Tuesday, 31 May 2011

constant craving has always been



Perşembe günü k.d. lang konserine gidiyorum. Lang'in 1993 yılına ait Cindy Crawford'lı bu fotoğraflarını görünce içimi fena bir hüzün duygusu kaplıyor. Hem kafamda Constant Craving çalmaya başlayıp içimi bir eski-sevgiliyi-özleme hissiyle doldurduğundan, hem de lang'in zamanla ne kadar değiştiğini fark edip aynı değişimi kendimde de görebilmekten kaynaklanan bir nostalji melankolisinden kaynaklanıyor sanırım. Mutlu zamanlara ait fotoğraflara bakıp o anların geri gelmeyeceğini bilmek kadar iç acıtıcı çok az şey var.

Monday, 30 May 2011

balenciaga bakımı

Leatherstuff.com'dan neredeyse 2 ay önce sipariş verdiğim Apple deri bakım ürünleri sonunda Cumartesi gecesi elime geçti. Uluslararası shipping ücreti 60 dolar olduğundan, bir de üstüne İngiltere'ye girişte gümrük vergisi alacaklarından aldığım şeyleri New Yorklu ev arkadaşımın ailesinin evine yollatmıştım. Ailesi 3 hafta sonra Londra'ya gelirken getirecekti aldıklarımı, ama sorumsuz ev arkadaşım annesine evlerine paket yollattığımı söylemeyi unuttuğundan paket erkek kardeşi tarafından teslim alınıp evin bir köşesinde unutulmuş. Ev arkadaşım haftalarca daha da fena bir sorumsuzluk örneği göstererek annesine pakedin akibetini sormayı unuttuğundan pakedin bulunup Londra'ya yollanması, postaneden gidip alınması falan ancak bu hafta olabildi. Neyse, sonunda elime ulaştığına sevindim. Balenciaga çantalar inanılmaz ince ve hassas distressed bir deriden yapıldığından çok fena leke tutuyor. Özellikle açık renk olanlar. Birkaç ay önce aldığım benzer bir deriden yapılma pembe Marc by Marc Jacobs çantamın arka tarafı kotuma değmesin diye özellikle uzun ceket giymeme rağmen otobüste kucağıma koyduğum yarım saat içinde kot lekesi olduğundan beri çantalarımı dışarı çıkarmaya korkuyorum. Koyu renk olanları rahatlıkla kullanıyorum, ama mesela açık renk Balenciaga çantamı sahip olduğum 1 yıl içinde sadece 2 kere alışveriş merkezine giderken kullandım. Alkol alacağım bir ortama götürmeyi düşünemiyordum bile. Bir dünya para verdiğim çantaların dolapta bir köşede durmasına sinir olduğumdan bu deri bakım ürünlerini ısmarladım.




Bu post'ta bahsedeceğim her şeyi daha ayrıntılı olarak The Purse Forum'da bulabilirsiniz. Ama yüzlerce sayfa post okumaya üşenenler için özet geçiyorum.

En soldaki ürün Apple Leather Cleaner adından da anlaşılacağı üzere çanta derisini temizlemek için kullanılıyor. En fena lekelerde bile etkiliymiş, ama kullananlar çantanın derisini çok yıprattığı ve derinin renk atmasına neden olduğu için aşırı zor durumda değilseniz tavsiye etmiyorlar. Bundan almadım, ve çantamın derisinin içine etmek istemediğim için kullanmayı düşünmem. Lekeler için Coach'un deri temizleyicisini tavsiye ediyor çoğu insan, etkiliymiş ama deriyi yıpratmıyormuş.

Ortadaki Apple Leather Care'i Balenciaga kullanan çoğu insan tavsiye ediyor (Louis Vuitton gibi vachetta derisi olan çantalarda tavsiye edilmiyor, derinin rengini koyulaştırabiliyormuş). Çantayı nemlendiriyor, ve deride çatlaklar oluşmasını engelliyor, deriyi yumuşacık yapıyor. Ayrıca hafif lekeleri çıkardığını da yazmış bir sürü insan, ama denediğim açık renk çantadaki lekeleri çıkarmadı. Bazı insanlar çantanın saplarının rengini koyulaştırabildiğinden bahsetmişler, o yüzden saplarda kullanmadım. Bir de derinin renginde görünür bir farka yol açmasa da sürerken kullandıkları beze biraz boya çıktığını söylüyor bazı insanlar. Hem açık, hem de koyu renk iki çantada denedim, böyle bir şey başıma gelmedi.

En sağdaki sprey Apple Leather Garde. Çantanızı yağmura ve lekelere karşı koruyor. Lekelenecek diye çantalarını dışarı çıkarmaya korkan bünyeme süper geldi bu sprey. Kesinlikle tavsiye ederim, deriyi çok güzel koruyor ve parlatıyor. Ayrıca Balenciaga çantalarda çantayı sapından tutarsanız elinizdeki doğal yağların sapı karartması gibi bir olay var (o yüzden insanlar çantayı dirseklerinin içine takıyor ya da eldiven kullanıyor). Saplar bildiğiniz simsiyah olana kadar kararabiliyor, ve profesyonel olarak temizletmeden o kara saplardan kurtulmak mümkün değil. Profesyonel temizleme için çantanızı Amerika'ya (ya da bazı Avrupa ülkelerine) yolluyorsunuz, gidiş dönüş gönderi dahil olmadan 150-200 dolar para ödüyorsunuz, bir de üstüne haftalarca çantanızdan ayrı kalıp postada kaybolma riskini göze alıyorsunuz. Hiç değmez, mutlaka çantayı aldığınız gibi Apple Garde kullanın derim.

Çantaların Apple Leather Care ve Garde kullanmadan önceki halleri:




İşe ilk olarak Leather Care ile başladım. Açık renk çantamın nemlendirilmeye ihtiyacı yoktu aslında, ama yine de ikisini de nemlendirdim. Kremi beyaz bir havluya sıkıp yavaş yavaş deriye yedirdim. Saplara hiç dokunmadım. Kremi abartmadan kullandım, ama daha çok kullanırsanız kuruduktan sonra fazlasını silmeniz gerekiyor temiz bir bezle. Apple Garde sıkmadan önce çantaları birkaç saat kurumaya bıraktım.


Daha sonra çantalara Apple Garde sprey sıktım. Spreyi mümkünse açık havada ya da camları kapıları açarak sıkmanızı öneririm gazları solumamak için. Ayrıca 20-25 cm uzaktan sıkmanız gerekiyor, yoksa deride minik benekler olabiliyormuş. Abartmadan, her yerin sadece bir kez üzerinden hızlıca geçerek sıkın. Kurumaya bırakın, en az 1 saat falan bekleyin, 2. katı sıkın, bir saat daha bekleyip sadece saplara 3. katı sıkın. Gece kurumaya bırakın.

Bakımını yaptıktan sonra çantalarım süper oldu kesinlikle. Deri biraz daha koyu renk görünüyordu ilk başta, ama kuruyunca normal rengine döndü. Çok parlak ve yumuşak görünüyor şu anda. Ayrıca nemlendiriciyi sürünce ilk başta deri çatlak çatlak görünebiliyor, korkmayın.













Bu işlemi 3-4 ayda bir tekrar etmeyi planlıyorum.

Bu arada, ben bu spreyi nasıl Türkiye'ye götüreceğimi merak ediyorum. 100ml'yi geçtiği için kabine alamıyorum, bagaja vermek sorundayım. Aerosol bagaja verilince patlamaz değil mi?

Sunday, 29 May 2011

i give in to sin, because i like to practise what i preach

Dün gece Barcelona'dan Londra'ya döndüm. Daha önce hiç İspanya'ya gitmemiştim, ve en azından Katalonya için konuşacak olursam hiç beklediğim gibi bir yer değildi (bunu iyi anlamda söylüyorum). Barcelona'da geçirdiğim 4 gün boyunca eğlendiğim kadar yıllardır hiç bir tatilde eğlenmemiştim. Her dakika öylesine dolu, öylesine güzel geçti ki, hayatımda ilk kez daha önce hiç gitmediğim ve duygusal bir bağım olmayan bir yerden dönerken kalkışta uçağın penceresinden son kez dışarı baktığımda gözlerim doldu.

İlk gün sabahın köründe evden çıktıktan ve havaalanında 100ml'yi geçen bir sıvı olduğu gerekçesiyle güzelim saç kremim çöpe atıldıktan sonra Barcelona'ya 1-1.5 saat uzaklıktaki Girona'ya ulaştım (biletimi son anda aldığımdan direk Barcelona'ya uçsam çok pahalıya geliyordu). Cebimde bir cent bile euro yoktu, havaalanına inince oradan çekerim diye düşünmüştüm, ama herkes öyle düşünmüş olacak ki sadece 2 ATM'si olan havaalanında önümde 50 kişilik hiç ilerlemeyen bir sıra vardı. 1 saat 15 dakika ATM sırası bekledim, sonunda paramı çekip Barcelona otobüslerinin kalktığı yere gittiğimde önümde yine bir o kadar insan vardı (muhtemelen Primavera Sound için İngiltere'den gelen festival gençliğiydi hepsi, hipster bıyıklı ve loaferlı genç sayısına bakılırsa). 1 saat de orada bekledikten sonra ayaklarım öyle fena acılar içindeydi ki, utanarak söylüyorum ki sıranın önlerine kaynayıp otobüse bindim, otobüs giderken önümdeki insanların çoğu yer kalmadığından 1 saat sonraki otobüsü bekliyordu.

Sonunda Barcelona'ya vardığımda otelde babamla buluşup üstümü değiştirdikten sonra birlikte tekne turuna çıktık. Teknede güneşin altında fena halde amele yanığı olduktan sonra biraz dolanıp süper bir pazara rastladık. Milyon çeşit meyve ve meyve suyu inanılmaz ucuz fiyatlara satılıyordu, hemen arkalarında da envai çeşit deniz ürünü bedava denebilecek fiyatlarda. Yakınlarda yaşamak, her gün o pazardan alışveriş yapabilmek istedim.

Akşam şehir dışında gruplar için özel hizmet veren bir restauranta dönüştürülmüş bir malikaneye gittik. Bir sürü tapas eşliğinde süper şaraplar içtik. Otel dönüşünde herkes içmeye ya da kumar oynamaya gitti, ben zamanından önce yaşlanmış bir insan olarak otele kitap okuyup uyumaya gittim.

Ertesi gün Barcelona'ya 40 dakika uzaklıktaki sahil kasabası Sitges'e gittik. Deniz kıyısında tapas ve sangria keyfi yaptıktan sonra plaja indik. Deniz mükemmeldi, bembeyaz kumlarıyla plaj da öyleydi. 2 saat falan güneşin altında yatıp her tarafımız acılar içinde kaldıktan sonra biraz denize girip Barcelona'ya döndük. Akşam yine bir sürü tapas ve paella için bir deniz ürünleri restaurantına gittik. Oradan sonra yine insanlar gece dışarı çıktı, ben otele döndüm.

Cuma günü Park Güell, La Sagrada Familia gibi şehrin görülesi turistik yerlerini gezdik. Biraz daha amele yanığı olduk. Akşam da önce bir flamenco gösterisi eşliğinde yemek yedik, daha sonra da menüsündeki bir sürü Belçika birasıyla beni mutlu eden bir barda bir şeyler içtik. Sonra yine herkes çılgın atmaya gitti, ben otele döndüm. 21 yaşında süper eğlenceli bir insan grubuyla Barcelona gibi bir şehirde taksiyle gidip geleceği ve 5 kuruş ödemeden bütün gece istediğini içebileceği bir mekana gitme teklifine 3 gece arka arkaya hayır demiş olmak beni endişelendiriyor. Yaşlanmış hissediyorum kendimi.

Cumartesi son günümüzdü, sabah günü sangria + şarap + deniz ürünleriyle açtık. Öğleden sonra babamlar İstanbul uçağına, ben ise Londra uçağına doğru yola çıktığımızda herkes gayet çakırkeyifti. Akşam 11 gibi eve geldim, gelirken yolda metroda akşamki Barcelona-Manchester United maçını izlemeye çıkmış bir sürü insana denk geldim, gülümsedim (bu haftasonu aslında bir konferans için Manchester'da olacaktım, ama babam arayıp "Barcelona'ya gelsene" deyince vazgeçip Barcelona'yı tercih ettim).

Dediğim gibi, *inanılmaz* eğlendim bu hafta. Bunda hem Londra'nın depresif havasından Barcelona gibi güneş/deniz havasına gitmenin, hem de babamla ve onun çok çılgın arkadaş grubuyla olduğumdan hiç yalnız hissetmememin ve en ufak bir maddi sıkıntı olmadan zevkle para çarçur edebilmemin de etkisi vardı galiba. Hava çok sıcak ve güzeldi, deniz süperdi, deniz ürünleri gittiğimiz her yerde taze ve süper pişirilmiş/hazırlanmıştı, yerel şaraplar mükemmeldi, taksiler o kadar ucuzdu ki bir kez olsun toplu taşıma kullanmadık. Ama;

1) Taksi şoförleri, garsonlar, havaalanı otobüsü şoförleri, güvenlik görevlileri vs. dahil olmak üzere bu haftasonu konuştuğum 30 insandan 28'i falan İngilizce bilmiyordu. Avrupa Birliği üyesi bir ülkede ve Barcelona kadar turistik bir şehirde bence bu kabul edilemez bir durum.

2) 15 kere taksiye bindiysek 10'u kazıkçıydı. Hem İngilizce konuşmuyorlar, hem insanı bilerek dolandırıyorlar (bu *defalarca* başıma geldi), hem yanlış yola girerlerse onun da parasını sizden alıyorlar, hem araçlarında GPS olduğu halde kullanmayıp "Ben burayı bilmiyorum" demeden bilmedikleri için sizi yanlış yerde indirebiliyorlar, hem de tutması gerekenden 6-7 euro fazla tutan yola bir de utanmadan Katalanca bir şeyler mırıldanarak 2-3 euro ekliyorlar, "Neden eklediniz bunu" diyorsunuz, Katalanca bir şeyler demeye devam ediyorlar falan. Türkiye'de bile bu kadar "Belli ki bu insan turist, uzun yoldan götüreyim bari" zihniyetine bu kadar denk gelmemiştim hakikaten.

Ağırlık yapmasın diye giderken laptop götürmemiştim, ve Çarşamba günü Lensway diye bir gözlük + lens sitesinin bedava gözlük dağıtma kampanyası vardı. Gitmeden seçtiğim gözlüğün link'ini anneme mail attım, sağolsun canım annem siteyi açıp gözlüğü sepete attıktan sonra adresimi girmiş, her şeyi hazırlamış, tam kampanya başladığı saniyede "Onayla" butonuna tıklayarak bana sold out olmadan istediğim gözlüğü almayı başarmış. Bedavaya bir adet Vera Wang gözlüğüm olmuş oldu böylece. Bu hafta gelecek.



Coca Cola'nın yolladığı Bourjois makyaj malzemelerim ve ASOS'tan aldığım şifon etek ben yokken gelmiş, hepsi süper.

Mutluyum.




Bu arada o kadar televizyon izlemez biriyim ki, otelde gördüm bunu anca bu hafta. "Strangelove çalıyo lan" şeklinde gelişti tamamen olay. Süpermiş.

Tuesday, 24 May 2011

if i get there early, will it be the right time?

Sanırım şu son birkaç yıl içinde bir ara leyleği uçarken gördüm. Sürekli havaalanlarında, tren istasyonlarında, yollarda geçiyor vaktim. Sabaha karşı Barcelona'ya doğru yola çıkacağım. İzlanda'daki volkan patlamasının Londra havaalanlarını etkilemeyeceğini umuyorum, ülkenin kuzeyindeki havaalanlarında uçuşlar iptaldi bugün.

3.20 gibi evden çıkıp 4'te havaalanına giden otobüse binmem gerekiyor. Birazdan yatıp birkaç saat uyuyacağım. Bu aralar uyku saati 4 olan bir insan olarak bunu nasıl yapacağım bilmiyorum.

Pazar günü görüşürüz.

to all the kick ass, beautiful fierce femmes out there

Geçen gün bir forumda aşağıdaki videoya denk geldim. Onlarca insan videoyu öve öve bitiremedi günlerce, herkes ne kadar duygulandığını falan söylüyordu. Ben ısrarla o kadar zaman izlemedikten sonra az önce videoyu izledim. Ve gayet de ağladım mı, evet.



Kendimi femme olarak tanımlamıyor olsam da, dışarıdan öyle görünüyorum çoğu zaman insanlara. Ve otomatik olarak "hetero" algılanan, her seferinde öyle olmadığını insanlara açıklamak zorunda kalan bir insan olarak kendimi bahsettiği femme karakteriyle fena halde özdeşleştirebiliyorum.

Monday, 23 May 2011

i am a weapon of massive consumption

Bugünlerde alışveriş delisi oldum tamamen.

İngiltere'de her Coca Cola şişesi ve kutusunda bulunan şifreleri Coke Zone diye bir internet sitesinde biriktirerek puan toplayabiliyorsunuz. Biriken puanlarınızla da hediye seçebiliyorsunuz. Sonunda deliler gibi içtiğim o kadar diyet kola bir işe yaradı, ve dün Bourjois göz kalemi ve oje sipariş verdim. 30TL'lik makyaj malzemesi bedavaya gelmiş oldu böylece.

Makyaj malzemesi demişken, İngiltere'ye taşındığımdan beri genelde Rimmel kullanıyorum. Özellikle kalıcı rujundan çok memnunum. Pudralarını da çok seviyordum, cildimi gayet mat gösterdiği halde yüzümde kat kat pudra görüntüsü olmuyordu. Ama şu son bir yılda Rimmel'dan aldığım bütün pudralar kırıldı. Değişik pudra türlerini denedim, hepsi kırılıyor. Gün içinde makyaj çantamı yanımda taşımayı seviyorum, ve pudramı yanıma alamaz oldum kırılır korkusuyla. Sırf o yüzden Türkiye'de ayrı, İngiltere'de ayrı pudram var yolculukta kırılmasın diye. O yüzden artık yeter diyerek Max Factor pudra aldım bu haftasonu. O da kırılırsa toz pudraya geçiş yapacağım galiba. Bütün gün çantada sağa sola çarparak gezse de kırılmayan pudra markası bilen var mı acaba?

Coca Cola kodlarının bir süper yanı da Mart-Nisan boyunca her şifreye ASOS'tan £5 indirim çeki vermeleriydi. Elimde onlarca indirim çeki var, her alışverişte maksimum bir çek kullanılabildiğinden sadece ikisini kullandım şu ana kadar. Önceki hafta bikini almıştım, bu haftasonu da şifon bir etek aldım. Mümkün olduğunca fazla indirim çeki kullanabilmek için shipping de bedava olduğundan her parçayı ayrı sipariş veriyorum. Kodları Haziran sonuna kadar kullanmaya devam edeceğim. İhtiyacı olan varsa verebilirim, ama Türkiye dışı siparişlerde geçerli mi bilmiyorum.

Bugün eBay'de son 1-2 dakikaya kadar fena ucuz fiyatlı olan bir Balenciaga ve bir Marc by Marc Jacobs açık artırması ile karşılaştım. MbMJ çanta çok güzel ve yeniydi, authentic de görünüyordu, ama Purse Forum'da satıcının daha önce sahte bir Alexander Wang çanta ve Louboutin ayakkabı sattığını öğrendim. MbMJ çanta sahte olmasa bile daha önce sahte çanta/ayakkabı satmış birine para kazandırmak istemedim, o yüzden son anda fiyat fırlayınca fena halde rahatladım. Diğeri ise fena halde yıpranmış bir Balenciaga Day'di. Çantanın tutacak kısmı kararmıştı ve bir çok yerinde lekeler vardı. Lekeleri profesyonel olarak temizletmek £50-150 arası tutuyor yapan mekanın kalitesine göre, ya da evde designer çantalar için özel leke çıkarıcılar ile temizlenebiliyor; ama daha önce hiç öyle bir şey yapmamış olduğumdan "Ya çıkmazsa, ya deriyi yıpratırsam" korkusu oluştu kafamda. Ayrıca çantanın tutacak kısmı bir kere karardı mı onu profesyonel olarak temizletmek bir ekstra £50-100 falan tutuyor, ve malesef belli bir dereceden fazla kararan tutacakları evde deriyi sertleştirip boyasını akıtmadan temizleyebilmek mümkün değil gibi bir şey. O yüzden çantayı kullanılabilir hale getirmek zaman ve paraya mal olacağından maksimum bid'im baya düşüktü. Ayrıca daha yeni 1-2 hafta önce çanta aldığımdan annemin tepeme binmesinden korktum. Çanta maksimum rakamımdan £20 fazlaya gitti. :(

Bu arada bir süredir blog'uma bilgisayarımdan fotoğraf eklerken "büyük" seçeneğini bile işaretlesem fotoğraf post'a küçük boyutlarda ekleniyor. Ve üstüne tıklayınca da büyümüyor. Nasıl düzeltebilirim bunu? Eskiden böyle değildi.

Saturday, 21 May 2011

yeni başlayanlar için ingiltere pt.1

Bunu neden yapmamıştım bilmiyorum, ama İngiltere'ye yeni taşınırken neler bilmek isterdim diye düşünüp aklıma gelenleri burada toplamaya karar verdim.

Öncelikle ulaşım konusundan bahsedeceğim.

-Ülke içi tren yolculukları

Londra'da yanlış hatırlamıyorsam 11 tane ana tren istasyonu var. Farklı bölgelere giden trenler farklı istasyonlardan kalkıyor, ve National Rail altında toplanan bir çok farklı tren işletmesi var. Örneğin Kent ve Doğu Sussex'le Londra'yı bağlayan Southeastern Railways trenleri Charing Cross ve Victoria'dan kalkıyor. Brighton'a giden trenler London Bridge ya da Victoria'dan kalkıp Southern ya da First Capital Connect tarafından işletiliyor. Her işletmenin trenleri farklı "kalitede" oluyor (ne desem bilemedim). Şu ana kadar bindiklerim arasında en leşi First Capital Connect, en konforlusu Chiltern ve First Great Western'dı. Genel olarak hızlı trenler daha temiz ve rahat oluyorlar, ama fiyatları da tuzlu oluyor. İngiltere fazla büyük bir ülke olmadığından hızlı-yavaş tren farkı genelde 1 saat falan oluyor (çok kuzeye gitmediğiniz sürece). Eğer para sorununuz varsa yavaş trenleri tercih edin.

Biletlerinizi önceden alın. Her zaman gününde almaktan daha ucuza geliyor, ama sadece seçtiğiniz trende seyahat edebiliyorsunuz. Kaçırırsanız yeniden bilet almanız gerekiyor. Bazı şirketler (mesela Southeastern) bunun için 1.50 pound falan bir ücret alıyor. FWG ve Chiltern'dan önceden bilet alırken online rezervasyon parası ödemenize gerek kalmıyor diğer tren işletmelerinin aksine. Biletinizi birkaç gün önceden alırsanız fiyat baya fark ediyor (Bath'a gitmek için 2 gün önce aldığım biletle yolculuk günü alınan bilet fiyatı 12 pound falan fark ediyordu, 16-25 yaş tren kartım olmasa 15-20 pound arası fark edecekti).

Size bir diğer tavsiyem ise Redspottedhanky. Bu sitede tüm tren biletlerini çok daha indirimli olarak bulabilirsiniz. Eğer önceden alırsanız Londra'dan Birmingham'a 5 pound'a gitmeniz dahi mümkün. Güvenilir bir sitedir, Facebook'tan takip ederek zaman zaman dağıttıkları indirim kuponlarından kaparsanız yolculuğunuz bedavaya dahi gelebilir.

Ayrıca İngiltere'ye yeni başlayanlara bir tavsiye daha: Eğer gezip dolaşacaksanız ve 16-25 yaşları arasındaysanız, mutlaka bir tren kartı (16-25 railcard) alın. Yıllık ya da 3 yıllık alabiliyorsunuz, yıllığı bu sene £28 oldu bildiğim kadarıyla. Google'da aratıp kartı online olarak alırsanız %10 indirim için kodlar bulabilirsiniz. Bu sene fazla gezmedim, ama yine de 2-3 kerede kart parasını çıkardı. Kart size bilet fiyatında üçte bir indirim sağlıyor, ülke içindeki tüm trenlerde geçerli. Mesela Bath'a giderken 33 pound olan advanced bilet fiyatında 11 pound kazanç sağladım. Dediğim gibi, yılda 1-2 kere bile gezseniz avantajlısınız.

Ayrıca railcard'ınız size Londra içinde geçerli travelcard'larda da aynı indirimi sağlıyor. En büyük avantajlarından biri ise Oyster kullanırken geçerli olan "cap" denen günde ödeyeceğiniz maksimum limiti düşürmesi. Şu anda sabah 9.30'dan sonra geçerli olan (off-peak) cap £4.60 yanlış hatırlamıyorsam. Yani 9.30'dan sonra kaç kere metroya otobüse vs. binerseniz binin 4.60'dan sonrasını ödemiyorsunuz. Günlük travelcard'dan daha ucuza geliyor.

Railcard ile bilet alacaksanız mutlaka trene binmeden alın. Uyuz bir bilet görevlisine denk gelirseniz trende bilet satarken railcard'ınızı kullanmanıza izin vermeyebilir. Zaten genel olarak biletinizi önceden alın. Londra'da ve diğer büyük/küçük şehirlerde biletsiz trene binebilmeniz/trenden inebilmeniz mümkün değil zaten. Hem giriş ve çıkışlarda biletsiz geçemediğiniz makineler var, hem de yolculuğun bir yerinde (hatta birden fazla yerinde) görevliler bilet kontrolü için treni dolaşıyor. Şehir olmayan, küçük yerlerin tren istasyonlarında bilet kontrol makineleri olmadığı için biletsiz trene binebilirsiniz, indiğiniz yer de küçük bir yerse ve makine yoksa biletsiz çıkabilirsiniz de, ama iki istasyon arasında bilet kontrol görevlisine denk gelme olasılığınız var. Görevliye denk gelirseniz "Kusura bakmayın, son anda yetiştim" ya da "Bilet kuyruğu çok uzundu/bilet satış makinesi bozuktu" gibi bir bahane uydurup biletinizi ondan satın alabilirsiniz. Ama şu ana kadar hiç denk gelmemiş olsam bile görevlinin size bilet fiyatından daha fazla bir ceza kesme ihtimali var. Yapmayın derim o yüzden.

Tren yolculuğu yapacağınız gün mutlaka tren saatlerini kontrol edin, çoook düşük bir ihtimal ama son anda trenler iptal falan olabiliyor, kalırsınız sonra istasyonda.

Bir de soğuk havada rayların donması yüzünden ya da azıcık bir kar yağışında trenlerin çoğunun iptal ya da gecikmeli olabileceği aklınızda bulunsun. Bu durumda saatleri internetten kontrol etmek de fayda etmiyor, gecikmeler/iptaller ağır hava koşullarında oraya yansımayabiliyor.

-Eurostar

Eurostar'la Londra'dan 2 saatte Paris'e, ve ondan daha az bir sürede Brüksel'e gidebiliyorsunuz. Ayrıca Eurostar biletinizle Brüksel'den Amsterdam ve diğer Hollanda şehirlerine ücretsiz olarak devam edebiliyorsunuz (diğer Avrupa ülkeleri için nasıl bir uygulama var bilmiyorum). Eğer 26 yaş altındaysanız ve biletinizi 1 ay falan önceden alırsanız kişi başı 49 pound'a gidiş-dönüş Paris bileti alabilirsiniz. Son ana bırakırsanız bilet fiyatları bunun 6-7 katına falan fırlıyor.

Eurostar Londra'da King's Cross'tan kalkıyor, ayrıca Ebssfleet ve Ashford'da da Eurostar istasyonları var.

Easyjet'ten de alabileceğiniz en ucuz Londra-Paris gidiş dönüş uçak biletı aşağı yukarı 49 pound'a denk geliyor. Ve Easyjet'in kullandığı fena halde şehir dışında olan Gatwick, Luton, Stansted gibi havaalanlarına giderken hem gidiş dönüş 20 pound civarı bir para ödüyorsunuz, hem de ekstra aşağı yukarı 1 saat harcıyorsunuz. Sonuç olarak daha fazla para verip sıkış tepiş koltuklarda Paris'e ulaşmanız günün yarısını alıyor. Eurostar'ın inanılmaz konforlu koltuklarında 2 saatte Londra şehir merkezinden Paris şehir merkezine gitmek varken uğraşmanızı hiç tavsiye etmem.

-Şehirlerarası otobüs yolculuğu

İngiltere içinde çok az otobüse bindiğimden pek yorum yapamıyorum. Bildiğiniz otobüs işte. Tek farkı biletlerin koltuk numarasız, önceden gelen kapar modunda olması; ve Easyjet gibi fiyatları gün geçtikçe artan bir şekilde satışa sunulması. National Express ve onun daha leş versiyonu olan Megabus'tan çok önceden alırsanız £1'a falan bilet bulabilirsiniz. Kent'te yaşarken Londra'dan kalkan son otobüs son trenden daha sonra olduğu için gece dışarı çıkarken birkaç kez otobüse binmiştim.

-Ülkelerarası otobüs yolculuğu

Eurolines ile çok ucuz fiyatlara (gidiş dönüş 35 euro'ya Brüksel'e gittim geçen sene) ülkelerarası yolculuk yapabilirsiniz. Rota da baya geniş, Doğu Avrupa'ya kadar gidiyor. Ama bunu da *kesinlikle* tavsiye etmem. Bir kere yaptım, işkence gibiydi, bir daha asla yapmam. Londra-Brüksel rotası Victoria'dan başlıyor, koltuklar numaralı değil, insanlar itişe kakışa koltuk kapmaya çalışıyor, horlayıp duranlar, bağıra çağıra ağlayan çocuklar, iğrenç kokulu insanlar, baharatlı baharatlı yemek yiyenler, Türkiye'deki en leş dolmuşu düşünün, öyle bir şey. Ve bu işkence 8 saat falan sürüyor. Londra'dan Dover'a geliyorsunuz, otobüsten bagajınızla birlikte indiriliyorsunuz, siz pasaport kontrolden bagajınız ise xrayden geçiyor, feribota biniyorsunuz, Fransa'ya gelince iniyorsunuz, yeniden pasaport kontrolden geçiyorsunuz otobüsten çantalarınızla birlikte indirilip, bu olurken 1 saat kuyruk bekliyorsunuz falan. Çin işkencesi gibiydi tamamen, Kıta Avrupası ülkeleri arasında pasaport kontrol edilmeden kısa bir mesafeye gitmiyorsanız Eurolines'dan UZAK DURUN. 15 euro fazla verip binin Eurostar'a, rahat rahat 2 saatte gidin.

-Londra içi ulaşım

Metroda hat değiştirmeye üşenen biri olarak ben genelde otobüs kullanıyorum. Ama otobüs hattının başından sonuna gittiğim için bu, yoksa hayatta otobüse binmem, otobüsler tıkış tıkış oluyor gündüzleri. Ve çok uzun sürüyor yolculuk. İki katlı otobüslerde sürücüden bilet alabiliyorsunuz, aldığınız bilet 1 saat geçerli oluyor. Körüklü otobüslerde önceden bilet makinesinden bilet almak gerekiyor, o da 1 saat geçerli. Körüklüye arka kapılardan biletsiz/Oyster kartınızı kullanmadan da binebilirsiniz, ama sık sık bilet/Oyster kontrolleri yapılıyor. Eğer bilet gösteremiyorsanız ya da kartınızı okutmamışsanız £50 para cezası ödüyorsunuz ayrıca bu suç olarak sicilinize işleniyor. Otobüs zaten Oyster'la £1.40, Oyster'sız £2.20 falan; yapmayın, etmeyin. Kesinlikle biletsiz/kartınızı okutmadan otobüse binmeyin.

(Bunu yazdığımdan beri körüklü otobüsler kalktı, ama şoförler bazen Oyster'ınız boş olsa bile 'geç geç' yapabiliyorlar. Eğer akşam/gece değilse geçmeyin, inip doldurun öyle binin derim. Olur da kontrole denk gelirseniz diye.)

Sürücü kapıyı kapattıysa genelde bir daha açıp sizi almaz, otobüs trafik ya da kırmızı ışık yüzünden duraktan hareket edemiyor olsa bile. Aklınızda bulunsun.

Otobüs yolculuğu kolaydır, sonraki durak otobüsün içindeki elektronik tabelalarda yazar.

Özellikle iş çıkış saatlerinde sonraki otobüsün çok yakından takip ediyor olması nedeniyle otobüsün "The destination of this bus has changed" anonsuyla normalden erken rotasını bitiriyor olması oldukça muhtemeldir. Böyle bir durumda arkadan gelecek olan otobüse ücretsiz olarak binebilirsiniz.

Londra gece otobüsü hattı süperdir. Saat kaç olursa olsun şehrin bir ucundan bir ucuna maksimum iki gece otobüsüyle gidebilirsiniz. Ama gece otobüslerinde sarhoş insanların olay çıkarma/salak saçma şeyler yapma olasılığı çok yüksektir, şoföre ya da sarhoş görünmeyen birilerine yakın oturmaya çalışın. Mümkünse üst kata çıkmayın.

Metroda Oyster'ınız yoksa bir yolculuk için £4 ödüyorsunuz yanlış hatırlamıyorsam. Oyster ile zone 1-2 içi bir yolculuk £1.80 (hatta off-peak zamanlarda 1.25 galiba). O yüzden Londra'ya kırk yılda bir bile geliyor olsanız mutlaka bir Oyster kart alın. £3 karşılığında aldığınız kartı istediğinizde bir metro istasyonuna iade edip paranızı geri alabilirsiniz. Oyster'ı otobüs, vapur, tren, metro, DLR, overground'da kullanabilirsiniz. Günlük ulaşım masrafınız belli bir miktarı geçince (7 küsür pound) o günün geri kalan yolculuklarını bedava yaparsınız. Eğer 16-25 railcard'ınız varsa metroda gişe görevlisine gidip "Bu tren kartımı Oyster'ıma yükletmek istiyorum" diyerek o işi halledebilirsiniz.

-Havaalanlarına gidip gelmek

En kolay ulaşılan havaalanı Heathrow. Biraz pahalı olan Heathrow Express ile 15 dakikada, daha ucuz olan Heathrow Connect ile Paddington tren istasyonundan 24 dakikada ulaşabiliyorsunuz. En ucuz ulaşım metro ile, ama baya uzun sürüyor. Otobüsle de gidebilirsiniz bildiğim kadarıyla, National Express websitesine bakın. Gatwick'e de National Express ile ya da daha çabuk gitmek istiyorsanız Victoria'dan Gatwick Express ile gidebilirsiniz. Tren otobüsten daha pahalı. Otobüsten daha kısa sürsün ama Gatwick Express'ten daha ucuz olsun istiyorsanız Brighton'a giden trenler yarım saatte falan gidiyor. Stansted ve Luton oldukça şehrin dışında. Stansted Express var, Liverpool Street'ten kalkıyor ve 40-45 dakika sürüyor yanlış hatırlamıyorsam. Ayrıca ikisine de easyBus ya da National Express otobüsleri ile gidebilirsiniz. Daha uzun sürer, ama önceden alırsanız çok ucuzdur. Fiyatlar yolculuk yaklaştıkça artar. Terravision bu havaalanlarına sabit fiyatla gidiyor, son dakikaya kalırsanız onunla gidebilirsiniz. City havaalanına hiç gitmediğimden ulaşım nasıl bilemiyorum.

Evet, aklıma gelenler bunlar ulaşım konusunda.

Friday, 20 May 2011

idiocy knows no rest

Adana'da bir kadın iş arkadaşı başka bir kadına "Seni dudaklarından öpeyim, çok tatlısın" diye mesajlar attığı için kadının olayı mahkemeye taşıması üzerine "cinsel taciz" suçundan 10 ay hapis cezasına çarptırılmış. Buyrun haber burada.

Çok eminim ki bu bir homofobi örneği. Hatta hem homofobi, hem seksizm örneği.

Bu ülkede erkekler böyle mesajlar atmayı geçtim, sokakta kadınları takip edince, popolarını avuçlayınca, ve hatta tecavüz edince bile ceza almayabiliyorlar (hatta almama olasılıkları alma olasılıklarından daha fazla).

Ama bir kadın sırf birinin telefonuna böyle mesajlar attı diye hapis cezasına çarptırılıyor. Hem gay (ya da bi, queer, vs) olduğu, hem de toplumun idiotik değer yargılarının "pasif kadın" beklentisine uymadığı için cezalandırılmak isteniyor.

Bu ne saçma iş.

Bazen Türkiye vatandaşı olduğum için kendimden utanıyorum gerçekten.

"What makes stupidity really insufferable is that it is forever in action - idiocy knows no rest."

Thursday, 19 May 2011

hang on to your iq

İngiltere'de üçte bir indirimli tren yolculuğu yapmamı sağlayan 16-25 railcard'ımın süresi bu ay sonunda bitiyor. O yüzden bitmeden son kez kullanayım diye yarın Bath'a gidiyorum. Geçen kıştan beri gitmek istiyordum ama bir türlü fırsat olmamıştı.

Geçen hafta okula röportaja gittiğim için verdikleri Amazon hediye çekini sonunda kullandım. Hediye çeki ve öğrendi indirimi de eklenince 170 poundluk bu D&G saati 38 pound'a almış oldum. Cumartesi gelir herhalde.


Haftaya Barcelona'ya gidiyor olmam sebebiyle ASOS'tan aldığım bikini dün geldi. Her tarafı tam oldu ama göğüslerinin kup kısmı büyük geliyor. Denerken yanlışlıkla etiketi kopardığım için ve zaten bir küçük bedeni olmadığı için değiştiremiyorum. Çok da beğendim, geri yollamak istemiyorum. Barcelona'da idare edip Türkiye'ye dönünce terziye götürmeyi planlıyorum, ama göğüslerim eğilince falan dışarı fırlıyor cidden. Kendim dikmeye çalışsam içine eder miyim acaba?

Neden 16 ve üstü beden giyen kadınların DD+ göğüs sahibi olduğu varsayılıyor? Sinir bozucu.

Son zamanlarda okuldaki insanlarla aram açıldı. Ben Londra merkezde yaşadığım için, onlar da okul çevresinde (yani bana 1 saati geçen bir otobüs yolculuğu uzaklıkta) oturdukları için yaptıkları şeylere pek katılmıyordum. Arka arkaya çoğu davetlerine "Hayır" cevabı verdikten sonra davet edilmez oldum tabii ki. Dolayısıyla benim dışımdaki herkes birbirine çok yakınken, ben hep biraz dışlanmış hissediyorum kendimi.

Bunun tek nedeninin mesafe olduğunu sanmıyorum. Eminim çok arkadaş canlısı biri olsaydım, aralarına kırk yılda bir katılabiliyor olmam bana kendimi gruptaki yalnız insan gibi hissettirmezdi. İngiltere'de içinde bulunduğum çoğu ortamda öyle hissediyorum: Masada oturan ama ağzını açmayan, insanların konuşmalarını dinleyip sanki konuşkan olmamak utanılacak bir şeymiş gibi bir şeyle meşgul görünmek için 10 saniyede bir telefonuna bakıp içkisini yudumlayan, eve dönerken masadan kalkıp duyulabilmek için sesini yükselterek "Ben gidiyorum" demese kimsenin yokluğunu fark etmeyeceği insan.

Ben böyle biri değildim. İzmir'de ya da İstanbul'da yaşarken kesinlikle böyle biri değildim. Beni o zamanlardan tanıyanlar da bana katılıyor mu, yoksa ben bunca zaman kendimi hep yanlış mı görmüşüm? Bana şu son iki yılda böyle oldum gibi geliyor. Türkiye'deyken yanımda arkadaşım olmadan dışarı çıkarsam böyle hissediyorum sadece, o da artık arkadaşsız dışarı çıkınca akşamı/geceyi benim yanımda geçirecek biriyle karşılaşmayacak kadar ortamdan uzaklaşmış olmamdan kaynaklanıyor. İngiltere'de bir tane bile yakın arkadaşım olmadığından bu kadar yalnız hissettiğime karar verdim. Ve İngilizler (hatta İngilizler değil, çoğu yabancı olan okul arkadaşlarımdan anladığıma göre İngiltere'de yaşamaya başlayan herkese bulaşıyor bu) klişe olacak ama çok soğuk insanlar. Yani yakın bir arkadaşınız olmadan tanıdığınız ama çok yakın olmadığınız insanlarla dolu bir masaya oturduğunuzda benim gibi sosyal özürlüyseniz yalnızlıktan kafayı yiyorsunuz o masada. Ve kalkıp gitmek istiyor, gidecek fırsat bulamıyorsunuz. Son yirmi dakikada bir kez olsun ağzınızı açmamışken insanların muhabbetini bölüp "Ben eve gidiyorum" demenin ne kadar lame görüneceğinden korkuyorsunuz; hatta telefonla konuşma ayağına çaktırmadan masadan kalkıp eve gidiyor, sonra da "Acil bir şey çıktı hoşçakal diyemeden gittim" bahanesini hazırlıyorsunuz kafanızda. Ama hoşçakal demeye bile çekindiğiniz o insanlar tabii ki size nereye kaybolduğunuzu sormuyorlar. Çünkü yokluğunuz hissedilmemiş bile.

Sosyal özürden bahsederken gerçekten abartmıyorum. Böyle bir insan haline geldim son iki yılda. Değişebilmek istiyorum, kendimi insanlarla havadan sudan muhabbetler yapıp ortama dahil olmaya zorluyorum, ama olmuyor. Ancak alkol aldığımda olabiliyor, o yüzden alkolsüz dışarı adım atmıyorum okul dışında bir yere giderken, o zaman da alkolün bokunu çıkarıp saçmalayınca ağzımdan çıkanlar bana ertesi gün kendimi daha da bombok hissettiriyor. Daha sosyal, sevilesi bir insan olmak için içiyor, içtikçe daha da sevilmeyesi hale geliyorum.

Bütün sosyal skill'lerimi İstanbul'da bıraktım sanırım. Fazlasıyla özlüyorum.

Beni böyle sevecek, kendisi bik bik bik konuşurken benim sadece gülümseyerek dinleyecek olmamı kabullenecek bir insanla tanışmayı ne kadar istiyorum bilemezsiniz.




I'm lonely (ve hatta Brian Molko telaffuzuyla lone-lay) mi demişti birisi?

idaho

Dün akşam gittiğim ilk mekanda çekilen fotoğraflar ve herkesin yazdığı cümlelerden oluşan bir video. İlk cümle benimki. Günün anlam ve önemi: International day against homophobia and transphobia (IDAHO).