Saturday, 30 November 2013

sort de ma vie

Bugün Blue is the Warmest Colour'u üçüncü kez izledim. İşim gücüm olmasa haftaiçi gidip bir daha izleyeceğim, obsesifliğim görülmemiş noktalara ulaştı. Her anı ezberlemek, her sahnenin içine girmek, Adele'in aklından geçen her şeyi içimde hissetmek istiyorum.

Aklımda filmde Adele'in Emma'yı ilk kez gördüğü sahnede ve kapanış sahnesinde duyulan, adının hang drum olduğunu öğrendiğim enstrümanın o hüzünlü melodisi dönüp duruyor.

Bu film beni neden bu kadar fena salladı diye düşündüm bugün, ve şu anda filmin sonunda Adele'in olduğu yerin biraz ilerisinde olduğunu fark ettim karakter gelişimi olarak. Erkeklerle ruhuma hiçbir zaman dokunamayan ilişkiler sonrası "Hayatımda büyük bir boşluk var, ama eksik olan ne bilmiyorum" diye düşünmeye başladığım zamanlar hayatıma giren bir kızla inişi de çıkışı de aşırı olan bir ilişkiye bodoslama dalma; o yaşta o kadar yoğun duyguları kaldıramayan ruhumun kısa devre yapması ve bunun sonucunda o ilişkinin sonuçlanmadan bitmesi; yıllar ve bir sürü sevgili sonra ben hala o insanı her düşündüğümde içim bir fena olurken onun başkalarıyla gayet mutlu bir şekilde hayatını devam ettiriyor olmasını görmek ve bunu sinir bozucu da olsa kabullenmek gibi Adele'in filmde yaşadığı tüm evrelerden geçtim.

Adele'in bu kadar zor kendine gelmesinin (hatta pek de gelememesinin) sebebi Emma'nın kendisi miydi, yoksa "ilk" oluşu muydu bilmiyorum. Aynı şekilde ben de bu bahsettiğim insana mı, onun "ilk" oluşunun sembolizmine mi, yoksa "nostaljik" olanın her zaman daha kıymetli oluşuna mı takıldım, bilemiyorum. Ondan sonra bana daha yoğun şeyler hissettiren sevgililer oldu, ama ilklere her zaman daha bir nostaljik gözlüklerle bakılıyor galiba.

9 comments:

izveciz. said...

ben de iki kere izledim filmi. ama bir üçüncüsüne kalbim dayanmaz. oyuncuların da söylediği gibi cannes sonrası basın açıklamasında, abdellatif'e kalsa karakterler 50 yaşına gelene kadar çeker filmin devamını. ama umuyorum öyle bir hata yapmaz :)

zerofeelings said...

abdellatif çeksin ben izlerim :) chapter 3 & 4 bekliyorum kendisinden. o zamana kadar da adele'i güzel bir gelecek beklediğine inanmak istiyorum :)

iz said...

adele'i, o kafayla iyi bir gelecek bekleyemez zannımca. evet çok iyi kız. evet çok cesur. ama şapşal işte.
ama diyemeden geçemeyeceğim, her emma, bir gün adele olmayı tadacaktır. rahat ol :)

zerofeelings said...

evet, adele ani dürtülerin insanıydı biraz. hatta karakter olarak pek sevdiğim bir insan modeli değildi, ama yine de özdeşleştirdim kendimle. o yüzden mutlu olsun :)

iz said...

adele karakterinin ilk aşkın tazyikiyle emma'nın peşine düşmesi kesinlikle cesurca. ama emma öncesi denemeleriyle, emma'yı aldatmasıyla tam bir zavallı. zira deneme yanılma yöntemiyle- hiç bir şey hissetmediği kimselerle- kendini var etme çabası elinde patlıyor. bunu herkes yapıyor. (dünyada adele sayısı çok fazla.)
oysa emma'yı ilk gördüğünde duyduğu his ile hareket ettiği zamanlar, bundan çok farklı. adele, kendini emma ile var ediyor aslında ilk kez yaşamında.
her ne kadar insanlar adele karakterine odaklansa da filmde, emma karakterinin daha sadık, daha karakterli, kendinden emin ve buram buram yaratıcılık koktuğunu düşünüyorum. adele karakteri biraz emma'nın dediklerine kulak verip, yeteneği olduğu şeyler ile kendini var etmeye çabalasaydı, emma gibi zor bulunur bir insan oluşunu kaybetmeyebilirdi.
çünkü emma gibi bir karakter, her ne kadar ilk görüşte adele'den görsel olarak etkilenmiş olsa da, ilişki boyutunda karşısında, kendinden emin, sanatçı bir yönünü keşfetmiş olan ve birey olmayı gerçekleştirmiş bir insanı görmeyi ister. adele gibi kendinin kıymetini bilemeyen, yalpalayıp duran merve'ler dünyada çokçana.
dipnot: kechiche'in bu filmde öğretmenlerin aslında gerçek sanatçılar olduğu ifadesini kullanması çok etkileyiciydi, o ayrı. ama adele, öğretmenliği dışında kabul edelim bir ottu. bu da emma'nın ondan uzaklaşmasına sebep oldu :)

zerofeelings said...

adele'in kendini başka insanlar üzerinden var etmeye çalıştığına katılıyorum, "ot" gibi yaşamasına da, ama emma'yı daha sadık ya da karakterli bulmuyorum. evde düzenledikleri partide adele'e bir kez dönüp bakmadan bütün akşam lise ile ilgilenmesi, o gece yatakta adele'e tavrı bende adele onu aldatmamış bile olsa o ilişkinin sonuna ulaştığı ve emma'nın zaten adele'i aldatıyor olduğu izlenimi uyandırdı. emma'nın adele'in basit zevklerle mutlu olan ve hayattan pek bir beklentisi olmayan biri oluşunu kabullenememesi, ve hatta onu deniz ürünü yemeye (bir nevi orta sınıfa aitmiş gibi davranmaya) zorlar gibi olması bana daha karakterli olduğunu düşündürmüyor.

izveciz. said...

filmin insanı etkileyen yanı burası işte, herkesin içinde bir 'adele' ve bir 'emma' var ayrı ayrı aslında. ama biz onları filmde ayrı ayrı gördük.
yine de emma'nın daha karakterli olduğunu düşünüyorum. zira yıllar boyunca zaten emma, adele'i yeteneğinin bulunduğu şeyleri görmeye çabalamış bir karakter. ilişkiyi sürükleyen taraf bence. normal hayatımızda da böyledir, bir birey olarak kendini var etmeye çalışan, kendini uğraşıları ile yoran ve dinamik kalan taraf, her zaman durağan ve kendini bir 'meslek' bir 'ilişki' üzerinden tanımlayan tarafı bir vakte kadar var edebilir. emma'yı daha sadık ve güçlü görüyorum evet çünkü daha olgun, ilk aşkı değil, ve adele'i vazgeçilmez olarak görmedi hiç bir zaman. yani ilişki içinde kendi varlığını koruyabilen taraf. partide aslında emma, (yalnızca seksüel anlamda değil, zaten filmde gayet açık gösterildi seksüel olarak lise'ye ilgi göstermediği- lise hamile ve zaten adele seksüel anlamda daha tutkulu) uğraştığı sanatı besleyen sohbeti ve bunu yaşamına yansıtabilmiş bir insanı, lise'yi tercih etti. parti sonrası adele ile o gece konuşmalarından ben bunu çıkardım. çünkü emma, adele'in yalnızca eve para getirip, yemek yapmasını, onunla sevişmesini istemiyor. emma onu sürükleyen bir kişi, bir birey görmek istiyor karşısında. bence çok bile dayanmış. çünkü ilişki dediğimiz şey iki tarafında ayrı ayrı varoluşlarını bir harmoniye tutturmasıyla ilgilidir. ayrıca emma, kabullenmek istemiyor adele'in basit olmasına çünkü yeteneğini görebiliyor, yalnızca onu cesaretlendirmek istiyor. ve evet, yıllarını geçirdiği adele'in ilişkiyi monotonlaştırmasından, cepte keklik olarak görmesinden ziyade, adele'in onu etkilemesini istiyor- salt kendi için uğraştığı her hangi bir şey ile.
ki deniz ürünü yedirdiği sahnede emma, adele'in gelecek hakkındaki planlarına emma'nın annesinin tabiri caizse ''sadece bir öğretmen mi olmak istiyorsun yani?'' tepkisi vermesine karşılık emma'nın söylediklerini hatırlamalıyız, ''belki de okulda başka şeyler de ilgisini çeker''
bir taraf kendini sürekli daha dinamik, daha üretken kılarken, kendini çevresiyle ve uğraşılarıyla yenilerken diğer tarafın monoton bir yaşam sürmesi, öğretmen olmasına karşın hala 15 yaşındaki gibi hareket etmesine ne kadar dayanılabilir?

zerofeelings said...

dediklerinin çoğuna katılmakla birlikte dediğim gibi ilk aldatan taraf olarak emma'nın daha sadık olduğunu düşünemiyorum. karşındaki insanın sevmediği özelliklerini gördüğü halde "belki ileride değişir" umuduyla ilişkiye başlayıp değişmeyince değişmeye itmek, o da olmayınca yeni ufuklara yelken açmak bir olgunluk belirtisi değil bana göre.

iz said...

ama unutmamalıyız bence, adele, emmayı trafik ışıklarında bakışlarıyla büyüledi. emma 'da baktı ona, ama adele yalnızca bu bakış ile değil, cesaretiyle, yaşına ve yaşamına hiçte uygun olmayan bir 'ilk görüşte aşk'ın merakına düşmesi, cesurca adım atması... kendini aştı. bu kimi etkilemez ki?
emma'da etkileniyor işte. ayrıca şu da var, emma ve adele 'bir zaman' gerçekten birbirlerini tutkuyla seviyor, emma da kendinden çok başka, çok ham adele'e aşık oluyor. ama birlikte geçirilen uzun zaman... zaman emma'yı hayatındaki daimi tutkusu resimde var ederken, adele'i ise yalnızca emma'nın gözünde bir figüran yapıyor.