Thursday, 29 January 2009

loss-- an evening of exquisite misery

Sevgililer Günü'nde ne yapmalıyız sorusuna cevap ararken oldukça ilginç bir event çıktı karşıma: Loss Valentines Day Ball.

"For an evening of painful regret and melancholy akin to that only felt by Morrissey before, the Loss Valentines Day ball presents a night of Exquisite Misery where sadness, absence and crying are the themes of the evening.

With a seminar on how to deal with a broken heart by The Independent's Agony Aunt Virginia Ironside, and many other depressing and miserable acts on show, visitors to the Loss Valentines Day Ball will be asking themselves if it's all really worth it by the end of the night.

With a strict dress code of decaying beauty, perhaps you might like to take some inspiration from Miss Haversham and come wearing a moth eaten, raggedy old wedding dress. Dead flowers, mascara stained cheeks, and your grandad's old mourning coat are also bound to be met with sombre nods of approval. Smiling and laughing are thoroughly discouraged at the funeral to love and hope - there's a £1.00 fine for anyone caught flashing their pearly whites in a shameless grin.

To prove that revenge and not love conquers all, there will be a voodoo doll making session so you can stick pins in a likeness of your former beloved. And to put the final nail in the coffin of your romance, you can book to sign your divorce papers live on stage throughout the night."

Mükemmel bir fikir bence, bayıldım ben. Sold out olmasa giderdim kesin.

All the world is queer save thee and me. And even thou art a little queer.

Wednesday, 28 January 2009

coolness-- i has it


Liberty X-Just a Little dinliyorum arka arkaya, çocukluğuma döndüm bir an. 10 yıl oldu mu bu şarkı popüler olalı? Olmamıştır sanırım. Felaket derecede içilen bir akşam sonrası vodkayı neden sevmediğimi hatırladım tekrar. Yaşasın Cider+Blackcurrant.
iTunes sağolsun, milletin playlistlerini karıştırıyordum sıkıntıdan, 29782842 öğrenciyle bir arada yaşamanın bir avantajı olarak 150 tane falan playliste bakabiliyorum, karşı evdeki Fransız kızınkini dinliyorum şu an, baya zevksiz birisi sanırım kendisi. Ama bilmiyorum, ilgimi çekiyor nedense o kız, ilgi değil tam da, "intrigued" oluyorum diyelim, Türkçesi gelmedi aklıma.
Evet, Dilara'yı daha fazla bekletmeden o üçgenden bahsetmem lazım. 6 yıldır -oha evet- seni görmedikten sonra, bir anda tamamen başka bir ülkede "Hadi buluşalım" diyerek ikimiz de bilmemkaç saat tren yolculuğu yapıp Paris'te hayatımın en oha gecelerinden birini geçirdik. Pek iyi tanımadığım ama nedensiz şekilde yakın hissettiğim biriyle buluşup tamamen bize ait olan bir gün geçirmek, aşırı içip salak şeylerden bahsettikten ve anormal derecede özel konuları rahatça paylaşabildikten sonra sarhoş halde "Çok sevdim seni ben" moduna geçmek en son 9. sınıftayken Ezgi'yle yaptığım birşeydi. Seninle Placebo konserinde tanışmıştık, o da Placebo entry'lerimi falan sözlükte okuyup beğendiği için bulmuştu beni, sen blogumu okuyordun, o entrylerimi, yazdıklarımdan bahsederdik onunla da. Garip yani. Ve konuşmanız, tipiniz, Fransa ve Fransızca olayı, saçınız başınız, tavırlarınız, el kol hareketleriniz, o kadar aynı ki, gerçekten. Garip hissettim bir an, güzel birşeyin içine sıçmamak için 2. bir şans verilmiş gibi.
Evet, işte o üçgen bu Dilara :)
La Môme izledim geçen gün, bir fena oldu içim. Edith Piaf dinledim sonra. Dinliyorum.

Tuesday, 27 January 2009

time stops still when you've lost love

Zamanım yok şu anda, tiksinerek içtiğim Absolut+Cola Zero'm bittikten sonra sevgili okulumuzun daha da sevgili on-campus indie gecesi Ruby Tuesday'e gideceğim. Vodka sevmiyorum artık, kokusu, tadı, tiksindiriyor beni, ayıkken içemiyorum, bunu fark ettim. JD artık hep.

Zamanım yok deme nedenim Paris+Dilara+Ezgi üçgeni hakkında yazmam gereken birşey var, bunu da hatırlatma olarak koyayım kendime buraya.

Goldfrapp-Happiness'teki Fransızca bölümü nolur bir iyi insan çevirip bana yollasın ya. Of.

Cut Copy, Air France ve Does it Offend You, Yeah üçgeninde geçiyor bu aralar hayatım. Üçgen dolu.

Michelle Wolff takıntım über boyutlara ulaştı. iPod'umu dinlerken "Michelle olsa sever miydi bu şarkıyı acaba" diyorum falan. Birine sarılıyorum, "Keşke Michelle olsaydı" diyorum. Youtube'da videolarını izliyorum bütün gün, günlük hayatında nasıl biri görmek için. Pfh.


Friday, 23 January 2009

we rock in stilettos hoe!



Uzun zaman sonra yine Unibus ve ardından London Charing X yönünde giden bir Southeastern treninde buldum kendimi, biletlere zam gelmiş evet. İlk görüştüğümüz günden beri Lisa ilk kez beni almaya geç kaldı, gaybarların genel soğuk havasının aksine oldukça samimi ve şirin olan Maidstone'daki o pub'a gidecektik dün gece, yolda içmek için Strongbow istedi canım, Co-op'a gittik, son anda pasaportumun yanında olmadığını fark ettim, üniversite kimliğimde doğum tarihim yazıyordu aslında ama uyuz İngiliz insanları alkol satmıyor yine de pasaportum olmadan, yaşım tutmuyormuş gibi hissettim bir an kendimi, eve uğramaya karar verdik böylece alkol almadan, sonra da ben aslında evde oturup DVD keyfi yapmak istediğimi fark ettim, evde oturduk, Snakebite içtik bir sürü, daha doğrusu o içmedi, ben içtim, 10 gibi de uyuduk. Gündüz Lisa işe gittikten sonra Rocky Horror Picture Show izleyesim geldi, DVD player DVD'yi okumadı, sinir oldum, 2 tane kitap bitirdim gün boyunca. Canterbury'e geri döndüm akşam, sabah Paris'e gidiyorum, malesef hiç de erken kalkasım yok, 9'da evden çıkmam lazım sabah, hala hiçbirşeyimi hazırlamamış halde boş boş oturuyorum.

Snakebite ne kadar mükemmel birşey, gayet ısınmışken bile zevkle içebildiğim tek alkollü içki hatta. Keşke Türkiye'de de olsa, başka şey içmek zorunda kalmasam. Biri Türkiye'de bira kadar ucuz cider satışına başlasın mümkünse. Ve de blackcurrant juice satılsın. Belki vardır gerçi, bilmiyorum. Blackcurrant'ın Türkçe'si ne ayrıca?

Frenk üzümüymüş.




Satışa çıktığı gün sold out olan Peaches + Vitalic konser biletlerini son derece şans eseri bir şekilde ele geçirdikten sonra, yarın Paris'te Peaches izliyor olacağım evet. Şanslıyım pek çok şey için, mutluyum.

Ben Stiller'ın en vasat filmi sanırım ama, The Heartbreak Kid izledim. O Miranda kişiliği ne kadar Michelle Wolff'a benziyor, onun gayet lipstick versiyonu gibi hatta. Gaydar'ım birden zıplamaya başladı, kesin var birşey o kadında. Neyse, "Bitches be crazy" diyip duruyorum filmi izlediğimden beri.

If you say so
I’ll leave home, I’ll leave home

Like the dead that walk before me therein
I can’t believe that you ignore me, such a shame
I didn’t come here to try to hurt you, you hurt me
I’ll never sit back and say ‘that’ll do,’ I’m afraid.

Today I stood and walked away
I’m never coming back this way

Bu şarkıdaki "I didn't come here to try to hurt you, you hurt me" cümlesinin vurgusuna bayılıyorum.

Bitches be crazy!!

Wednesday, 21 January 2009

nothing but the local dj

İzmir'den uzaklaştıkça artmaya başlayan mutluluk seviyem %97'ye ulaştı. İzmir'imde elimizi salladıkça bir tanesine çarptığımız acayip insanlara gelsin: You're nothing but the local DJ. "İngiltere'ye gitti diye götü kalktı" hakkımda dolaşan yeni dedikoduymuş geçen gün öğrendiğime göre, 2 yıl öncesinin dedikodusu "İstanbul'a gitti diye götü kalktı"yı gayet yaratıcı bir şekilde modifiye etmiş yine aynı insanlar. Götüm kalkmış olabilir evet, gerçi göt kalkmasından çok artık yılın büyük kısmını tamamen farklı bir çevrede tamamen İzmir'dekilerden farklı -thank god- insanlarla tamamen farklı uğraşlarla geçiriyor olmanın kaçınılmaz etkisi olarak görüyorum ben davranışlarımdaki değişikliği. En azından İzmir-Ekonomi'ye-başladım-artık-çok-cool-bir-kid-olmalıyım-skinny-jeanimi-giyip-myspace-music-sayfası-açayım-bari-kendime-bir-tane-zaten-ne-kadar-ukala-görünsem-karılar-kızlar-o-kadar-peşimde-dolanır-ben-de-Ben-Sherman-gömleğimi-değiştirir-gibi-değiştiririm insanı değilim, değişimim en azından aynı şehrin hatta aynı semtin -Alsancak- sokakları içinde değil, gerçek anlamda önce yüzlerce sonra da binlerce kilometre öteye taşınmış olmamın sonucu olarak gerçekleşiyor (Not: Ekonomi ve Ben Sherman benzetmeleri genel bir insan tipini tanımlamak için random bir şekilde seçildiler). Göt kalkışması durumu İzmir gibi küçücük bir yerde 5 senedir arasında olduğunuz aynı insanların gözleri önünde yaşarken gerçekleştiği zaman benim 1 ay tatilde İzmir'de bulunduğumda insanlar üzerinde bıraktığım etkiden çok daha büyük oranlarda dikkat çekiyor, bunu da bir köşeye not alın.


Sandman delisi oldum bu arada, deli gibi okuyup duruyorum. Yenilerini almam lazım, eBay'in yaratıcısı kim bilmiyorum ama manyak birşey, "it's a gift and a curse" demek istiyorum kim yaptıysa, mükemmel bir icat olmasına rağmen Facebook, MSN, Hotmail, herşeyi kapatıp saatlerce -genelde laptopum bacaklarımı yakmaya başlayana kadar- başka şeye bakmıyorum bile, eBayaholic diye bir kelime yoksa bile yaratabilirim her an.

Ayrıca Lucy Lawless kadar taş birisi var mıdır dünyada? Of of.


Tuesday, 20 January 2009

maybe i just set aside the fact that you were broken hearted

İngiltere'ye döndüm, odamda sessiz sakin oturuyorum, evde yine parti var, bütün Willows Court toplanmış sanırım, kalkıp aşağı inesim, sosyal insan olasım yok hiç. Alkaline Trio çalıyordu aşağıda, ben de Alk3 moduma girdim birden.

Efe'yle şarkımızdı Sorry About That, kötü hissettim birden o şarkının sözleri bana artık başkasını hatırlattığı için, genelde şarkıları tek bir insanla özdeşleştirip o insan aklımdan/kalbimden çıktıkça bir daha pek dinlemem çünkü. Üzgünüm, son 1 yıldan fazla zamandır hem onun hem de benim deneyişlerimize rağmen bir türlü varlığını kendi varlığımdan ayıramadığım o insana gelsin bu şarkı, yanında olup sana sarılıp seni mutlu edemiyor olmamı unutturur belki sana.

it hasn't been that long since we drank to the sunset, until it was gone.
and down with it went our pain and fear, as we slowly broke contact more and more, with every beer.
and we passed out in each other's arms, both admitting we'd never felt better.
never felt so warm.
but awoke in each other's eyes, without wearing a stitch of clothing.
we were both deeply in disguise.
and maybe i just set aside the fact that you were broken hearted.
in my own special selfish way.
and if i hadn't set aside the fact that you were broken hearted.
hell knows where your heart would be today.
maybe with me.

seems like it's been so long since we kissed through the darkness, until it was dawn.
up with it came our pain and fear that we'd already lost each other.
we both knew that the end was near.
maybe i just set aside the fact that you were broken hearted, in my own special selfish way.
and if i hadn't set aside the fact that you were broken hearted, hell knows where your heart would be today.
maybe with me.
maybe with me.

Saturday, 17 January 2009

this time fight fire with fire

We'll leave this place for the final time. No crying words, no goodbyes. Yes tonight we're burning all the tough times. Drown all the fears that we had, these are the things that we'll never understand. This time fight fire with fire, cause baby tonight, the world belongs to you and I.
This town, this street, your friends, you'll never see this place again. You'll think about it now and then. You'll never see our face again.

Oh how I miss you. I know you promised me, we will be together, and I know I promised you I'd be content with the way things are now, I promised you I'd wait patiently, but I'm only human, aren't I? I'm doing my best to believe that everything happens for a reason and if you're not with me right this moment, there's a reason I'm not ready to be with you right now. But it's easier said than done. I need you so bad I hurt. I want you so bad I ache inside. Anything I have, I wouldn't hesitate to give up if it meant I'd have you by my side. I know you always thought you loved me more than I loved you, I know you always believed you were the one who suffered the most. You were so wrong, you never knew how much I needed you every time I asked you to leave. I'm sorry, so sorry, but what difference does it make now? We'll never be the same again.

Thursday, 15 January 2009

commercial for levi

Dear Levi,

Haven't seen you since 2002, 7 years mate, it's been ages, how you doing? I know I promised you not to call, and I've been trying my ass off not to call you, but I do miss your voice. You know you're the only person alive to keep me sane, I really need to hear you right now, but as I promised, I won't call you. I'm sorry, I'm sorry I pushed you too far, but I know you should apologize 10 more times than I did, you're way too guilty, although I never told you. Well, I did tell you, but I chose the wrong words, for that I'm sorry. Little Levi, to you I gave my heart, and you bit it and spat it out. You should have known, you should have cherished my gift to you, for no one else will give it to you once again. You are a miserable excuse for a human being, and you'll be rotting here for the rest of your life where you've always been, watching others come and go. So Levi, I let you go from now on, you're free from me, free to do as you wish, I release you to do as you please, although I'm sure, sadly, that you'll pick the wrong way and end up wishing you never left me. You will pay for hurting me, tenfold. Worry not, Levi, close your eyes, pretend you don't feel. It hurts less after a while.

Wednesday, 14 January 2009

last night in town


Dünyanın en güzel albümü Greatest Lovesongs Vol.666'tir ve daha iyisi asla yapılamaz, albümü yıllardır dinlememiş olsam da felaket eminim bundan.

Your love is the only thing I live for in this world, oh how I wait for the day your heart burns in these heavenly flames I've already scorched in, I just want you to know I'll always be waiting..


Ve hazır yeni post yayınlıyorken şunları söylemek istedim: Your love is the only thing I live for in this world.
Ville Valo süper bir insandır.
Çocuğun fotosunu gördüğüm an "Tipini siktiğim be.." demek istedim, "40 yıllık Amsterdamlı'yım" ayağı yapıyor bir de, yerlere yatıyorum gülmekten.

Bir de şu "süper mantık insanları"yla tanışasım var.

the high cost of living


Bugünlerde Delirium Endless ile ilgili birşeyler yazasım var nedense sürekli. Sandman hastalığım yıllar sonra yeniden depreşti bile denebilir.

Endless ailesi içinde cinsiyetlerine bağlı olarak genelde insanların favorisi Dream ya da Death'tir. Death kadar süper bir karakteri sevmemek elde değil tabii ki, ama ben her zaman Delirium (ya da Delight) Endless'i daha çok sevmişimdir, hatta gayet klişe bir şekilde kendimle bile özdeşleştiriyorum bazen.

Delirium: The youngest of the Endless, Delirium appears as a young girl whose form changes the most frequently of any of the Endless, based on the random fluctuations of her temperament. She has wild multicolored hair and eccentric, mismatched clothes. Her only permanent physical characteristic is that one of her eyes is green with silver flecks and the other blue, but even those sometimes switch between left and right. She was once known as Delight, but some traumatic event caused her to change into her current role. Her symbol is an abstract, shapeless blob of colors. Her speech is portrayed in standard graphic novel block-caps, characterized by wavy, unpredictable orientation and a gradient background.

She is scatterbrained and easily distracted; she often forgets the thread of her conversations, and comes out with offbeat and seemingly inconsequential observations. Very occasionally she is able, with an effort, to become more controlled in thought and speech, at which point her speech is drawn more neatly and the background fades to near-white. This effort, as she says later, causes her pain.