Thursday, 2 June 2016

hands down

Bu aralar kısmen kendi hayatıma dayalı, kısmen kurgu bir şeyler yazıyorum. İngiltere'ye taşınmadan hemen önce tanıştığım, çok kısa süre birlikte olduğum ama içimde hep ukte kalan eski bir sevgilimin de bahsi geçiyor yazdıklarımda. Ama tabii bunun üzerinden dokuz yıl geçti neredeyse. O anki ruh halime olabildiğince geri dönebilmek, ufak tefek detayları hatırlayabilmek için eski blog yazılarımı okuyordum geçenlerde. Şükürler olsun ki zamanında sabah akşam bloguma bir şeyler yazdığım için ilişkimizin başından sonuna yazılı kaydını tutmuşum.

İlk kez buluştuğumuz günden bir gün önce "Hayatımda büyük bir değişiklik olacağını hissediyorum" diye yazmışım. Ertesi gün ilk kez görüşmüşüz ve gerçekten de bunca yıl sonraki kimliğimin oluşmasında çok büyük rolü olmuş o akşamın. Eve gelince de Dashboard Confessional'ın Hands Down şarkısının sözlerini yazmışım bloguma.

O insana davranış biçimim ve bencil, yüzeysel heveslere kapılmış o zamanki karakterimle o ilişkinin başlamadan bitmesine sebep oluşum hayattaki tek pişmanlığım. O zaman davrandığım gibi davranmasaydım daha ne kadar birlikte olurduk, ilişkimiz nasıl ne zaman sonlanırdı bilmiyorum, ama hep bunu merak etmişimdir ve hep içimde bir "keşke o zamana geri dönüp bazı şeyleri değiştirebilsem" düşüncesi kalmıştır. Bu yazım projesi sağolsun o günlere geri dönmek de o hissi iyice tetiklemişti bugünlerde.

Midede kelebekli, sensiz-nasıl-yaşarımlı bir aşk olmadan "idare eder" dediğim bir ilişki istemediğim için uzun zamandır yalnızım. Eskiden yalnız olmak bana kurtulunması gereken bir durummuş gibi geliyordu ama ardı ardına düzinelerce can sıkıcı ve/veya moral bozucu buluşmadan sonra son zamanlarda olursa-olur-olmazsa-da-böyle-iyiyim moduna geçmiştim. O yüzden geçenlerde havadan sudan konuşurken "Bir aralar bir şeyler içsek ya" diyen biriyle dün akşam görüşmeye giderken en ufak bir beklentim yoktu. Uzun ve zor bir gün geçirmiştim, bir bira içer, kafamı dağıtır, biraz muhabbet eder, en fazla bir-iki saate de eve dönerim diye düşünüyordum.

Hiç beklenmedik bir şekilde o bir bira üç biraya, bir-iki saat beş saate, buluştuğumuz barın kapanmasına, gecenin bir yarısı Londra'da red velvet kek satan açık yer bulacağız diye sokakları arşınlamaya, sonra da evimin kapısına kadar bırakılıp bir güzel öpülmeme dönüştü. Keşke sabahın köründe kalkmama gerek olmasa, keşke her yer kapalı olmasa, keşke bir yere oturup sabaha kadar zaman geçirebilsek dedirten gecelerdendi. Bu his sürer ya da sürmez bilemem ama bir geceliğine de olsa yıllardır hissetmediğim o büyük bir değişikliğin başlangıcında olma hissini duymak güzeldi. Kim bilir, belki de ikinci şansım budur.

Hands down this is the best day I can ever remember,
I'll always remember the sound of the stereo,
the dim of the soft lights,
the scent of your hair that you twirled in your fingers
and the time on the clock when we realised it's so late
and this walk that we shared together.
The streets were wet and the gate was locked
so I jumped it, and I let you in.
And you stood at your door with your hands on my waist
and you kissed me like you meant it.
And I knew that you meant it.

Monday, 16 May 2016

taskafa

Londra'ya geldiyseniz bilirsiniz, burada hic sokak hayvani yok. Banliyolerde sessiz sakin sokaklarda zaman zaman yasadigi evden gezmeye cikmis kedilerle karsilasmaniz mumkun, ama Londra sehir merkezinde yasadigim yillar boyunca su anki evime tasinana kadar buralarda hic kedi gormemistim.

Karsi apartmanin arka tarafindaki dairelerin birinde parlak turuncu tuylu tosun bir kedi yasiyor. Kisin hic ortada gorunmeyen bu tosun her yil baharin gelisiyle bodrum kattaki dairenin camindan disari cikarak pencere pervazina ya da kaldirima oturuyor, geleni geceni kesiyor. Son 1-2 yildir bu tosuncuga bir de kara kedi eklendi, ve de sanirim ikisi ciftleserek gecenlerde ilk kez gordugum turuncu siyah karisimi bir yavru dogurdular (yavru dedigim de cok yavru degil).


Birkac hafta once gunesli bir gunde bu yavru disari cikmis kaldirimda duruyordu. Once market alisverisinden donen bir adam gordu onu. Posetlerini yere birakti, kediyi sevdi, o sirada iki kadin daha meydana cikti. Adam gitti, bu sefer kadinlar kediyi sevmeye basladilar. Iyi yere kapak atmis kedicik, gelen gecen seviyor. Ben de bu kedileri her gordugumde seviyorum.

Londra'dayken kedi ozlemim inanilmaz boyutlara ulasiyor. Sabahlari her uyandigimda Izmir'deki kedimin yastigima kafasini koymus bana bakiyor oldugunu hayal ediyor, miriltisini, iki kulaginin arasindan optugumde icime cektigim kokusunu zihnimde canlandiriyorum. Son birkac yildir sabahlari evimin yakinlarindaki bir parka gidip sincap beslemeye basladim bu hisse derman olmak icin. Tabii ki sincap bir kedi degil, ama yine de yanima gelip kucuk ellerini elime dayayarak avcumdan findik yemeleri beni mutlu ediyor.

Gecenlerde Istanbul'daki sokak kopekleriyle ilgili Taskafa diye bir film izledim. Filmden sonra yonetmenle soyleside konu Turkiye'de ne kadar hayvanlarla hasir nesir oldugumuza, Londra'da ise hayvanlarla, ve hatta insanlarla fiziksel temastan ne derece yoksun oldugumuza geldi. Gercekten de oyle. Burada insanlar birbirlerine dokunmadan yasiyorlar, yillardir tanidiginiz arkadasinizla bulusunca bile bir sarilma, iki yanaktan opme durumu pek yok. Konusurken, bir seyler anlatirken karsindakine dokunma durumu yok. Sokaktaki sahipli bir kopegi sevmeye kalksaniz sahibinin hosuna gitmez. Fiziksel temasin cok oldugu bir kulturde buyumusseniz insanlarin birbirine dokunmadigi ve hayvanlarla temasin olmadigi bir yerde kendinizi cok yoksun hissediyorsunuz.

Wednesday, 4 May 2016

kiss me, and comfort me, my sweet

Yaklasik 10 gun once Londra'ya dondugumden beri garip bir ruh halindeydim. Hem uzun zaman araliksiz calistiktan sonra 9-5 bir ise gitmiyor olmanin yarattigi degisiklik hissi, hem vize yenileme stresi, hem de Pride'da birlikte calistigim bir arkadasimla kurdugumuz yeni bir LGBT sosyal etkinlik agi ile ilgili bir takim stresli durumlar sebebiyle biraz zor bir hafta gecirdim. Hayat ancak normale donmeye basladi bu hafta.

Cok icedonuk ve evcil bir insan olmama ragmen butun gun evde bos bos oturup dizi, film vs izlemek en fazla 3-5 gunden sonra benim icin cok depresif ve dayanilmaz bir hale geliyor. Zaman zaman desarj olmak icin boyle takilmak hosuma gitmiyor mu, gidiyor, ama gunun sonunda "Bugun kendime ne kattim, kendimi nasil gelistirdim?" sorusuna bir cevabim olsun istiyorum. Ya da en azindan "Bugun sunu sunu basardim" diyebilmeliyim ufak bir sey de olsa. O yuzden gunlerimi yavas yavas doldurmaya basladim.

Sabahlari erken uyaniyor, biraz yatakta kitap okuyorum, spor salonuna ya da yuzmeye gidiyorum, birkac saat evde calisiyorum, ogleden sonralari British Museum'da ilginc bir seminer varsa oraya gidiyorum, yoksa sinemaya gidiyorum ya da Starbucks'ta oturup bir seyler okuyor ya da yaziyorum. Gece uyumadan once Duolingo ile yeni bir yabanci dil ogrenmeye calisiyorum. Aksamlari da olabildigince doldurmaya calisacagim sinema ya da sosyal etkinliklerle.

**

Dun Facebook'un "Bilmemkac yil once bugun sunu paylasmissiniz" fonksiyonu sayesinde yillardir dinlemedigim, cok sevilesi bir sarkiyla tekrar karsilastim. Ne guzel sarkiydi bu.

2000'li yillarda muzik daha guzeldi.

 

Sometimes in the cold night my phone rings,
but it's not you
And even when the buzzer to my place rings,
it's still not you
And the stranger on the night bus with the checked coat,
it's not you
And your warm hands hold me so close
but deep down, it's not you.

Monday, 25 April 2016

you're a sky full of stars

Gecenlerde uzun zamandir gormedigim bir arkadasim bloguma ne oldugunu sordu. Son zamanlarda blogumu okuyan kaldigini sanmadigimdan ve kendi kendime konusmak istemedigimden pek yazmaz olmustum. Maalesef cevap veremeden arkadasim Facebook'tan yok oldu ama eger bunu okuyorsa beni yeniden yazmaya tesvik ettigi icin tesekkur ederim, umarim iyidir ve her sey yolundadir!

**

Turkiye'de iki haftalik bir tatil sonrasi dun Londra'ya dondum. Son birkac aydir calistigim yerde fena halde bunalmistim; o yuzden hem isi birakip yeni ufuklara yelken acmanin hafifliginden, hem de ailem, kedim ve eski arkadaslarimla dolu dolu vakit gecirmekten bu tatil bana cok yaradi. Uzun zamandir gecirdigim en dinlendirici ve rahatlatici tatildi diyebilirim, su aralar birkac stresli mevzuyla ugrasiyor olmama ragmen.

Facebook'umdaysaniz biliyor olabilirsiniz, kendi isimin sahibiyim ve kadrolu degil, kisa/orta vadeli projelerde kontratli olarak calisiyorum. Cok sevdigim insanlarla cok zevkli bir projeyi sonlandirdiktan sonra Aralik 2015'te yeni bir kontrata basladim. Uzerimde calisan insanlarin bana cok soguk davranmalari ve yoneticisi konumunda olduklari kisileri dogru duzgun yonetme kabiliyetinden yoksun olmalari sebebiyle bu kontrat her sabah lanet olsun diyerek uyandigim bir kabusa donustu. Sabrim sonunda tasti ve bir ay kadar once "Ben Nisan'da tatile gidiyorum, tatil donusu de ise donmeyecegim, size iyi sanslar" diyerek kontrati sonlandirdim.

Tam da o donemler Londra LGBT Film Festivalinde gonulluluk yapiyordum. O vesileyle benim gibi sevmedikleri isleri buyuk bir finansal risk alip film sektorunde calismak icin birakan birkac insanla tanistim, sinema gibi tutkum olan bir konuda calismanin para kazanmak icin laf olsun diye calismaktan ne kadar farkli oldugunu anladim. Son birkac yildir sinema sektorunde calismak aklimin bir kosesindeydi, ama bana su anki kariyerimi riske atmamami, sinema ile ilgili hic is deneyimim olmadan is bulamayacagimi soyleyen ic sesime kulak veriyor ve sinema hayalimi "Belki gunun birinde" diye gecistiriyordum. Tam kafamdan bunlar gecerken bu bahsettigim is yerinde cok moralimin bozuldugu bir gun bir film izledim Festivalde. Filmin kendisi degil, karakterlerden birinin soyledigi bir cumle aklimda yer etti: "Eger kendi kararlarini kendin vermezsen hayat senin icin karar verir."

Ertesi gun istifa emailimi gonderdim. Birkac gun sonra da "Gunun birinde"yi bekleyip durursam o gunun hic gelmeyecegine karar verdim. Su anda sinema sektorunde is ariyorum. Birkac ay durumlar nasil gidiyor bakacagim, baktim hicbir sey bulamadim, yeniden kar amaci gutmeyen sektorde is bakmaya baslayacagim.

**

Dun Izmir'de Londra donusu icin hazirlanirken "Hic donesim yok" dedim anneme. "Londra'ya donmek istemene sebep olacak bir sey vardir mutlaka" dedi. Birkac dakika dusundum, tek bir sey bile bulamadim. Eskiden olsa film festivalleri, LGBT sosyal yasam, muzeler, guzelim bir sehrin gobeginde tek basina yasiyor olmak gibi pek cok neden sayabilirdim. Sonunda cok sevdigim bir alanda is arayabilecek konumda olmam ve lanet ettigim bir isi birakmis olmam da pozitif seyler. Ama bunlar gercekten Izmir'e dair sevdigim milyon tane seye agir mi basiyor? Bu sorunun cevabi zaman gectikce daha buyuk bir "Hayir" olmaya basliyor.

Izmir'de dogup buyuyen ama su anda Istanbul'da ya da yurtdisinda yasayan bir suru arkadasim var. Benim gibi mutlaka uc ayda bir Izmir'e giden, her gittiginde en az 2-3 hafta kalan ve Londra'ya her geri donuste dunyanin sonuymus gibi aglamakli olan birini daha tanimiyorum. Yilbasini, yaz tatillerini, ozel gunleri Londra'da/Istanbul'da/nereye tasindilarsa orada geciriyor cogu Izmirli arkadasim. Izmir'e yilda en fazla birkac kez gidiyorlar, gittiklerinde en fazla bir hafta kaliyorlar, daha sonra da mutlu mesut bir sekilde yasadiklari yere geri donuyorlar. O noktaya nasil gelir insan? Karakter meselesi midir bu? Ben Izmir'den Londra'ya her dondugumde daragacina giden insan ruh halinde oluyorum, gunlerce moralim bozuk oluyor ve yeniden Londra'ya alismam zaman aliyor. Oysa eminim bir suru insan benim yerime seve seve Londra'ya gider.

Keske Turkiye'deki insanlarin %80'ini bosaltip Londra'yi Izmir'e tasiyabilsek.

Sunday, 29 November 2015

the turkish boat

Dün Londra'da bir queer film festivali kapsamında The Turkish Boat (De Turkse Boot) diye bir film izledim. Film Amsterdam Onur Haftası kapsamındaki Kanal Geçiti'nde ilk kez bir Türk grubun yer almasını ve yerel Türk komünitesinin tepkisini konu alıyordu. (Düşündürücü bir filmdi, bulabilirseniz izleyin.)

Filmin sonundaki söyleşide konu Avrupa'ya göçen Türk topluluklarının kültürel gelişiminin nasıl "donduğuna" ve yabancı bir ülkeye yerleşen toplulukların Türk kimliklerini korumak için geleneklerini abartılı bir biçimde yaşamalarına geldi. Bunun bir sonucu olarak Türkiye'de LGBT bireylere karşı tutumların yavaş da olsa düzelmeye başlıyor olması kültürel "donma" halindeki bu toplumlara yansımıyor, Hollanda gibi LGBT bireylerin eşitliği konusunda Türkiye'den bilmemkaç ışık yılı ötede olan ülkelere göçen Türkler ise Hollanda toplumuna entegre olmadan, kendi minik Türkiyeleri içinde yaşadıkları için bu gelişme onlara ulaşamıyor.

Gerek ulusal kimlik kavramından hiç hazzetmediğim, gerekse de İngiltere'ye Türkiye olmadığı için gelmiş olduğumdan burada yaşadığım 7 küsür yıldır Londra Türk komünitesi ile en ufak bir etkileşimim olmadı. Birkaç tane Türk arkadaşım var, yılda bir de birinin doğumgünü falan olunca bir Türk mekanında rakı balık yaptığımız oluyor, ama onun dışında Türk ortamlarını aramıyor ya da uzun süreli bir nostalji hissi yaşamıyorum. Tam tersine, Londra'da bir Londralı gibi yaşamanın, Türkiye'de deneyimleyemeyeceğim şeyleri deneyimlemenin ve Türkiye'de canımı sıkan şeylerden uzak olabilmenin tadını çıkarıyorum.

Bunun tam tersi yaşayan insanlar da var ama. Evine Türk uydusu taktırıp İngiliz kanalları yerine Türk dizileri izleyen, akşamları Sezen Aksu dinleyen, öğlenleri kebapçıya giden, daha sonra kahvede tavla oynayan, Türk mahallesinin dışına adım atmayan, ve hatta İngilizce dahi konuşmayan insanlar var. Bu kültürel donma muhabbetinin konu aldığı insan grubu bu olsa gerek. Kendilerini tamamen İngiliz mi görüyorlar, tamamen Türk mü görüyorlar, ikisi de mi, hiçbiri mi, bilmiyorum.

İngiltere'ye ilk olarak geldiğimde üniversite sonrası için bir planım yoktu, "Burada kalırım" ya da "Türkiye'ye dönerim" gibi bir şey hiç düşünmemiştim bile. Şu anda bir süre daha burada kalacağım gibi görünüyor ve teknik olarak burada kendime bir "aile" oluşturmaya karar verirsem bu beni birinci kuşak bir göçmen yapıyor. Göçmen kelimesi kalıcı bir yerleşim ima ediyor ve ben kendimi İngiltere'de yaşlanıyor olarak düşünemiyorum. Eninde sonunda İzmir'e, Ege'ye dönmek, bir tekne alıp denizlere açılmak, yaşlılığımda Sakız Adası'nda kafamı dinlemek istiyorum. Belki de o yüzden kendimi "göçmen" olarak değil, "Londra'da yaşayan İzmirli bir insan" olarak görüyorum.

Friday, 11 September 2015

I remember running to the sea

Denize çok bağlı bir insanım. Yengeç burcu olmanın buna etkisi var mıdır bilmiyorum. Ne zaman bir şeye canım sıkılıyor olsun, deniz ya da en azından herhangi bir su kaynağına gitmek hep bana iyi gelir. Denizden uzun süre uzak kaldığımda bir şeyler hep eksik kalır.

Kendimi denize bırakıp sırtüstü boşlukta dalgalandığım; sualtının sessizliğinin, gökyüzünün maviliğinin ve yüzüme vuran güneşin tadını çıkardığım anlarda duyduğum huzur hissinin önüne çok az şey geçebilir. Kışın bomboş bir plajda tek başına yürümenin zevki ise ayrıdır benim için.

Yeni bir ülkeye gidecek olduğumda her zaman ilk iş bölgeye en yakın sahili araştırırım. Dokunulmamış plajlara erişmek için yüzlerce kilometre yol gitmeye, bir hafta bacak kaslarımı kullanılmaz hale getirecek diklikteki tepelerden aşağı ölüm tehlikesiyle inmeye, hiç bilmediğim ve dilini konuşmadığım ülkelerde tek başıma kilometrelerce yol yürümeye çekinmem. Ve şu ana kadar dünyanın hangi ülkesinde kalbimin minik bir parçasını bıraktıysam o ülkeye dair zihnimde en çok yer eden anıların hepsi denizle ilgilidir.

Londra'yı çok seviyorum, ama uyandığımda odamın penceresini açıp denizi koklayabilmeyi çok özlüyorum. Keşke Londra'yı denize taşıyabilsem.

Deniz demişken, Röyksopp en sevdiğim şarkılarından Running to the Sea'ye eşlik edecek kısa filmler için çağrıda bulunmuş. Ortaya çıkan (çoğu deniz temalı) işlerin bazıları çok güzel. Buradan izleyebilirsiniz.

Yine de her zaman favorim şarkının bu live versiyonu.

Sunday, 23 August 2015

dating apocalypse

Son birkaç senedir hayatımı vize ve iş/müşteri bulma stresleri ele geçirmişti. Bir süredir günlük hayatıma devam etmemi neredeyse imkansız hale getiren anksiyete krizleri ile boğuşuyordum. Geçmişte daha stresli durumların bile üstesinden gelmeme yardımcı olan rahatlık ve cesaretin 22-23 yaşlarında beni terk etmesinin ardından en ufak şeyler bile bende fena bir anksiyete tetikler hale gelmişti. En sevdiğim hobilere dikkatimi vermekte zorlanıyordum. O yüzden bu dönemde vize ve iş durumumu yoluna koymak dışındaki şeyleri geri plana atmıştım.

Şimdi bu en büyük endişe kaynaklarım geçici süreliğine de olsa aradan çıktığından yeniden hayatıma devam etmeye odaklanıyorum. Geçen gün evde sessiz sakin bir akşam geçirirken birden içimi bir yalnızlık hissi kapladı ve biriyle "çift" olmayı ne kadar özlediğimi fark ettim. İki kişi için yemek pişirmeyi, Cuma akşamlarını sevdiğim biriyle battaniye altında film izleyerek geçirmeyi, sabahları birine sarılarak uyanmayı, biriyle birlikte tatile gitme heyecanını, güneşli bir günü parkta birlikte piknik yaparak geçirmeyi özlüyorum. Ama bunları içimde en ufak bir heyecan uyandırmayan biriyle yaşamaktansa single olmayı tercih ettiğimden ve birtakım taviz vermek istemediğim kriterlerim olduğundan uzun zamandır tek başımayım.

Gerçek hayatta birinin yanına gidip muhabbete girecek sosyal kabiliyete sahip olmadığımdan insanlarla netten tanışmak bana daha kolay geliyor. Biriyle buluşmaya hayatımın birkaç saatini feda etmeden önce profiline bakıp bana uygun biri olup olmadığına dair doğru yanlış bir çıkarımda bulunabilmeyi, normalde karşıma çıkmayacak insanlarla karşı karşıya gelebilmeyi, insanları dış görünüşlerine ek olarak kendilerini nasıl tanıttıklarına göre de değerlendirebilmeyi seviyorum. Ama yine de o kafamdaki ideal insanı bulabilmiş değilim.

Şöyle işi, böyle evi, öyle arabası olsun türü materyalist kriterlerim yok aklımdaki insan için. Model görünümlü bir insan idealine takılmış da değilim. Ama bazı ufak şeylere çok takılıyorum. Kendi ana dilini doğru düzgün konuşmayı, yazmayı bilmeyen insanlar ve SMS dili konuşanlar beni çok itiyor mesela (bir şey/birşey ayrımı gibi üfürükten şeyler değil de, yalnız/yanlız ayrımını yapamayanlar, de'sini ayrı yazamayanlar, İngiltere'de ise you're/your farkını bilmeyenler giriyor bunun içine). Sigara içenlerin ya da hayatı sabah akşam alkolden ibaret olanların yanına yaklaşmıyorum zaten. Aşırı kıskançlık, aşırı sahiplenicilik, yalan dolancılık, amaçsızlık, dindarlık, kendi gibi olmayanları yargılayıcılık, fazla kendini beğenmişlik de bana göre değil. Ama bunlar dışında açık zihinli olmaya çalışıyorum. Yine de tekrar görmek isteyeceğim kadınlar çıkmıyor karşıma.

Geçenlerde Vanity Fair dergisinde Tinder'ın "dating apocalypse" olduğuna dair bir yazı çıkmış ve bayağı konuşulmuştu. Yazı bu tür site ve app'lerdeki seçenek bolluğunun insanda kusursuzluk arayışı ve aşırı seçiciliğe neden olduğundan bahsediyordu. Bugün farkına vardım ki insanların profillerine neredeyse iş başvurusu için CV eler gibi bakıyorum artık. Yazıda doğruluk payı var galiba.

Monday, 23 February 2015

a sort of temporary peace

Yatak oncesi iki dakika Facebook'uma bakayim dedim, bir arkadasimin liseye yeni basladigimda dinledigim ve nedense sonra unuttugum bir sarki paylastigini gordum. Arka planda Temporary Peace calarken yillardir gitmek istedigim ama bir turlu gidemedigim, bu yil sonuncusunun yapildigi gercegi beni iyice nostaljik ruh hallerine sokan Xena con ile ilgili bir habere denk geldim. Hemen ardindan da dunyadaki diger balinalardan farkli bir frekansta iletistigi icin 30 yildir tek basina okyanuslari dolasan, sesi asla duyulmayan yalniz balinanin haberi. Iki dakikada ruhen cokuntuye ugradim neredeyse.

Turkiye'den Londra'ya yeni yila dair umutlarla donusumden 1 ay gecti, artik kaliciymis gibi gorunmeye baslayan yalnizligimi sonlandirma konusunda iyice caba harcayarak hepsi birbirinden fena sekilde sonuclanan 5 farkli date'e ciktim. Ardi ardina gelen basarisiz bulusmalar hem kendim hem de genel olarak iliskiler konusunda pek cok yeni soru isareti dogurdu kafamda. Bu hafta bu konuda uzun uzun bir post yazacagim. O zamana kadar, gorusmek uzere.

Beyond this beautiful horizon lies a dream for you and I 
This tranquil scene is still unbroken by the rumours in the sky 
But there's a storm closing in, voices crying on the wind 
The serenade is growing colder, breaks my soul that tries to sing 
And there's so many many thoughts when I try to go to sleep 
But with you I start to feel a sort of temporary peace

Sunday, 14 December 2014

maps to the stars

Dün akşam üyesi olduğum bir sitenin partisi vardı. Birlikte gideceğim arkadaşımın işi çıktığından ve siteden kimseyle "Merhaba, ben geldim" şeklinde yanına dahil olacak yakınlıkta olmadığımdan gitsem mi gitmesem mi bir türlü karar veremedim. Bir de üstüne hipoglisemi kaynaklı olduğundan şüphelendiğim, yarı baygın, acayip bir beden ve ruh halindeydim. Yine de kendimi zorlaya zorlaya kalktım, giyindim ve gittim.

Çok az kişinin olduğu, o kişilerin de kenardaki sandalyelerde oturan 45 yaş üstü kadınlar olduğu, sonradan gelen insan olarak benim ortada dikilmek zorunda kaldığım ve dolayısıyla herkesin bakışlarını üzerimde hissettiğim awkward bir ortamdı. Biraz durayım eve giderim düşüncesiyle telefonumda zaman öldürüyordum ki sitenin sahibi yanıma geldi ve bana tek başına gelen başka biriyle tanışmak isteyip istemediğimi sordu.

Sonradan adının Athena olduğunu öğrendiğim o birisiyle konuşarak geçirdik bütün geceyi. Bir yarım saat durur giderim diye düşünürken bir baktım biz konuşurken üç buçuk saat geçmiş, parti bitmek üzere. Ben son otobüse yetişeyim diye dışarı çıktık, durağa yürüdük. Bir kilise bahçesinin önünde beklerken yıldızları izledik. O tek başına kocaman parlayan yıldızın gerçekten yıldız mı, yoksa gezegen mi olduğunu tartıştık. O sırada ardı ardına yıldızlar kaymaya başladı. Dilek tuttum. Eve gelince haberlerden öğrendim ki dün gece Londra üzerinde meteor yağmuru varmış.

Genelde böyle içimden hiç çıkmak gelmeyen günlerde kendimi dışarı çıkmaya zorladığımda gece hep hüsranla sonuçlanır, keşke evde kalıp DVD izleseymişim diye düşünürüm. Ama dün gece iyi ki çıkmışım.

Friday, 12 December 2014

testament of youth

Dün akşam Testament of Youth'un Bafta gösterimindeydim. Öğleden sonra ikinci kez The Imitation Game filmini izledikten hemen sonra bir savaş filmi daha izlemek ruhumu kararttı. Özellikle de böyle ölüp gidenlerin ardı arkasının kesilmediği bir savaş filmi. Birinci Dünya Savaşı'nda olup bitenler aşağı yukarı tahmin edilebilir olduğundan bahsedeceğim şeyler spoiler sayılmaz diye düşünüyorum, ama yine de ona göre okuyun.

Vera Brittain'ın anılarından uyarlanan film kızların üniversite eğitimine değer görülmediği bir dönemde Oxford'a kabul edilmeyi başaran, ancak tam o sırada savaşın patlak vermesiyle dünyası alt üst olan Vera'nın hikayesini anlatıyordu. Birinci Dünya Savaşı başladığı sırada genç olan jenerasyonun, savaşa katılanlar ve geride kalanlar dahil olmak üzere kayıp bir nesil olduğu; gençlikleri ve hatta hayatları savaş tarafından ellerinden alınan bu nesli hep hatırlamamız gerektiğiydi filmin ana teması.

Savaştan önce sıradan birer genç olan insanları hayatlarındaki önemli anların gerçekleştiği yerler yoluyla gördük önce filmde: Vera'nın kardeşi ve arkadaşlarıyla yüzdüğü göl, birlikte yürüdükleri uzun toprak yol, ağaçlar arasından sızan güneş ışınlarıyla aydınlanan orman, savaşa giden erkekler izin alıp evi ziyaret ettiğinde dalgalar vuran sahilde oturdukları yosunlarla kaplı kayalar. Savaş bittikten sonra buralara geri döndük, ama bu kez her yer bomboştu. Bir zamanlar orada ve mutlu olan insanlar artık yoktu.

Mekanlara çok bağlı olan, anılarını çoğu zaman mekanlar üzerinden hatırlayan biri olarak bu düşünce bana çok dokundu. Sevdiğim insanlarla güzel anılarımın olduğu yerlerin yıllar sonra biz artık varolmadığımızda boş ve yalnız kalacağı gibi depresif düşüncelere kapıldım.

Kış mevsimi bana iyi gelmiyor.