şeyle karşılaşmak gerçekten çok acayip bir deneyimdi.

Cuma sabahı ülkede bu kadar şey olurken tatile gidip eğlenme fikri konusunda bayağı bir vicdan azabı çekerek Çeşme'ye gittim (yıl boyunca tek tatil hakkım bu zamana denk geldi maalesef). Beş gündür tatilde olmama rağmen Halk TV'ye yapışmış durumdayım, olan biteni aklımdan çıkaramadığım (daha doğrusu televizyona çıkıp yüzü bile kızarmadan göz göre göre yalan söyleyenlerin çıkarttırmadığı) bir garip ruh halindeyim.


**

Onun dışında staj yaptığım yerdeki son günümdü geçen Salı. Akşam ben ve biri daha ayrılıyoruz diye bir şeyler içmeye gittik, alkolün de etkisiyle ben de dahil pek çok kişi duygusallaştı.

Bana iş önermeyi planlıyorlardı, ama maalesef vizemi yenileyebilmek için belli bir miktarın üzerinde maaş almam gerekiyor ve o maaşı vereceklerini sanmıyorum. Nelere para harcayıp da çalışanlarını yok pahasına çalıştırmak istemeleri ayrıca bana prensip olarak çok ters geliyor. Bu nedenle o kapının açılacağından pek umutlu değilim.

Tam bunlara sinirim bozulmuş ve Türkiye'ye dönme olasılığımı düşünmek bile istemez bir halde eve gelmiştim ki, başvurduğum yerlerden birinin beni görüşmeye çağırdığını belirten bir mail aldım. Yarın Skype üzerinden görüşeceğiz. Bana şans dileyin.

**

Alakasız olacak ama Dior en sevdiğim Depeche Mode şarkılarından Behind The Wheel'ı son reklam filminde kullanmış, pek yakışmış.

Friday, 31 May 2013

liberals giving me a nerve itch

Geçen günkü Depeche Mode faciasından sonra kendimi alışverişe verdim. Bu aralar makyaj malzemesiydi, cilt bakımıydı falan öyle şeylere takmış durumdayım (anti-aging işine ne kadar önce başlanırsa o kadar iyi diye düşünüyorum). Hem kozmetik hem de cilt bakımı ürünleri birbirinden cici olan Soap and Glory'e sardım bu aralar. Fiyat olarak biraz tuzlu, ama yurtdışında denk gelirseniz mutlaka bir deneyin derim.



İngiltere'ye bu sene yaz gelmek bilmedi, Haziran geldi hala montla geziyoruz, ama yine de ışıltılı pudra almasam olmazdı. Uzun zamandır parıltılı ama yüzümü sime bulanmış gibi göstermeyecek bir pudra arıyordum, sonunda buldum.


Işıltılı pudra falan dedim diye her gün makyajla geziyorum sanılmasın. Hafta içleri makyaj yapmak yerine 10 dakika daha uyumayı tercih ettiğimden genelde sadece SPF'li nemlendirici, allık ve renksiz dudak nemlendiricisi sürüp çıkıyorum. Allık olmadan yüzüm çok soluk görünüyor ve maalesef toz allıklar çok kalıcı olmuyor. Stila'nın krem allığını denedim geçenlerde, o da çok doğal durmasına rağmen uzun ömürlü olmadı. Sonunda Soap and Glory'nin jel allığını aldım. Sabah eve giderken sürdüm, işe gittim, iş sonrası dışarı çıktım, 15 saat sonra eve geldiğimde yanaklarım hala pembeydi. Mükemmel!


Bir sonraki durağım Marc by Marc Jacobs oldu. Special Items ürünleri Londra mağazasında pek bulunmuyordu, o yüzden bu iki t-shirt'ü görünce hemen atladım!

Marc Jacobs'ın böyle politik temalı t-shirt'lerine bayılıyorum.



Onun dışında geçenlerde tansiyonum çok yüksek çıktığı ve doktorum beslenmene dikkat et uyarısında bulunduğu için diyete başladım. Tuzsuz hayat gerçekten çok sıkıcı, ama en azından daha sağlıklı beslenir ve hatta evde yemek pişirir oldum. Chorizolu ve karidesli paellam ile mozzarella-domates salatama çok emek verdiğim için paylaşıyorum :)


Uzun bir gün sonrası eve geldiğimde beni Chanel'in promosyon amaçlı gönderdiği seyahat boyu maskaralar bekliyordu. Hiç topaklaşmamasını tuttuğum, ama hacim verici olmasına rağmen varlığıyla yokluğu bir olan bu maskaraya kim niye para verir bilmiyorum, ben vermediğime memnun oldum şahsen.



Son olarak normalde $1400 fiyatlı Marc Jacobs Casey'e eBay'de 54 pound'a denk gelerek günün fırsatını yakaladım sanırım!

Yüzeysel şeylerle dolu bu post'tan sonra Pazartesi daha "derin" mezvularla geri döneceğim.

Thursday, 30 May 2013

people are people

Bu aralar cok agresiflestigimi fark ettim onceki gun. Her zaman kolay sinirlenen bir insandim, ama artik sinir oldugum seyler saatlerce aklimdan cikmaz ve baska sey dusunmeme izin vermez hale geldi. Saniyorum ki birkac hafta once ortaya cikan hipertansiyon problemimin nedenlerinden biri de bu.

Sali gunu Depeche Mode konseri vardi. Uzun bir gun sonrasi konserin yapilacagi O2 Arena'ya gittim ve biraz zaman oldurmek icin Starbucks'a oturdum. Yanimda inanilmaz derecede yuksek sesle sakiz cigneyen ve patlatip duran bir adam oturuyordu. Orada oturdugum yarim saat boyunca herif hic durmadan sapir supur sakiz cignedi.

Nedendir bilmiyorum ama cok gurultulu bir sekilde sakiz cigneyen ya da yemek yiyen insanlarin suratinin ortasina yumruk atasim geliyor. Gercekten kendimi zor tutuyorum. Ben ki canim ne kadar cekerse ceksin toplum icinde elmadir, patates cipsidir falan gibi cok ses cikaran seyleri asla yemeyen bir insanim. Bu konuda en ufak bir cekincesi olmayan insanlar cok fena sinirime dokunuyor.

Buna sinirlenmis bir halde Starbucks'tan kalkip konserin yapilacagi alana gittim. Uc saat ayakta dikilmek istemedigim icin ustteki koltuklardan bilet almistim. Konser basladi, onumde oturan ve fena halde sarhos oldugu belli olan gruptan bir tanesi ayaga kalkti. Diger herkes oturuyor, yani goremedi de ayaga kalkti gibi bir durum yok. Ingiltere'de su ana kadar gittim cogu konser mekaninda koltuklu bolumde ayakta durmanin yasak olmasindan yola cikarak "Oturur musunuz lutfen" diye adami uyardim. Ozur dileyip oturacagini dusunurken "Hayir" deyip sacma sapan el hareketleri yapmasi uzerine sinirim tepeme cikti, guvenlik gorevlisine sikayet ederek adami oturtmasini istedim. Bu durumda baska bir mekanda olsam gorevli olaya mudahale eder ve oturmamasi durumunda adam konserden atilirdi. Guvenlik gorevlisi "Ayakta durmak hakki" deyince butun konseri bir bok goremeyerek ve burnumdan soluyarak gecirdim. O kadar sinirliydim ki abartisiz uc saat orada konsere hic konsantre olamayarak, adamin ve gorevlinin yuzsuzlugunden baska sey dusunemeyerek oturdum.

Uc bes gerizekalinin ayakta tepinme hakki nasil baskalarinin sahneyi gorme hakkina ustun geliyor hala anlamis degilim, ilk firsatta mekana uc paragraflik sikayet maili attim. Bu olayin uzerine eve giderkenki 70 dakikalik otobus yolculugunda iPod'umda sessiz, huzurlu sarkilar dinleyerek kendimi ancak sakinlestirebildim. Her zaman haksizliga ugradigimda cok sinirlenirdim, ama boyle malliklar yapanlarin yanina kalinca gercekten icimde siddet uygulama istegi ortaya cikmaya basladi. Keske ben de cogu insan gibi kafama takmadan "Aman bosver" diyerek gecip gidebilsem.


Tuesday, 21 May 2013

what a difference a little difference would make

Turkiye iki kadin opusuyor diye Eurovision yasaklayadursun, pek cok ulke esit evliligi tartisiyor. Ingiltere'de de iki gundur gundemi en cok mesgul eden konulardan biri escinsel evlilik. Muhafazakar Parti'nin Basbakan David Cameron'un pesine takilip giden kismi esit evlilik yasasini bir an once meclisten gecirmeye cabalarken, escinsel evliligin Ingiltere'de ciddi ciddi yakin zamanda yasallasacak oldugu gercegi partinin cok fena sagci uyelerini sinirden cildirtmis durumda. O kadar dehsete dustuler ki, rasyonel dusunce kapasitesine sahip insanlarin okurken ictigi cayi klavyeye puskurtmesine sebep olacak derecede komik yorumlar yapiyorlar.

Bugun gazetede eski bir kabine uyesinin "Eger escinsel evlilige izin verirsek gelecekte sperm bankasi yoluyla cocuk sahibi olan lezbiyen bir kralicemiz olabilir, tahtin gelecegi tehlikede. Ayrica bu yasa yururluge girerse benim vergi kacirmak icin oglumla evlenmemi ne onleyebilir? Peki ya kiz kardesler birbirleriyle evlenmeye baslarsa?" seklindeki yorumlarini gordum. Burada haberi okuyabilirsiniz.

Hem haberin kendisi, hem de alttaki yorumlar o kadar komik ki, ofis ortasinda kahkahalarimi tutamadim. Hele su Zeyna'li yorum beni benden aldi:



Ulke neresi olursa olsun, bu bagnaz tiplerin ici oyle fesat ki, insanin aklinin ucundan dahi gecmeyecek seyleri akil ediyorlar. Kendi iclerinden gecirip yapamadiklari (ya da gizli gizli yaptiklari) seyleri mi ortaya seriyorlar, nedir sizce? Yoksa insan neden kendisinin hicbir tarafina batmayan bir konuya bu kadar takilsin, bu kadar sert tepki gosterme ihtiyaci duysun? Baskasinin senin milyon senedir sahip oldugun temel hakka sahip olmasi neden bu kadar korkutucu?



Yorumu size birakiyorum.

Wednesday, 15 May 2013

that's when it hurts, the difference

Bu aralar konserden konsere kosturdugumdan bahsetmistim. God-Des and She, ondan sonra Hunter Valentine derken gecen hafta abartisiz yedi yildir cilginlar gibi bekledigim The Knife vardi. Yorumlarindan gordugum kadariyla The Knife'in 2006'dan beri Londra'daki ilk konseri sehrin muzik tarihinde en bolunmus fikirlere neden olan etkinliklerden biriydi. Neredeyse tamami cogu insanin fazla deneysel buldugu ve begenmedigi son albumlerinden olusan setlist'i onceden gordugumden beni The Knife hit'lerinden olusan bir gecenin beklemedigini biliyordum (zaten o beklentiyle gidenler sikintidan kendilerinden gectiler) ama The Knife bu Shaking The Habitual turnesiyle tamamen ayri dunyalara gitmis.

Oncelikle gece alistigimiz gibi bir alt grup yerine seyircilere aerobik yaptiran drag queen kilikli bir insanla acildi. Isi iyice surreal yapan kisim ise bu insanin kapanmadan once Londra'da sabah aksam gittigim tek mekan olan First Out adli gay barin eski barmenlerinden biri olmasiydi (Facebook profilinde konsere gittigi yaziyordu, ama izleyici olarak gittigini sanarken kendisini sahnede o acayip kostumle gorunce koltugumdan dusuyordum neredeyse). Yarim saatlik aerobik seansindan sonra The Knife'in da aralarinda bulundugu dokuz kukuletali figur sahneye cikarak dini tarikat ayinlerini animsatan, bana nasil hissettirdigini kelimelerle ifade edemedigim bir sova basladi. Ardindan enstrumanlar sahneden kalkti, kukuletalar bir kenara firlatilip 80'lerde aerobik temali rengarenk likra kostumler ve banttan calan muzik esliginde bu dokuz kisi zaman zaman Turk folklorunu andiran garip bir sekilde dans etmeye basladi. Etrafimdaki insanlar "Bu ne boyle ilkokul merasimi gibi, o kadar para verdik canli bile calmiyorlar" seklinde homurdaniyordu o sirada. Muzik banttan calmaya devam ediyordu, mikrofonu elinde tutan ve dudaklarini sarkiyi kendi soylermis gibi hareket ettiren altin rengi taytli adamin agzindan Karin'in sesi cikiyordu, figurler birbirine o kadar benziyordu ki konser boyunca kimin Karin, kimin Olof oldugunu kimse anlayamadi sanirim.

Hayatimda izledigim en alisilmadik ve en mukemmel gosteri bittiginde ne ben, ne de cevremdeki insanlar sahnede kimin kim oldugunu kestirememisti. Internetten gordugum ve kulak misafiri oldugum kadariyla bazi insanlar hayran kalmis, bazilari nefret etmis ve buyuk cogunlugu ne dusundugunden emin olamamisti. Insana "konser" kavramini sorgulatan, "Canli muzik olmadan da konser oluyormus" dedirten acayip bir seydi. Daft Punk ve Depeche Mode ile beraber izledigim en mukemmel canli performanslar listemde ilk uce oturdu kesinlikle. Raging Lung'in canli klibini bulup paylasmak cok istedim, ama bulamadim, o yuzden size NME'nin foto alti yorumlara hasta oldugum foto galerisini getirdim:

http://www.nme.com/photos/in-pictures-the-knife-play-camden-s-roundhouse/307398/1/1?utm_source=twitter&utm_medium=social&utm_campaign=cigs

Raging Lung demisken, bu aralar Daft Punk'in Get Lucky'si ile birlikte manyak gibi dinledigim bir sarki kendisi. Ozellikle ortalarinda duyulan acayip nefesli calgiya bayiliyorum (dorduncu fotoda goruluyor). Mutlaka dinlenesi.


Friday, 26 April 2013

you should have seen your little face

Yine uzun zamandir yazamadim. Evde VINN turu bir seyle internete baglandigimdan ve evimde ne telefon, ne de bu VINN dogru duzgun cektiginden internete pek giremiyorum. Onun yerine dizi izlemeye ve kitap okumaya sardim. Hafta sonlari falan iki gunde uc roman bitiren birine donustum.

Hafta sonlari demisken, isin yogunlasmasiyla birlikte sosyal hayatim kuculmeye basladi. Cuma geldiginde artik  "Arkadaslarimla x partisine gidip bir suru sey icecegim" yerine "Yasasin, eve gidip yemek pisirecek, biraz DVD izleyecek ve sonra yatakta kitabimi okuyacagim" diye seviniyorum. Disari cikacak, sosyallesecek, gec saatlere kadar uyanik kalacak enerjiyi kendimde bulamiyorum.

O enerjiyi kendimde bulabildigim (ve su anda gozume yillar onceymis gibi gorunen) gunlerin birinde TLC diye bir partiye gittim. Benim gibi uyku saati 11 oldugu icin erken gelenlere goodie bag dagitiyorlardi. Sansima goodie bag'lerin icinden Urban Decay makyaj malzemeleri, Toni and Guy sampuanlar, ev yapimi brownie'ler falan derken neredeyse 50 poundluk ivir zivir cikti.






**

Onun disinda Marc Jacobs'un tasarladigi diyet kola kutularindan cikan sifrelerle ilk denememde Marc Jacobs canta kazandigimdan bahsetmistim. O da sonunda geldi. Bekledigimden daha dandik gorunumlu, ama kola kapagi detaylari hosuma gitti.





**

Is arkadaslarim staja baslamamin 3. ayini kutlamak icin bana cicek, bir sise sarap, bir suru hediye kuponu ve cikolata almislar. Cok duygulandim ve ilk kez evim cicek yuzu gormus oldu (zavalli cicekleri evde vazo olmadigindan shaker'a koymak zorunda kalmamdan anlasiliyor sanirim).



**

Fotolarimi da paylastiktan sonra eve gidip kendimi pizza ve cupcake'e bogacagim.



Soz bundan sonra daha cok yazacagim. Pazartesi gorusuruz!

Monday, 1 April 2013

sweet life

İzmir tatilim bitti, İstanbul'da havaalanındaki lounge'ların birinde oturmuş Londra uçağımı bekliyorum.

Son yazdığımdan beri:

- Festivalin (benim için) son gününde Route of Acceptance adlı bir film izledim. Hayatta yaptığımız seçimlerin geleceğimizi nasıl değiştirebileceğini işleyen, hangi üniversiteye gideceğine karar vermeye çalışan bir genç kadının hayatının o seçime göre nasıl farklı biçimlerde şekillenebileceğini gösteren bir filmdi. Çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim, ama ele aldığı konu bana İngiltere'ye hiç gitmemiş olsam şu anda nasıl bir hayat yaşıyor olacağımı merak ettirdi.

- Festivaldeki partilerin birinde biriyle tanıştım, geçenlerde yaşadığım o sorunlu İzlandalı kız faciasından sonra aklı başında görünen birinden ilgi görmek bana çok iyi geldi.

- On gündür İzmir'deydim. Günlük güneşlik, deniz manzaralı bir şekilde uyanmanın; bütün gün kucağımda mırıldayan bir kediyle televizyon izlemenin; milyon çeşit yemek yemenin tadını çıkardım. Önceki gün Çeşme'ye gidip denize girdim. 

Londra'dayken en çok güneşi ve denizi özlüyorum. Yengeç burcu olmamla alakası var mı bilmiyorum ama denizle, daha doğrusu suyla çok büyük bir bağım var. Bir şeye sıkıldığımda suyun beni çektiğini hissediyorum, kendimi en yakın deniz ya da nehrin yanında buluyorum (Londra'da South Bank'e bu kadar bağlanmamın sebebi de bu sanırım). Neye sıkılırsam sıkılayım suya yakın olmak beni sakinleştiriyor. Dünyadaki en güzel his bence kesinlikle yeni denizden çıkmış bir şekilde kumlara uzanıp dalgaların sesini dinlemek, hafifçe esen rüzgarı ve güneşi yüzümde hissetmek. Bu aralar bu hissi çok özlüyorum. Keşke kışı Londra'da, yazı Çeşme'de geçirebilsem ya da Londra'daki sosyal hayatımı buraya taşıyabilsem. Straight olsaydım İzmir'de hiç sıkılmadan yaşayıp gidebilirdim. Homofobik bir toplum + sıfır gay ortam ikilisi bende yalnız, sevgisiz geçecek bir hayat korkusu uyandırıyor.

- Sigaradan gerçekten çok fena nefret eder hale geldim. Şu anda yanımda loungeda sigara içilmediği için şikayet eden tipleri gördükçe sinirleniyorum, o derece. İnsanların kendilerini zehirlemekten ve çöpe para dökmekten başka bir boka yaramayan bir şeye bu kadar bağımlı olmalarını aklım almıyor, istese kimsenin bırakamayacağına inanmıyorum. 

Geçen gün Alsancak'taydım, girdiğim bütün barlarda 'Sigara içilmez' yazısı olmasına rağmen açık/kapalı her alanda sigara içilmesine göz yumuluyordu. Sigara içenler kalkıp dışarı çıkmasın diye neden biz sigara içmeyenler böyle dumanaltı bir ortama maruz kalmak zorundayız? Sigara içenlerdeki sigara içmeyi hakkı görüp geri kalanların duruma katlanmasını bekleme durumu nasıl bir 'entitlement' örneğidir? Gerçekten çok sinirleniyorum. Ne zaman böyle bir ortamda bulunsam eve geldiğim gibi duş alıp saçlarımı yıkama, üzerimden çıkan her şeyi çamaşır makinesine atma ihtiyacı duyuyorum. İçenler farkında değil ama sigara içen birisi içtikten yarım saat sonra bile yanımda dursa bir metre öteden leş gibi kokusunu duyabiliyorum. Gerçekten çok, çok iğrenç bir şey; hayatımın kadını karşıma çıksa ve sigara içiyor olsa, öpmeyi geçtim yanına yaklaşmak bile istemem. Peki o zaman insanlar neden böyle iğrenç bir şeyi bir de üzerine para vererek içiyor? Biri açıklasın.

Wednesday, 20 March 2013

gender failure

Mesai saatlerinde is gucle ugrasacagina blog yazan insan oldugumdan Turkce karakterim yok, kusura bakmayin.

London Lesbian and Gay Film Festival son hiz devam ediyor. Yil boyunca en cok heyecanla bekledigim olay olan festival bu sene de her zaman oldugu gibi 'Daha ne kadar genisleyebilir ki' diye dusundugum ufkumun sinirlarini zorladi, bana bir suru yeni deneyim ve fikir katti.

Festivali Cuma aksami Ivan Coyote ve Rae Spoon'un yer aldigi animasyon/muzik/spoken word karisimi bir performans olan Gender Failure ile actim. Ivan Coyote'nin fena halde hayrani oldugumdan en cok sabirsizlik duyarak bekledigim etkinlik oydu. Youtube'da falan bulabilirseniz mutlaka izlemenizi tavsiye ederim, hayat degistirici diyebilecegim kadar ilham veren, ruhumun en derin yerlerine dokunan bir performans oldu. Ve sonunda hem Ivan hem de Rae ile tanisip imzalarini alma firsati buldum. O geceye kadar Rae Spoon'un adini dahi duymamistim, ama o meleksi sesini duyduktan sonra butun albumlerini edinmek icin manyak bir istek duymaya basladim. Son birkac gundur iPod'umda sabah aksam Rae Spoon'un Love is a Hunter albumu donuyor, onu indirdigimden beri baska hicbir sey dinlemez oldum. Kesinlikle dinleyin.

Cok uzun suredir heyecanla beklenen bir olay gecince insanin icini bir bosluk kaplar ya, Cumartesi sabahi oyle bir ruh halinde uyandim. Keske en cok gormek istedigim Gender Failure en son olsaydi, onun bana hissettirdiklerini uzerimden atip festivalin geri kalanindan zevk alabilecek kafaya girmem uzun zaman aldi. O gun son anda bilet alan bir arkadasimla birlikte Longing to Belong adli bir kisalar seckisine gittik. Deep Down Ballet (Jetzt aber Ballett) disinda aklimda yer eden, yeniden izleme istegi uyandiran bir kisa yoktu. Filmden ciktigimizda BFI festival boyunca her aksam oldugu gibi gay insan kayniyordu, metrekareye 100 lezbiyen dusuyordu, insan elini sallasa eski sevgilisine carpiyordu falan, oyle cilgin bir ortamdi.

Pazar gunu Intersexion adli interseks bireyleri anlatan bir belgesel izledim. Daha sonra James Franco'nun Hollywood dedikoducularinin agzina sakiz olan filmi Interior. Leather Bar'a gittim. Koca salondaki tek kadin bendim sanirim. Ilginc bir filmdi.

Pazartesi aksamina 'En Iyi Belgesel' dalinda Akademi Odulu'ne aday gosterilen How to Survive a Plague ile basladim. 80'lerde New York'un escinsel ortaminda kol gezen AIDS salgini ve insanlarin tedavi hakkina sahip olabilmek icin verdikleri mucadeleyi anlatan, zaman zaman gulduren, zaman zaman da hungur hungur aglatan bir filmdi. Su ana kadarki favorim bu, sanirim pek cok insan benimle ayni fikirdeydi ki yonetmen film sonunda sahneye ciktiginda 600 kisilik sinema salonundaki herkes ayaga firlayip 10 dakika boyunca araliksiz alkisladi. Burada tavsiye ettigim filmleri oturup izleyen var mi bilmiyorum, ama bu seneki festival tavsiyelerim icinde izleyeceginiz tek bir film olacaksa mutlaka bu film olsun.

Pazartesi gununu Kylie Minogue'un ufak bir rolle karsimiza ciktigi, Jack ve Diane adli iki genc kizin askini anlatan Jack & Diane filmiyle kapadim. Múm tarafindan hazirlanan mukemmel soundtrack ve Riley Keough'nun her zamanki gorunusuyle alakasi olmayan inanilmaz sirin tomboy'lugu disinda buyuk senaryo bosluklari olan bir filmdi ve imdb rating'i yerlerde surunuyor, ama benim hosuma gitti. Ergenligin ne yaptigini bilmezligi cok tatli islenmisti.

Dun isten izin alarak Submerge adli Avustralya yapimi bir film izledim. Senaryoda anlamsiz buldugum pek cok yon olmasina ragmen sikilmadan izledigim bir filmdi. Ayrica gordugumde 'Aman Tanrim, tam benim tipim' dedigim basrol oyuncusu ile film sonunda BFI'in barinda denk gelip birlikte kahve ictik. Gercekten cok guzel kadindi.

Bugun ve yarin festivale ara veriyorum. Cuma gunu geri donecegim!

O sirada sizi bu aralar ruh hastasi gibi dinledigim su iki sarkiyla birakiyorum:

You Can Dance
Dangerdangerdanger


Monday, 11 March 2013

lick it

Uzun zamandır dünya gözüyle görmek istediğim ama ABD ya da Kanada temelli oldukları için görebileceğimi düşünmediğim ne kadar "celesbian" varsa hepsi bu aralar Londra'ya geliyor. Öncelikle bu hafta BFI'da London Lesbian and Gay Film Festival başlıyor (yaşasın!!) ve festival kapsamında Ivan Coyote geliyor. Hem de buradan bir arkadaşımın arkadaşının evinde kalacakmış. Ne yapsam da tanışsam bilmiyorum, ama bunu oldurmak için elimden geleni yapacağım!

Daha sonra Nisan ayında The L Word'de Carmen'ın Shane'e evlilik hediyesi olarak gönderdiği şarkıyı söyleyen God Des and She geliyor. Facebook'taki "Avrupa'ya geleceğiz, bize konser mekanı bulun" temalı post'larını gördükten sonra Londra konserlerine önayak olmamın üzerine artık onlarla da tanışırım diye umuyorum, Facebook'ta kendilerine yardımcı olanlara birkaç sürprizleri olacağını duyurmuşlardı.

Son olarak ondan birkaç gün sonra The L Word'ün reality versiyonu The Real L Word'den tanıyabileceğiniz Hunter Valentine geliyor. Ona da biletimi aldım, heyecanla bekliyorum.

Güzel bir bahar olacak gibi. 

Tuesday, 26 February 2013

to all the beautiful, kick-ass, fierce femmes out there

Bu sene 27. kez düzenlenen London Lesbian and Gay Film Festival'ın biletleri bugün BFI üyeleri için ön satışa çıktı. Beşinci kez gidecek olduğum ve abartısız yıl boyunca en sevdiğim, en heyecanla beklediğim etkinlik olan festivalin biletlerine sahip olabilmek geçen senelerde işkence gibiydi; BFI sitesi çöküyor, telefonda 2-3 saat bekleniyor (evet, 2010 festivalinde 3 saat telefonda sıranın bana gelmesini beklemişliğim var) ve her şey normal işleyişine dönene kadar biletler bitmiş oluyordu. Bu sene yenilenen siteyle birlikte bu sorunu da çözmüşler, her şey 10 dakikada stressiz bir şekilde halloldu (geçen sene bilet kapacağım diye laptop başında bildiğiniz saç baş yolmuştum). 9'u bana, 4'ü arkadaşıma olmak üzere 13 filme bilet alıp 97 pound harcadıktan sonra senelerdir izleyebilsem keşke diye iç geçirdiğim Ivan Coyote'nin Londra performansına en ön sıranın en ortasında bilet bulduğum gerçeği kafama dank etti. Bilet bulamazsam içim çatlayacaktı gerçekten, nasıl sevindim anlatamam.

Bunu daha önce paylaşmıştım muhtemelen, ama bilgisayarımda kayıtlı halde bulundurduğum ve arada bir dönüp izlediğim 2-3 videodan biri olduğundan ve istisnasız her izleyişimde hüngür hüngür ağladığımdan tekrar paylaşıyorum.

Monday, 25 February 2013

t party

Rüzgar Erkoçlar'ın trans olduğu "haberinin" patlaması üzerine nedense Türkiye'nin yarısı bunu konuşur oldu. Sözlükte sol frame'de konuyla ilgili başlıklara yüzlerce entry girilmişti, nefret dolu yazılar göreceğim diye korka korka açtım. "Pişman olmaz umarım" diyen densizler ya da trans erkeklerin penislerini merak eden bilgisiz insan modelleri dışında gördüğüm entry'lerin neredeyse tamamı "Aramıza hoşgeldin kanka, birlikte ava çıkarız (!) artık" şeklindeydi. Trans kadınların hepsinin seks işçisi muamelesi gördüğü, haftada bir sokaklarında öldürüldüğü bir ülkede trans erkeklere bu tür bir sırt sıvazlar yaklaşımın olması çok garibime gitti. Bu ataerkil kafadakilere göre "erkeklik" öyle süper bir kavram ki, ona dahil olunmak istenmesinden doğal şey yok herhalde onlar için.

İkiyüzlülükten öleceksiniz.

Saturday, 23 February 2013

stress

Neredeyse 1 ay yazmayarak kendi kişisel rekorumu kırdım bu sefer. Merak edenler için hala yaşıyorum.

Son yazdığımdan beri:

- Şu anda yaşadığım evi gördüm, evin içini ve yerini çok beğendim ama boyutuna göre fiyatını fazla yüksek bulduğumdan tutmak istemedim. Sonraki bir hafta boyunca birkaç ev daha gördüm ama hiçbirini tam gözüm tutmadı. İnternetten baktığım yetmedi, zaman kısıtlaması ve aşırı umutsuzluğa kapılmam yüzünden 6-7 tane emlakçının direk ofisine gittim, oradan da bir şey çıkmadı. Taşınmama 6 gün kala göt tutuşması sebebiyle ve stres seviyem görülmemiş noktalara ulaştığı için 10 gün önce görüp küçük diye tutmadığım şu anki evimi tutmaya karar verdim.

- Tabii ki olay karar vermekle bitmedi. Burada ev kiralamak için belli bir maaş almak gerekiyor, mesela ayda 1200 pound kiralı bir ev tutacaksanız ayda 3600 pound falan maaş almanız isteniyor (bunun saçmalığına girmiyorum bile, belki maaşımın tamamını kiraya yatıracağım, belki maaşım yok ama bir şekilde geçiniyorum, sana ne). Eve teklif verirken emlakçıya stajyer olduğumu söylememe rağmen salak herif nasıl bir dünyada yaşıyorsa benim bir stajyer olarak o kadar maaş aldığımı varsaymış (burada 10 senelik çalışanlar ancak o maaşı alıyor). Neyse, ev sahibi teklifimi kabul etti, tam kontrat imzalayacağım, bir sorayım dedim "Bu arada bana maaşla ilgili bir şey soran olmadı, sonradan bir problem çıkmaz değil mi" diye (çünkü burada ev gösterirken emlakçıların sorduğu ilk soru ne iş yapıp ne kadar kazandığınız oluyor). İyi ki de sormuşum, o kadar maaş almıyorsam evi tutamayacağımı söylediler. Eğer sormayı akıl etmesem ödeyeceğim 300 pound emlakçı ücreti de yanacaktı. Ben buna sinirlenirken en başta hatayı yapan emlakçı arayıp iyice yüzsüz yüzsüz konuştu, ben de zaten taşınmak için 6 günüm olduğunu ve bu hatayı yaparak bunun 2 gününü harcadığını, evini alıp bir tarafına sokmasını söyledim.

- Bunun ertesi günü (taşınmama 3 gün kala) aynı binada bu tutmak istediğimin bir benzerini kiralayan ve 10 gün önce görmeye gittiğimde beni gezdiren başka bir emlakçıya ulaştım. Bana aynı fiyata benzer bir daire verebileceklerini, 3 ay kira peşin ödersem maaş sorununun olmayacağını söylediler. Tam kabul edip evi görmeye gideceğim, bu sefer ev sahibinin daha yüksek fiyat istediği ortaya çıktı. Belki ev büyüktür diye yine de görmeye gittim, baktım daha bile küçük. Yine de çaresizlikten tamam demek zorunda kaldım.

- Tam ben diğer emlakçıyla kontrat imzalayacakken ertesi gün (taşınmama 2 gün kala) o hatayı yapan salak ilk emlakçı aradı. Kirayı 6 ay peşin ödersem ev sahibinin kabul edeceğini söyledi. Hem o daireyi daha çok beğendiğimden, hem de yılda 1200 pound fazladan ödemeyi gereksiz bulduğumdan sonuç olarak o evi tuttum.

- İş maalesef tutmakla da bitmedi. İki koca valizle geldiğim İngiltere'de öyle çok eşya biriktirmişim ki, beş koca koli ve 40 küsür poşete ancak sığabildim. Taksiyle taşınmayı düşünüyordum, eşyaların taksiye sığmasının mümkün olmadığını görünce taşınmama iki saat kala Gumtree'den evdeki eşyaları taşıyacak kamyonetli birini bulmak zorunda kaldım. 50 pound'a anlaşmıştık, adam eve gelince "Çok eşya var, 100 pound istiyorum" gibi salak bir muhabbete girdi. Diyorum "Hayır, ödemeyeceğim", hala ısrar ediyor. "Keyfin bilir kardeşim, git o zaman başkasını arayayım" deyince 70'e taşımayı kabul etti ve yarısını da ben ve arkadaşım taşıdık.

- Daha sonra eski evi temizlettirdim, check-out'umuzu yapacak görevli geldi ve evin her yerini kontrol etti. Ev sahibi birkaç gün sonra kesinti yapmayacağını belirtti. İyi güzel de, emlakçı bu check-out işlemi için bizden 220 pound kesti. Şu ana kadar İngiltere'de dördüncü kez bir evden çıktım, ilk kez böyle bir bedel alındığına denk geldim. İnternetten baktım, alınsa da 40-90 pound arası bir şey alınıyormuş, 220'ye hiç denk gelmedim. Neyse, İngiltere'de depozitoları koruyan ve bu tür şeylere itiraz edildiğinde hakemlik yapan kurumlar oluyor, insanlar nette okuduğuma göre 90 pound'a itiraz edip kazanmışlar, ben 220'yi kesin kazanırım diye düşünüyorum. Ama bununla uğraşmak bile ayrı bir stres kaynağı.

- Tüm bunlar olurken bir de yeni pasaport çıkarmakla uğraştım. Hükümetin sonu gelmeyen saçmalıkları sonucu 17 yıldır kullandığım güzelim yeşil pasaportum gidiyor. Bir de şimdi senede bir vizeyle uğraş.

- Staj yaptığım yerde çalıştığım bölümle alakası bile olmadığı halde kendi yapmaya üşendiği işlerini bana yığan bir insan var, çok sinir oluyorum. Kendisi sıkıcı işleri yapmak için fazla prenses galiba.

- Taşındığım ev yeni bina olduğu için telefon hattı bağlatmak için 140 pound istiyorlar, yok artık dedim ve internet bağlatmaktan vazgeçtim. %90 çalışmayan bir VINN-ımsı şey ve yandaki hostel'ın çoğu zaman çekmeyen interneti ile idare ediyorum. Nasıl olsa gündüz evde değilim, çok zor olmuyor.

- Eski yaşadığım yeri çok özlüyorum, ama burası da güzel. British Museum'a 10 dakika yürüme mesafesindeyim, 2 dakika ötemde Forum gibi bir açık hava alışveriş merkezi, yeni açılan hip ötesi bir gay bar ve Londra'nın tek LGBT kitapçısı var. Burayı seveceğim galiba.

- Yeni evimde duvara monte edilmiş bir iPod dock'a bağlı olan tavana gömülü hoparlörler var. Bayılıyorum!

Sunday, 27 January 2013

goodbye, this town, these streets, your friends

Sanırım bu blog'u açtığımdan beri ilk kez bu kadar uzun süre yazamadım. Staja başladığımdan beri ne enerjim, ne de zamanım oldu. Şu anda da pek zamanım yok, ama hayatımda olup biteni özet geçmek ve zaman bulduğumda uzun uzun yazacağımı, hala burada olduğumu belirtmek istedim.

Üç haftadır sabah 9-akşam 5 staj yapıyorum ve bir dakikam dahi boş geçmiyor, yılların çalışanı gibi eve iş getiriyorum; o derece meşgulüm. Projeler, hastane ziyaretleri, şehir dışına dernek ziyaretleri falan derken kafamı kaldıracak vakit bulamıyorum. O kadar ki, son üç haftadır haftaiçleri yemek yapacak enerjim dahi olmadığından gündüzleri meyve, akşamları da hazır salata ya da sandviç yiyorum. Mikrodalgada 3 dakika bir şeyler ısıtmak dahi zor geliyor.

Diğer yandan iki hafta sonra bu evden çıkmam gerekiyor ve üç haftadır harıl harıl aramama rağmen ev bulabilmiş değilim. Stüdyo ya da 1+1 için 1000 poundluk bir bütçeyle arayışıma başlamıştım, baktım olmuyor, bütçemi ayda 1300 pound'a çekmek zorunda kaldım. Buna rağmen şu anda yaşıyor olduğum bölgede bütçeme ve kafama uygun ev bulamıyorum. Fiyatı bana uyanlar ya çok küçük oluyor, ya da içleri çok döküntü oluyor. Başka yerde yaşamaya gönlüm olmasa da metroyla yarım saat falan uzaklıktaki yerlere de bakıyorum, ama her gün şehir merkezine gidip gelmenin masrafını katınca arada 100-200 pound falan bir fark oluyor en fazla. Ve bence ayda 200 pound fazla ödemek işe yürüyerek gidip gelebilmeye ve günün bir buçuk saatini tıklım tıkış toplu taşıma araçlarında ayakta geçirmek zorunda olmamaya her şekilde değer.

Belki çok seçici davranıyorum, ama bu sefer uzun süre yaşayabileceğim, içime tamamen sinen bir ev istiyorum. Çevremdeki herkes "Kızım kafayı mı yedin, iki haftaya evsiz kalacaksın, ne bulursan tut" tepkisi veriyor, ama ben istediğim evi zamanında bulacağıma dair umutluyum. Dua edin de bu hafta güzel bir ev bulayım, dağ başına taşınmak zorunda da kalmayayım.

Tüm bunlar olurken bir de bu aralar arkadaş çevremin genişleyeceği tuttu. Arkadaşlarımı ihmal etmemeye ve arkadaşlıklarıma emek vermeyi öğrenmeye kararlıyım, o yüzden arkadaşlarımla düzenli olarak görüşmeye çalışıyorum. Bütün hafta işte olmak enerjimi çok fena emiyor ve hafta sonu geldiğinde tek istediğim pijamamı giyip yatakta film izlemek oluyor, ama içimden gelmeye gelmeye de olsa dışarı çıkıyor ve arkadaşlarıma zaman ayırıyorum.

Yalnız başıma evimde kafa dinlemeye ayıracak vaktim hiç kalmadı ve bu durum ruh halime hiç iyi gelmiyor, ip bir yerinden kopacak gibi hissediyorum sürekli. Introvert doğam her gün insanlarla iç içe olmaya dayanamıyor, o insanları seviyor olsam bile uzaklaşma isteği duyuyorum.

Hadi bakalım.

Monday, 7 January 2013

miss atomic bomb

Cumartesi günüm baştan aşağı tam bir alışveriş çılgınlığı ile geçti. Önce Primark ve Marks and Spencer'da işe giyilecek chino ve şifon gömlek stoğumu tamamladıktan sonra asıl alışverişe Selfridges'de başladım. Amacım her indirimde olduğu gibi Marc by Marc Jacobs bir çanta almaktı, ama indirimde doğru düzgün çanta kalmamıştı. Giyim bölümü ise bildiğiniz coşmuştu, %70 gibi bir indirim vardı bir sürü şeyde. 400 pound'dan 50 pound'a düşen ipek bir Diane von Fürstenberg elbise yakalayınca inanamamazlıktan kendimden geçtim denebilir. 16 beden giyen bir insan olarak o 12 beden elbisenin içine kendimi ne güçlükle sığdırdım anlatamam. Ama sığdım sığmasına da, sevgili popo ve göbeğim elbiseyi yukarı kaldırdığından eteği olmaması gerektiği kadar mini oldu. İçimdeki "Bir daha nerede böyle fırsat bulacaksın, al zayıflayınca giyersin hem motivasyon olur" diyen ses ile "Seneler önce motivasyon olur diye aldığın ve hala bileği kapanmayan Lanvin ayakkabıyı, içinden fışkırdığın S beden MbMJ bikiniyi hatırlamıyor musun" diyen ses yarım saat falan kapıştı. O sırada çevremde aç kurtlar gibi dönüp duran kadın sürüsüne kaptırmamak için elbiseyi elimden bırakamadım. Sonunda 50 pound'u daha içime sinecek bir şeye harcamaya karar vererek elbiseyi yerine geri astım. Selfridges'den çıkarken hala acaba yanlış mı yaptım diye düşünüyordum, ama geçti gitti, neyse.

Bütün gün Selfridges'de dolanıp tek bir şey bile alamamış olmaya sinirlenen bünyem hızını alamadı ve eve uğrayıp poşetlerimi bırakarak Knightsbridge'e gittim. Harrods'a gittim, çanta reyonuna baktım, indirim bölümünde ilgimi çeken bir şey yoktu. Birbirinin tepesine tırmanan turist kalabalığının da etkisiyle sinir olup çıktım ve hemen yandaki Harvey Nichols'a gittim. MbMJ maalesef İngiltere'de ABD fiyatına göre çok daha overpriced olduğundan %50 indirimle bile cüzdanlar bana çok pahalı geldi, güzel çanta da kalmamıştı. %50 indirimle 600 küsür pound'a düşmüş olan PS1'lara bakıp iç çeke çeke giysi ve ayakkabılara doğru yol aldım. Giysilerde öyle Selfridges'deki gibi çılgın bir indirim yoktu. Ama ayakkabılar daha çeşitliydi. İndirimdeki ayakkabılar arasında yıllardır istediğim Balenciaga loafer'lar gözüme çarptı, ama maalesef 39 üstü kalmamıştı. Bir anda içime öyle bir Balenciaga ayakkabı isteği doğdu ki, ayağıma inen kara sulara ve vahşi hayvanları andıran kalabalığa aldırmadan Harrods'a geri döndüm. Aynı ayakkabı orada %60 indirimdeydi, ama orada da sadece 36'sı kalmıştı. Eve döndüm, ilk iş bilgisayarımı açıp ayakkabıları aramaya başladım. O akşamdan beri günde birkaç kez aklıma gelen her siteyi kontrol ediyorum indirimde satan bir yer var mı diye. Olmadı yurtdışından getirteceğim, çok fena taktım. Kendimi bir ayakkabıya 200 pound vermenin mantıklı bir şey olduğuna inandırabilirsem tabii.



Friday, 4 January 2013

did you forget all about them golden lights

İki hafta önce Türkiye'ye gittim, önceki gece döndüm. Yolculuğumun başlangıcından beri üzerimde olan aşırı sinirlilik hali hala geçmedi. Bu aralar çok kolay sinirleniyorum. Özellikle Türkiye'ye gittiğimde sinir katsayım iyice havalanıyor, ama dönmeme rağmen hala ufacık şeyler için saatlerce burnumdan soluyorum.

Bu sinir olayı British Airways bir süre önce Londra-İzmir hattını iptal ettiği ve Pegasus bilet fiyatları artık saçma sapan rakamlara ulaştığı için Türk Havayolları ile İstanbul aktarmalı olarak İzmir'e gitmek zorunda kalmamla başladı. THY sayesinde tamamen baştan aşağı kabus gibi bir gün geçirdim. İlk olarak Londra-İstanbul uçağı bir buçuk saat gecikmeli olarak hareket etti (zaten THY uçaklarının vaktinde kalktığı pek görülmüş şey değil). Uçağa bindiğimde koltuğumdaki eğlence konsolu/ekranı/bilmem nesinde Kuran sesli kitabı görmem ve uçakta bulunan Skylife dergisini karıştırırken her iki sayfada bir İslami muhabbetlere rastlamam üzerine daha bir terslendim. 10 kere çağırma düğmesine basınca anca gelen, içecek isteğimi unutan uçuş görevlileri falan derken uçak bir saat gecikmeli olarak İstanbul'a indi. Saçma bulduğum bir şekilde transfer yolcular tekrar güvenlikten geçiriliyordu ve Atatürk Havalimanı güvenlikçileri Londra'da dahi olmadığı kadar insanı uğraştırıyorlardı. Koştura koştura son anda İzmir uçağına yetiştim, uçak ilginç şekilde zamanında kalktı ve indi. Tam sonunda günün koşuşturmacasının bittiğini düşünüyordum ki bagajımın gelenler arasında olmadığını gördüm. Yine beceriksiz ötesi görevlilerle uğraştıktan sonra benim de aralarında bulunduğum 20 kadar yolcunun bagajlarının yanlışlıkla bir sonraki uçağa konduğu ortaya çıktı. O uçak da geciktiğinden havaalanında bir buçuk saat beklemek zorunda kaldım. Bagajı almakla da iş bitmedi, insanların yurtdışından ucuza iPhone getirmesini önleyerek dünyayı kurtaracak olan görevliler sırayla 100 kişinin teker teker bavul ve el çantalarını kontrol ettiler. Bir yarım saat de o sürdü. Sonuç olarak uçağımın İzmir'e inmesinin ardından havaalanından çıkmam iki saati buldu.

O gün başlayan aşırı sinirliliğim gerek Türkiye'deyken karşılaştığım sonu gelmeyen görgüsüzlük ve kabalık örnekleri yüzünden, gerekse de Londra'ya döndüğümden beri sabrımı son noktasına getiren emlakçımız sayesinde son gaz devam ediyor.

**

Tamamen internetten uzak olmanın sinir stres katsayımı ciddi anlamda düşürdüğünü fark ettim. Türkiye'de olduğum 10 gün boyunca günde maksimum 10 dakika yapmam gerekenleri yapma dışında bilgisayarımı açmadım. Benim için endişe kaynağı olan her şeyi bir kenara bıraktım, Noel sağolsun şu anda en çok kafamı meşgul eden taşınma konusuyla ilgili de emlakçıdan hiç email gelmedi. Bütün gün televizyon izledim, kedimle zaman geçirdim, kafa dinledim. Tamamen stressiz ve minimal sorumlulukla geçen o 10 gün o kadar güzeldi ki,  Londra'ya çok zor döndüm. Daha doğrusu bedenim döndü, kafam ilk kez hala dönemedi. Bazen dönerken buraya dönmemek istediğim olurdu, ama ertesi güne İngiltere'ye yeniden alışırdım. Bu sefer hala alışamadım, rahatı ve kolaylığı seven kısmım o dönemi çok özlüyor.

**

Bu arada bugün bir MS derneğinde staja başladım. Bir sonraki post'umda anlatacağım.