Tuesday, 29 March 2011

get over it



Şu ana kadar karşıma çıkan tüm LGB hakları sloganları arasındaki favorim açık ara bu: Some people are gay. Get over it!

Stonewall internet sitesinde sloganın poster ve sticker'larını bedava olarak almak mümkün. Haftaya Türkiye'ye döneceğimden ve bu tür bedava yollanan şeylerin gelmesi genelde 1-2 haftayı bulduğundan boşuna sipariş vermek istemedim, ama Londra'ya döndüğümde kesinlikle bir dünya sticker alıp Türkiye'de karşıma çıkan her yere yapıştıracağım.

Geçen gün birisi bana neden okul bittikten sonra Türkiye'ye dönmek istemediğimi sordu. Türkiye'deki seksizm ve homofobinin benim için dayanılmaz boyutlarda olduğunu söyledim. "İngiltere'de homofobi hiç mi yok? Hem ülken için bir şeyler yapmayacak mısın, senin gibi insanlar değiştirmeye çalışmazsa bu toplum nasıl değişecek?" diye cevap verdi.

Öncelikle, İngiltere'de homofobi tabii ki var. Ama İngiltere'de eşcinsellere değil, homofobiklere "Iyy kafayı mı yedin sen" tepkisi veriliyor. Homofobikler azınlıktalar ve zaten toplumun geneli tarafından "ayıplanıyorlar". İngiltere'de bunlar çoğunlukla aşıldı, most people are "over it".

Türkiye'de homofobikler çoğunlukta ve ayıplanan eşcinseller ile onların temel haklarını destekleyenler.

İkinci olarak en ufak bir "ülkem için" kavramı yok kafamda. Üzerinde doğduğum toprak parçasının tarihin şu anında "Türkiye" olarak adlandırılıyor olması benim ne bu ülkeye, ne de tesadüfen benim gibi "sınırları" içinde doğmuş olan insanlara bir bağ hissetmem gerektiği anlamına gelmiyor. Bunu söylediğimde bahsettiğim insan "Ama toplumumuzun değerlerini reddediyorsun sen" falan filan dedi bana. Toplumun değerleri klitimin ucunda değil çok pardon ama. Benim kendi değerlerim var (her ne kadar biraz toplumdan etkilenmiş olsa da), varlığı sırf bir toprak parçasında doğmuş olmaktan kaynaklanan hayali bir toplumun değerlerine ihtiyacım yok. Benim Türk toplumu mensubu çoğu insanla değerlerim ve hayata bakışlarım en ufak bir yerinden uyuşmuyor, neden o insanla ortak bir "Türklük" paylaşayım ki o zaman? Zaten queer, kinky, poly, feminist ve daha kim bilir başka ne olarak Türk toplumunun değerlerine aykırı davranıyor sayılıyorum. Neden beni toplumun köşelerine iten bir değerler bütününü sahipleneyim ki? Bu bahsettiğim gayet eşcinsel olan kadının böyle "değerlerimiz" bilmemne modunda olması bana komik geldi o yüzden.

(Alakasız not: Milliyetçiliğe o kadar çok alerjim var ki, anlatamam. Milliyeti ne olursa olsun, biri "Ülkemle gurur duyuyorum" moduna geçtiği an benim için tüm çekiciliğini kaybediyor. Sadece arkadaş olarak bu konu açılmayacaksa tolere edebilirim, ama ötesi olarak hayır.)

Son olarak, benim bana baskı uygulayan, ayrımcılık yapan insanı eğitme gibi bir sorumluluğum yok. Bana baskı uygulamayı, ayrımcılık yapmayı bıraksın diye onun "daha iyi bir insan" olmasına yardım etme sorumluluğum yok. Herkes kendisini eğitmekle, daha iyi biri haline getirmekle sorumlu. Dolayısıyla, "Bu insanlar homofobik ama onların suçu değil, siz onlara doğrusunu anlatmadığınız için" gibi bir mantığı saçma buluyorum. Cahil olmaya devam etmeyi seçmek tamamen birinin kendi suçudur. Bu insanlara zaten ne öğretilmeye çalışılırsa çalışılsın, çok büyük ihtimalle kaale bile almazlar. Benim bunlarla uğraşacak sabrım yok. Onun yerine insanların mümkün olduğunca sık bir şekilde eşcinselliğin var olduğu ve bir yere gitmeyeceği gerçeğiyle yüz yüze getirilmesi ve bunun gözlerine sokulması gerektiğini savunuyorum.

O yüzden bu sticker'ları aklıma esen her yere yapıştıracağım Türkiye'de. Türk insanının da bunları "aşması" gerek çünkü.

what would xena do?



Hayallerimin kadını diyerek bile tanımlayamayacağım insan ötesi varlık Lucy Lawless'in doğumgünü bugün. Son 4 yılda boş zamanımın %95'ini Xena izleyerek, Xena'dan yola çıkan şeyler okuyarak ya da hayal dünyamda bir über-Xena ile tanıştığımı hayal ederek geçirdikten sonra eminim ki benim hayatta uzuuun boylu, koyu renk saçlı birisi dışında biriyle mutlu olmam mümkün değil. Mahvettin beni Lucy.



Monday, 28 March 2011

cupcakes, queers and marines



London Lesbian and Gay Film Festival başlıyor Perşembe günü. Festivalde gösterilecek filmlerden biri olan A Marine Story'i izledim bugün. Orduda kadın ve eşcinsel olmak oldukça güzel işlenmiş, biraz sert belki, ama beklenmedik derecede umut verici bir film. Tavsiye ederim.

Yukarıda filmin başrol oyuncularından birini görmektesiniz. 1.80 boyuyla ve güzelim saçlarıyla dikkatimi çeken bu güzel insan ağzını açtığı anda o derin, kalın sesiyle beni benden aldı. Öyle ki, klişe pick-up line'lar kullanan biri olsam derdim ki:

Are you a parking ticket? Cause you got FINE written all over you.

Ama demeyeceğim, tabii ki.

İşte bu seneki festival programım:

Sunday, 27 March 2011

the alternative

Dün Londra'da hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı ülkenin her yerinden gelen yarım milyon insanın katıldığı bir protesto vardı. 800 otobüs dolusu insanın Londra'ya akın etmesine neden olan protesto 2003'teki Irak savaşı protestosundan beri yapılan en büyük protestoymuş ayrıca.

Tanıdığım çoğu insan dün protestodaydı (iki arkadaşım koltuk değneklerine falan aldırmadan gitti hatta). Ben ayağım fena durumda olduğundan ve zaten tezimi yetiştirme derdinde olduğumdan gidemedim. Gidenlerin söylediğine göre inanılmaz bir barış ve birlik içinde geçmiş yürüyüş; Oxford Street'te Topshop'u, HSBC'yi ve bir sürü diğer mağazayı, ve Ritz Hotel'i talan edenler yürüyüşle alakası olmayan azınlık bir grupmuş. Yakalanıp cezalandırılırlar zaten yakın zamanda. Geçen seferki öğrenci ayaklanmalarında olay çıkaranlar çok kısa bir süre sonra yakalanmıştı; İngiltere'de her sokakta 2482 tane mevcut olan CCTV kameraları, insanların çekip Youtube'a koyduğu videolar bilmemneler derken vandalism işine girenler anında yakalanıyor.















Dün iki insanla iki farklı konuda tartıştım. Gerçi taraflardan birinin bir kulağından gireni diğer kulağından çıkarmakta ve kendi düşüncesi dışında bir fikrin de hak verilebilir olduğuna inanmamakta ısrarlı olduğu bir duruma ne kadar "mantık çerçevesi içinde gerçekleşen bir fikir alışverişi" (yani "tartışma") denebilir bilmiyorum.

Sözlük'te trans bir kadının milletvekili aday adayı olmasıyla ilgili "Neden olmasın, mecliste bir sürü gizli eşcinsel vardır zaten, destekliyorum" türü entry giren biriyle tartıştım ilk olarak. "Pardon ama transseksüellikten eşcinselliğe nasıl geldiğini anlayamadım" dedim. "Transseksüeller de eşcinsel" dedi bana. Evet, gayet de bunu dedi. Ve anladığım kadarıyla kendisi de eşcinsel (bunu belirtiyorum çünkü hetero birinden bu kadar cahil bir şey duyduğuma inanabilirim ama eşcinseller de mi bu kadar dünyadan bihaber yaşıyor ya?). Gözlerime inanamadım.

Sözlükte çoğu insan bu bahsettiğim başlıkta transseksüellikten "cinsel yönelim" olarak bahsetmiş.

Transseksüellik cinsel yönelim falan değildir. Transseksüellik cinsiyet kimliğiyle ilgilidir, cinsellikle değil. Kadın, erkek, ikisi de, ya da hiç biri olmakla ilgilidir; heteroseksüel, biseksüel, homoseksüel vs. olmakla değil.

"Transseksüeller de eşcinsel" falan değildir ayrıca. Eşcinsel transseksüeller olduğu kadar, heteroseksüel olan da bir sürü transseksüel var. Bir sürü trans erkek arkadaşım var sadece kadınlarla birlikte olan. Onu geçtim, belki tanıyorsunuzdur, Bülent Ersoy diye birisi var son derece kadın olup erkeklerle birlikte olan. Sanıyorum kendisi heteroseksüel.

İkinci olarak Reglnet'te "Lezbiyenlerin neden gay erkek pornosu izlediğini anlayamıyorum" diyen biriyle tartıştım. Lezbiyenler neden bunu yapar? Çoğu gay erkek pornosu piyasadaki çoğu sözde lezbiyen pornosundan çok daha gerçekçidir. İki tane sahte tırnaklı, silikon göğüslü, solaryumlu sahte sarışını izleyeceğime son derece queer iki erkeği izlemeyi tercih ederim şahsen. Ama lezbiyen birisi kadın vücudundan etkileniyorsa kadın olmayan bir şeyi neden izlesinmiş. Dedim ki, lezbiyen olmak erkek vücudunu çekici bulmaya engel değildir, erkek vücudunu çekici bulmak onunla seks yapmak istendiği anlamına gelmez, gelse bile bu insanın lezbiyen kimliği taşımasına engel değildir.

Cevap: Erkeklerle seks yapan ya da yapmak isteyen birisi lezbiyen değildir bana göre.

Sen kimsin ki, lezbiyen polisi mi? Sana mı soracak insanlar "Ben kendime lezbiyen demek istiyorum, kriterlerine uyuyor muyum acaba, dememe izin veriyor musun" diye?

Bu tür lezbiyenler-asla-erkeklerle-birlikte-olmazlar mitleri çağa ayak uydurmuş zihinlerde ve toplumlarda çoktan aşıldı, klişe olmak istemem ama.

Kendini tamamen lezbiyen olarak tanımlayan, arada aklına esince tamamen cinsel isteğini doyurma amaçlı erkeklerle seks yapan o kadar çok insan biliyorum ki. Ve onlara gidip "Hayır, bence siz biseksüelsiniz" deme haddini kendimde kesinlikle görmüyorum. İnsan kendini nasıl istiyorsa öyle tanımlar, başka birinin aksini iddia etmek gibi bir hakkı yoktur.

İnsanlar hala cinselliğe bu kadar siyah-beyaz gözüyle bakıyorlar ya, çok sinirleniyorum. "Karşı cinsle birlikte oluyorsan heterosun, hemcinsinle birlikte oluyorsan eşcinselsin, ikisini de yapıyorsan biseksüelsin" gibi daracık bir mantığa tıkılı kalmış bazıları.

Daha önce bir kadınla birlikte olmamış bir kız arkadaşı olan lezbiyenlerin "Benim kız arkadaşım straight" türü muhabbetler yaptıklarına çok denk geliyorum. Arada sırada hemcinsiyle birlikte olan kadınlara heteroseksüel demeye devam etmekte bir sıkıntı görmüyor kimse. Neden aynı şeyi lezbiyenler yapınca hemen "Hayır, sen artık biseksüelsin" oluyor? Bu kadar mı korkuyoruz körü körüne bağlandığımız kimliğimizi sorgulamamıza yol açabilecek şeyler yapan insanlardan?

Çok dar düşünüyor insanlar, çok.

Böylelerine laf bile anlatmıyorum artık, dediğim gibi bir kulaktan girip diğerinden çıkıyor çünkü.

Thursday, 24 March 2011

the northern line is the loudest

Bugün bana İngiltere'de okumakla ilgili bir şey soran birinin sorusunu cevaplamak için devletin vize veren organının web sayfasına bakıyordum ki, 2 gün önce öğrenci vizeleriyle ilgili yeni değişikliklerin açıklandığını gördüm. Nefesimi tutarak korka korka açtım sayfayı, ve öğrendim ki post-study work vizesi Nisan 2012'de kalkacakmış. Ben Aralık 2011 gibi falan mezun olmuş olacağım, bir dersten kalma gibi beklenmedik bir şey olmazsa bu vizeye başvurabileceğim yani. Post-study work vizesi İngiliz üniversitelerinden mezun olanlara 2 yıl ülkede kalıp iş arama/çalışma imkanı veriyor. Sonra iş bulursanız bu süreyi uzatabiliyorsunuz.

Ben mezun olmadan psw vizesi kalkacak ve başvuramayacağım diye çok korkuyordum, inanın şu son 6 aydır en büyük stres kaynağım buydu, her gün mutlaka kafama takılıyor ve içime dert oluyordu bu "Mezun olduktan sonra burada kalmaya devam edemeyecek miyim" korkusu. Hell, bugün otobüste okul yolunda Thames nehrini geçerken London Eye'a bakıp Londra'dan ayrılmak zorunda kalırsam diye üzülmüştüm kendi kendime. Umarım bir sorun çıkmaz ve psw vizesi alıp 2 yıl daha kalabilirim, bu şehirden gitmeye hazır değilim çünkü henüz.

Wednesday, 23 March 2011

hunting for witches

Az önce bu Facebook'ta Kaos GL'nin bir status update'i sayesinde şu habere denk geldim.

RTÜK paralı sinema kanallarından birinde Sex and the City 2'yi yayınlayan Digiturk'e filmdeki eşcinsel evlilik sahnesi yüzünden ceza kesmeye uğraşıyormuş.

RTÜK başkanı demiş ki:

''Kuşkusuz kendisini homoseksüel olarak tanımlayan kimselerin de yasal ve kültürel imkanlar elverdiği ölçüde bir akit dahilinde birleşmeleri mümkündür. Böyle bir durumun, olağanlaştırılarak, sunulması ise, çocuklar ve gençler üzerinde olumsuz etki oluşturacak, toplumun temeli aile kurumunu zafiyete uğratacaktır. Bu tür ilişkilerin normal gösterilmeye çalışılması, Türk aile yapısına zarar verici niteliktedir.''

- "Kendini homoseksüel olarak tanımlayan kimseler" nedir bir kere? "Aslında eşcinsellik 'gerçek' bir şey değil, bu insanlar öyle kendi çapında takılıyor" demeye getirir gibi. Eşcinsel insanın kimliğini, varlığını bir evcilik oyununa indirgemeye çalışan, inanılmaz derecede patronluk taslayan bir kelime grubu. Aklıma bunu getirdi.

- Eşcinsellik son derece "olağan" bir şey. Çevrenizde en az bir kere hemcinsine ilgi duymuş bir sürü insan olduğundan emin olabilirsiniz.

- Kimse bir filmde eşcinsel evlilik sahnesi gördü diye eşcinsel olacak değil. Dünya öyle yürüseydi günde 204820 tane heteroseksüel birlikteliğe maruz kalan eşcinseller eşcinsel kalmaya devam etmezdi, bu mantıkla.

- Bütün bu homofobinin altında korkunun yattığına inanıyorum. Gerçekten. Ya çoğu insan hiç eşcinsel birini tanımadığına (yanlış olarak) inandığı için ortaya çıkan bir bilinmeyen şeyden korkma durumu, ya da zihninin derinliklerinde kendi heteroseksüelliğinden emin olamamaktan ortaya çıkan bir korku. Sanıyorum ki insanların eşcinselliği bu kadar toplumun kenarına itme isteğinin sebebi bu. Çevrelerinde çok eşcinsel olursa sanki içlerindeki eşcinsel eğilimleri içeride tutamayacağından korkuyor gibi insanlar, ve eşcinselliğini açık açık yaşama cesareti olanlara kıskanma ve korku arası garip bir duygu besleyip bunu nefret olarak dışa vuruyorlar.

Kısacası bu çağda komik kaçan şeyler bunlar. Size ne kardeşim elalemin eşcinsel evliliğinden. Sizinle evleniyorlar sanki.

- Bir de, Türk aile yapısı, my ass. Türkiye'de herhangi bir gazeteye göz attığınızda her gün mutlaka eşini ya da çocuğunu döven, bilmemkaç yerinden bıçaklayan, taciz eden insan haberi görebilirsiniz. Varsın "Türk aile yapısı" biraz daha zarar görsün.

Tuesday, 22 March 2011

leave all your love and your longing behind...

... you can't carry it with you if you want to survive.

İngiltere Starbucks Mart ayı boyunca her Perşembe bir içecek alana bedava bir şeyler veriyor. Önceki Perşembe yeni çıkan mini tatlı serisi Starbucks Petites'i tanıtım amacıyla ücretsiz dağıtıyorlardı, ama popomu kaldırıp 2 dakika yürümeye üşendiğimden gidip almamıştım.

Kira ödemeye çıktım az önce, para çekmek için HSBC'ye gittim. Hesabımda para olduğu halde günlük 1300TL'den fazla para çekemiyormuşum nedense, bunu fark ettim. 1300TL ancak kirama yetiyordu, cebimde 5 kuruş para yoktu, bu akşam da dışarı çıkacaktım, dolayısıyla nakite ihtiyacım vardı, ama salak makine bana kiramın üstüne 10 pound bile vermedi. Sinirlenip annemi aradım tam "Bu makine para vermiyor bana bankayı arasana bik bik bik" falan derken karşımda bir taksi durdu. İçindeki kadın inmek için kapıyı açtı, bir tak sesi geldi, baktım kapı kaldırıma falan mı çarptı diye, hayır çarpmamış. Kadın ve taksici bir şey konuştular, kadın taksiden bavulunu alıp bir hışımla kaldırıma fırlattı, taksici de inip kadının çantasını ve bavulunu çekiştirmeye başladı, kadın çantayı kaptırmadı ama adam bavulu almayı başardı, geri arabaya koyup kapıyı kapattı, "Kapımı kırdın, ben de senin bavuluna el koyarım" falan diye bağrınmaya başladı. Sonradan Amerikan olduğunu fark ettiğim kadın da "Fucking crazy man" diye bağırarak bavulunu geri almaya çalıştı, herif bildiğiniz kolundan tutup gayet sert bir şekilde itmeye başladı kadını. Baya bir itiştikten sonra birileri polisi aradı, polis geldi, taksici hala "Kapımı kırdı, ödesin" diye bağırıyordu. Kapımı kırdı dediği de kadının kazara kapının belli bir dereceden fazla açılmasını önleyen mekanizmayı kırmış olmasıydı, onun dışında kapı gayet açılıp kapanıyordu normal bir şekilde. O sırada diğer bir polis de kadınla konuşuyordu, çevredeki insanlar taksicinin kadını itip kaktığını söylediler, taksici de bu sefer kendisinin suçlu duruma düşeceğini fark edip "Neyse, sorun değil" deyip gitti, polisler kadını başka bir taksiye bindirdi, olay kapandı. Kazara olan bir şey için bu kadar olay yaratıp, sadece kadın olduğu için birine saldırıp sonra da haklı bulunmayı beklemek ne kadar da komik bir şey, ne insanlar var dünyada.

Neyse, o sırada annem arayıp günlük para çekme limitinden bahsettiği için İş Bankası kartımı kullanıp komisyon ödemek zorunda kaldım. Kiramı ödedim, Starbucks'tan 2 tane petite alıp eve geldim. Bu miniler süper, tavsiye ederim Türkiye'ye geldiyse.



Boyner'in yeni alışveriş sitesi Morhipo.com bugün açıldı, Balenciaga satışı vardı. Fena, fena ucuza (160TL mi ne) bir minik bozuk para çantası satıyorlardı. Almak istiyorum, ama geçen sene Koodos ve SecretSales gibi normalde gayet orijinal ürünler satan sitelerde sahte Balenciaga'lar belirdiğinden beri en güvenilir yerlere bile güvenemiyorum. Öyle ki, bir Balenciaga butiğinden bile sahte Balenciaga alma ihtimaliniz var (geçenlerde birinin Balenciaga'dan bir çanta aldığı, sonra "Geri vermek istiyorum" diyerek inanılmaz kaliteli bir sahteyi geri verdiği ve daha sonra başka birinin o sahteyi satın aldığı ortaya çıkmıştı The Purse Forum'da). Dolayısıyla, risk almak istemiyor insan. Keşke daha fazla fotoğraf koysalarmış, cüzdanların içindeki logo falan mesela.

Monday, 21 March 2011

if i could break your heart of stone, would you be mine?

Son birkaç post'umu okuduysanız bugünlerde nostaljik ve depresif bir modda olduğumu biliyorsunuz. Hep hormonlarımın suçu, cidden.


3 Ekim 2007 gecesi bir vodka diyet kola içmiştim Benzin'de.

When you disappeared I cried
Not my fault, but my loss
Still I search the seven stars
For your love
It's a dream that I follow
Forget me, forget me not
Hurts a lot, hurts a lot
The wind could blow you back to me
In some time
Dazzle me with your smile

Oh sympathy I understand
An empty heart, an empty hand
If I could break your heart of stone
Would you be mine, would you be mine?

No sympathy, you're much too cold
Now I feel bad, now I feel bad
If I could break your heart of stone
Would you be mine, would you be mine?

Kristina, could you just forget my love
Kristina, could you just forget my name
Kristina, could you just forget my love
Kristina, was it only just a fantasy?

holding on to the memory of what didn't last

"History is always ambiguous, always messy, and people remember - and therefore construct - the past in ways that reflect their present need for meaning." - Ien Ang

Geçmişe özlem duymaya yatkın bir yapım var fazlasıyla. Çoğu zaman bir nostalji hissi içinde yaşarken şimdiyi görmez olduğumu, ama bir kaç yıl sonra o şimdinin değerini anladığımı daha önce yazmıştım galiba bir yerlerde. Geçmişi o kadar gözümde büyütüyorum ki, yaşanırken önem vermediğim şeyler sonradan "geçmiş" kategorisine dahil olduklarında değere biniyorlar. O zamanlar kafamda ve kalbimde fazla yeri olmamış olan düşünce ve duyguları sonradan gözümde büyütüyorum çoğu zaman. Özlem duyacak, tutunacak bir şeyler aradığım için geçmişimdeki olay ve insanlara o zaman yüklememiş olduğum anlamlar yüklüyorum. Çoğu insan "Birlikteyken ona aşık olduğumu sanıyordum ama şimdi geçmişe dönüp bakınca olmadığımı fark ediyorum" diye düşünür, ben tam tersiyim: Birlikteyken hiç ona aşık olduğumu düşünmemiştim, şimdi ayrıldıktan çok sonra o zaman ona aşık olduğumu düşünüyorum. Çünkü birine aşık olup kaybetmiş olmak düşüncesi duygu dünyamı zenginleştiriyor, blog yazasım geliyor, şarkı sözleri ve filmler daha bir anlamlı oluyor kafamda.

O yüzden yukarıdaki alıntı hoşuma gitti.

**

Ekşi Sözlük'te her 15 dakikada bir tamamen troll'lük amacı ile açılmış bir başlığa rastlamak mümkün. Az önce "dinsiz olduğu halde insan yerine konulmayı istemek" diye bir başlığa denk geldim.

Başlığı açan insan altına şöyle yazmış:

yurdum dinsizlerinde mana veremediğim istek durumu. bu milletin değerlerini, kutsalını, örfünü, adetini hiçe sayacaksın, gelecek nesillere kötü örnek olacaksın, zarar vereceksin, tecavüz gibi eylemlere kalkışacaksın; sonra da "vay efendim nüfus cüzdanındaki din hanesi değişsin" falan filan diyeceksin. olabilir mi böyle bir şey yahu?
(mickey balboa, 21.03.2011 19:00)













Bir insan niye böyle bir şey yapar? Troll'lüğün amacı nedir? Başlığın altında başlık açan insana "nefret saçan eşşek" denmiş, beyinsiz olduğu ima edilmiş. Ki bunlar bazen troll'lere edilen küfürlerin yanında solda sıfır kalıyor. Kendine böyle küfürler, hakaretler edilmesine göz yumacak kadar ilgi delisi olmayı benim aklım almıyor şahsen. Hadi ilgi çekmek için abuk subuk, kışkırtıcı laflar ediyorsun, iyi tamam, belki "Reklamın kötüsü olmaz" diye düşünüyorsun, ama hangi insan kendine edilen bir sürü hakareti en ufak bir şekilde üstüne alınmamayı becerebilir? Ben kesinlikle beceremem. Eskiden olduğumdan daha vurdumduymazım artık hakaretlere ve hakkımda söylenen negatif şeylere karşı; artık çok çok hassas olduğum bir konu değilse ya da düşüncelerini umursadığım birinden gelen bir laf değilse duyduğum kötü şeylerin üzerinde durmuyorum. Ama onlarca insan birden yüklense sanmıyorum takmamayı başarabileceğimi. Başarırım diyen var mı?



Sunday, 20 March 2011

i remember

Yeasayer'ın multikültürellik ve dünyadışılığı toz pembe tonlarına bulayıp sunan (evet, bu albüm bana tam o hissi veriyor) albümü Odd Blood geçen sene aşağı yukarı bu zamanlar piyasaya çıktığında verdiğim ilk tepki "Ne kadar garip bir müzik, ve ne kadar mükemmel" olmuştu. Yıllardır hiç bir gruptan ilk dinleyişte etkilenmediğim derecede etkilenmiştim Odd Blood CD'sini güneşli bir öğleden sonra Lisa'nın arabasında Kent kırsalından geçerken ilk kez dinlediğimde.

Daha sonra Paskalya tatili için Türkiye'ye döndüm, İstanbul'da The Marmara'da geçirdiğim o uzun haftasonunun soundtrack'i oldu bu albüm benim için. Eskiden kendimi çok ait hissettiğim bir şehre artık tamamen yabancılaşmış olarak, bir otelde kalmak üzere gittiğim bir geziydi. Alize, Yağmur ve Cansu'yla geçti o haftasonu; birisi o günden beri konuşmadığım ve o akşamdan sonra hiç tanımadığım birisi haline gelmiş olduğunu anladığım bir insan, birisi tanıştığıma lanet ettiğim biri, diğeri de arada hala konuşuyor olsam da sonra bir daha görmemiş olduğum bir insan.

O haftasonu Adalar'a gittim. Cansu'yla birlikteyken ona hep Adalar'a gitmek istediğimi söylerdim; o zamanlar onunla bir kış akşamı Adalar'a gidip boş sokaklarda gezindikten sonra oda kahvaltı küçük bir yerdeki odamıza gidip güzel bir şarap içme, sonra da sarılıp uyuma hayali vardı kafamda. İstanbul'da yaşarken yapmadığıma pişman olduğum tek şey bu oldu hep. Onunlayken bunu hiç yapmadık, bir sürü nedenden dolayı, ondan sonra da birlikte oraya gitmek isteyeceğim biri çıkmadı karşıma. 2 yıl sonra İstanbul'a döndüğümde güneşli bir bahar günü annemle hayatımda ilk kez Adalar'a gitmek garipti o yüzden. Hüzünlüydü. Dönüşte Cansu'yla buluşmak, hiç zaman geçmemiş gibi eskiyi aramamız ama ikimizin de artık çok başka yerlerde olduğunu fark edişimiz, ve sonra her şeyin kopma noktasına ulaşması da öyleydi. Ve bunlar olurken iPod'umda çalan albüm Odd Blood'dı. Ne zaman bu albümü dinlesem, hep günün son saatlerinde Adalar'dan dönerken vapurda birazdan Cansu'yu göreceğim için içimde olan o endişe, mutluluk, heyecan ve hüzün karışımı hissi hatırlayacağım.

Bahara adım attığımız, Londra'ya uymaz derecede güneşli bu Pazar öğleden sonrasına bu şarkı gitmez de ne gider bilmiyorum. Ve sözlerini o kadar hissediyorum ki, anlatamam.

You're stuck in my mind, all the time.


I remember making love on a Sunday
Bright golden hearts in a fresh cut grass in May

I remember making out on an airplane
Still afraid of flying, but with you I'd die today

I remember the smell of your skin forever
Love us being stupid together

I remember Monday making your eyes red
Still don't know what it is that I said

I remember thinking this would never end
Even when you're gone your eyes running through my head

You're stuck in my mind
All the time

Bu bahsettiğim zamandan yaklaşık 6 ay sonra ilk kez bir Yeasayer konserine gittiğimde 2 yıllık bir ilişkiden yeni çıkmıştım. Ayrıldığım insan bana Yeasayer'ı ilk dinleten kişi olduğundan o konserde o da yanımda olacaktı normalde. Ama olaylar gelişti ve kendimi yalnız başıma Yeasayer konserinde buldum.

Bu sene One Love'a geleceği söyleniyor Yeasayer'ın. Acaba bu sene yanımda kim olacak, merak ediyorum.