Monday, 6 September 2010

does that make me crazy?

Çok garip bir haftasonu geçirdim. Garip şeyler dizisi Cumartesi sabahı Çeşme'ye geldiğimizde yiyecek bir şeyler almak için Çeşme Marina Burger King'e uğramamızla başladı. Kahvaltı Menüsü olarak ciabatta, sandviç ekmeği ve bagel arası 3 sandviç çeşidi koymuşlardı. Sandviçlerin de vapurda satılan dandik sandviçlerden hiç bir farkı yoktu. Türkiye'de hiç Burger King'de kahvaltı etmedim ama kahvaltı menüsü bu kadar kötü olamaz diye Google'ladım; gerçekten de normal kahvaltı menüsü bu değilmiş, burger'lar, burrito'lar ve hash brown'lar varmış. Marina'dakilerin üşengeçliği mi yoksa Burger King Türkiye'nin genelinde mi artık kahvaltı sadece soğuk sandviçten oluşuyor bilmiyorum; ama çok kötü olmuş, hiç yapmasalar daha iyi.

BK'den çıkıp limana gittik. Hayatımda gördüğüm en başarısız -xray'den geçenleri kimsenin izlemediği, metal dedektöründen geçerken fena halde ötseniz bile güvenlik görevlisinin dönüp bakmadığı, insanların yolda yürür gibi girip çıktığı- güvenlikten geçtikten sonra feribota bindik. Sakız'a ulaştığımızda araba anahtarlarının kaybolduğunu fark ettik. Bunu düşünerek bütün günümüzün içine etmeyelim kararı verip bir araba kiraladık ve adanın güneybatısını gezmek üzere yola çıktık. Birbirinden şirin ortaçağ köyleri ve seneye tekneyle gelinesi sahiller vardı. Öğleden sonrayı onları gezerek geçirdik ve liman yakınlarına geri döndük. Arabayı bırakmak için kiraladığımız yeri gittik, ancak zeki insanlar bize arabayı 4.30'da bırakacağımızı bildikleri halde o saatin siesta olduğunu ve dükkanın kapalı olacağını söylememişlerdi. Yandaki cafe'deki amcaya anahtarı bırakıp limana gittik, Çeşme'ye döndük. Limanda çalışan 293729 tane insana araba anahtarı bulup bulamadıklarını sorduk, ama bir şey çıkmadı. Zaten çıksa şaşardım, adamlar "Hayır bulamadık" deyip duruyor olmalarına rağmen biz söylemeden xray cihazının içine takılmış ya da düşmüş olabilir diye bakmayı akıl edememişlerdi.

Limandan çıkıp arabanın yanına gittiğimizde saat 6.15'ti. Araba üreticisi arandı, ama araba elektronik kilitli olduğu için bir şekilde kapıyı açsalar bile motorun kilitli kalacağını o yüzden arabayı İzmir'e çekmek gerektiğini söylediler. Onlara sinir olunup baya bir bağırdıktan sonra sigorta şirketini aradık. Neredesiniz sorusuna "Çeşme Liman" cevabını verdiğimizde "Çeşme nerede ama?" dendiğine ilk kez rastladık. Çeşme'nin İzmir'e 70-80km uzaklıkta bir yer olduğunu anlattıktan sonra sigorta şirketi bize bir çekici göndereceklerini, başka bir alternatif olmadığını söyledi. Bir saat sonra gelen ilk çekici gelmeden önce "Arabanızın önünde arkasında araç var mı" diye sormayı düşünememiş olduğundan biraz uğraşıp geri gitti. Arabayı yukarıdan kaldırabilecek 2. bir çekicinin geleceği söylendi. 2 saat daha geçti, 2. çekiciyi aradığımızda sürekli "Alaçatı'dan çıkıyorum şimdi 10 dakikaya oradayım" deyip duruyordu. Ona da biraz bağırdık, sonra aslında Urla'dan geldiğini itiraf etti. Sonunda bizi "ödemeli arayarak" -evet, yok artık- nerede olduğumuzu 204829 kez söylememize rağmen bir daha sorduktan sonra saat 9.15 gibi geldi. Araba çok ağır geldiği için o da işe yaramadı. Çeşme'de en ağır arabaları bile kaldırabilen tek çekici polise ait olduğundan polis arandı. Polis arabayı çekiciye yüklemeyi başardı, saat 10 gibi İzmir'e doğru yola çıktık. Böyle de fena bir Cumartesi gecesiydi kısacası.

Araba İzmir'de serviste duruyor şu anda, bu hafta içinde İstanbul'dan yeni programlanmış anahtar gelecekmiş. Araba üreticisinin yeni bir anahtar çıkarmayı 1 haftada halledebilmesi ve arabanın kapısını bile açamaması, üstelik anahtar gelene kadar kullanılması için bir araba bile vermemesi inanılmaz gerçekten.

İşin en kötü kısmı telefonumun şarj aletinin arabada kalmış olması. Şarjım da sıfırdı, yani yeni anahtar gelsin de araba açılsın diye bekleyecek zamanım yok. Kartımı başka telefona taksam Blackberry Internet Service'im yanmış oluyor. Ne yapsam diye düşünürken aklıma Turkcell'in hızlı telefon şarj etme üniteleriyle ilgili reklamları geldi. Turkcell internet sitesinden baktım nerede varmış İzmir'de diye, en yakın olanına gittim. "Cihazlar şu anda çalışmıyor" yanıtını aldım. Madem çalışmıyor, insan internet sitesine çalışmıyor diye not düşer de millet boşuna gitmez, değil mi? Bunun için de bir şikayet emaili yazmayı planlıyorum üşenmediğim bir zaman. Neyse, Turkcell'den 50TL verip bir adet Blackberry şarj aleti aldım. Eve geldim, şarja taktıktan 10 dakika geçmesine rağmen şarj ışığı yanmayıp telefon hala açılmayınca orijinal diye sahte ürün sattıklarına karar verip geri götürdüm. Paramı iade ettiler. Yanda Vodafone vardı, oraya sordum. Orijinalinin olmadığını, İzmir'de orijinal Blackberry şarj aleti bulamayacağımı söyleyip sahtesini almamı önerdiler. "Elimizde orijinali yok" desene, "Buralarda bulamazsınız" diye niye yalan söylüyorsun modunda sinir olup çıktım. Sonunda Avea'da 45TL'ye orijinal olduğu iddia edilen bir şarj aleti buldum. Ama normalde 2 saatin biraz altında bir sürede tamamen şarj olan telefonumun şarj olması 4 saat sürdü. Nasıl olsa bu şarjım bitene kadar arabanın kapısı açılıp eski şarj aletime kavuşabileceğim için "Şarj süresi normalden çok uzun sürdü" diyerek bunu iade mi etsem diye düşünüyorum. Orijinal bir şarj aletiyle o kadar uzun süreceğine inanmıyorum çünkü tamamen dolmasının.

Bu arada Sakız'da Turkcell çekiyordu hep, çok ilginç. Rodos'ta çekmiyordu.

Ayrıca annem yaşında kadınlar Marc by Marc Jacobs aksesuarları kullanınca çok garipsiyorum. MbMJ o kadar gençlere yönelik bir marka ki, gözüm yadırgıyor.

Son olarak da biz evlerinin önünde 4 saate yakın bir süre yerde otururken balkonda yiyip içen ve "Sorun ne, bir şey içer misiniz" falan demeyi akıl edemeyen görgüsüz insanları kınıyorum buradan. Benim yazlığımın önünde birisi saatlerce otursa, çekiciler gidip gelse en azından gidip bir sorarım gelip evde beklemek isterler mi diye. Bir de Türk misafirperverliği falan diyorlar...

Thursday, 2 September 2010

this is not london

Sözlükte İngiltere başlığına yazdığım entry'le ilgili bir mesaj aldım bugün. "Atıyorsunuz" şeklinde. Entry şöyle:

"yes ya da no yerine her zaman yes please ya da no thank you denilen, bardan içki alırken bile pipeti için ayrı buzu için ayrı 5 kere teşekkür edilen, otobüsten inerken şoföre ve biri siz geçin diye çekildiğinde thank you demenin adet olduğu, otobüs tren ve türevlerinin her zaman vaktinde geldiği, polise en saçma ve ufacık şikayetle bile gittiğinizde son derece ciddiye alındığınız, kimsenin farklı görünüşlü insanlara dönüp ikinci bir kez bakmadığı, herkesin istediği gibi olduğu/istediği gibi yaşadığı ve buna insanların saygı duyduğu ülke. daha sonra türkiye'ye dönüldüğünde de kültür şoku yaşanır. ayrıca ingiltere'de sağlık sistemi* son derece dandik bir şekilde işlemektedir, hastanelerde randevular genelde haftalar sonrasına verilir."

Burada attığım ya da abarttığım bir şey yok. İngiltere'de kaç yıldır yaşarken ve ondan önce turist olarak gittiğimde gözlemlediğim şeyler bu yönde. Ha İngiltere'de kaba insan yok mu, tabii ki var, ama böyle insan yılda 2 bilemedin 3 kere çıkar karşıma. Trenler hiç mi gecikmez, tabii ki gecikir, ama çok nadir. O yüzden o gözlemlerimin tamamen arkasındayım.

Sözlüğe bugün İngiltere başlığına yazılanlardan anladığım kadarıyla "Çok medeni diye övdüğünüz bu İngilizler öyle sömürgeciler böyle bilmemneler" falan gibi bir hava var bazılarında. Birleşik Krallık'ın sömürgeci tarihi ya da ülkenin genel ruh haline istisnai davranan az sayıda insan İngilizler'in son derece medeni bir topluluk olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bizim Türk toplumu olarak en ufak bir laf etmeye bile hakkımız yok bu konuda. Neden?

-İzmir'de bir kere çantam çalındığı için, bir kere de kızın teki bana sokak ortasında tokat attığı için polise gittim. Her iki seferinde de gittiğim karakoldaki polisler bana daha önemli işlerinin olduğunu, böyle şeylerle uğraşamayacaklarını söylediler. Çantam çalındığında içindeki şeylerin değeri 2500TL civarındaydı. Ne çantam, ne içindeki şeyler, ne de kimliklerim bulundu. Polisin olayı araştırdığını bile sanmıyorum, zaten "Bulunmaz bunlar" türü bir şey söylemişlerdi.

İngiltere'de kimlik kartlarımın bulunduğu minik kart şeyini -ne deniyor buna?- kaybettiğimde polise başvurdum. İçinde maddi değeri olan bir şey yoktu; okul kartlarım, öğrenci kimliklerim falan vardı. Polis olayın gerçekleştiği yeri ve saati sorup güvenlik kameralarını inceledikten sonra beni arayacaklarını söyledi. 2 gün sonra birisi aradı, bir şey bulamadıklarını ama şikayetimin open case olarak duracağını ve bir gün bir şey bulunursa aranacağımı söyledi. Ertesi gün evime "Londra'da bir suçun mağduru olduğunuz için çok üzgünüz, eğer ücretsiz danışmanlık hizmeti almak isterseniz şu numarayı arayabilirsiniz" şeklinde polisten bir mektup geldi. Ondan sonraki hafta ise bir suça hedef olduktan sonra hissedebilecekleriniz ve bu konuda yapabilecekleriniz konseptli bir broşür yolladılar. Bu kadar ufak bir olayı bile çok ciddiye aldılar kısacası.

-Türkiye'de trenleri bilmiyorum ama otobüs vaktinde kalkmadığında değil, kalktığında şaşırırım. İzmir'de 121'le Alsancak'a gitmek istediğimde normalde 20 dakikada bir gelmesi gereken otobüsü yaz sıcağında 45 dakika beklediğim olurdu. Otobüs geldiğinde "Neden geç kaldınız" diye sorduğumda da önceki otobüsün iptal olduğu cevabını alırdım her seferinde. Şoförler kafalarına esince seferlerini iptal ediyordu kısacası.

İngiltere'de otobüslerle pek deneyimim olmadı ama bana hiç geç kalan otobüs denk gelmedi. Trene çok biniyorum, nadiren 1-2 dakika dışında geç kalmazlar pek. Abartı geç kalırlarsa da biletinizi saklayıp inince tren şirketine yollarsanız paranızı iade ederler. Trenin önceden belirtilmeden iptal olmasına bir kez denk geldim. Onda da evim yarım saat uzaklıkta olmasına rağmen tren şirketi görevlisi beni kapıma kadar ücretsiz götürecek bir taksi ayarladı gecenin 2'sinde.

-Geçen post'larımın birinde garsonlara, kasiyerlere, barmenlere sen diye hitap eden ve teşekkür etmeyenlere sinir olduğumdan bahsetmiştim. Türkiye'de çoğunluk böyle yapıyor. Masalarına yemek getiren adamı görmezden geliyor, hiç gelmemiş gibi muhabbetlerine devam ediyor insanlar. Barmen içkiyi uzatıyor, alıp gidiyorlar.

İngiltere'de aynen yukarıda bahsettiğim gibi içki alırken bile defalarca teşekkür ediyor insanlar. İçkisi için teşekkür ediyor, "Buzlu olsun" dediğinde barmen buz koyunca ayrı teşekkür ediyor, "Pipet alabilir miyim" deyince verilen pipet için ayrı teşekkür ediyor, para üstünü alınca yine teşekkür ediyor. Ülkem insanı bir kere ederse iyi.

İngiltere'de insanlar otobüsten inerken şoföre teşekkür ediyor onlarca yolcudan biri olduğu halde, Türk insanı tek başına bindiği taksiden inerken şoföre "İyi akşamlar" bile demiyor ve bunu yaparken kendinden utanmıyor. Asansöre birlikte bindiği komşusuna bile inerken "İyi günler" demeyi akıl edemeyenler var. Migros, Carrefour türü yerlere gittiğimde bana poşet uzattığı için teşekkür ettiğimde yüzüme boş boş bakan ve karşılık bile vermeyen kasiyerleri saymam mümkün değil.

İngiltere'de insanlar yürürken biri yol verince teşekkür ediyorlar, ülkemde insanlar birbirine yol vermek yerine omuz atıp özür bile dilemeden geçmeyi tercih ediyorlar.

İngiltere'de ister Pamuk Prenses gibi giyinip gezin, ister yeşil saçlı olun; kimse dönüp bakmıyor. Türkiye'de insanların "normal" anlayışından farklı görünen herkese bakılır, hatta kişi parmakla arkadaşlara gösterilip "Tipe baksana" denir.

İngiltere'de homofobiklerdir istisna olanlar, toplumun geri kalanı onlara ayıplayarak bakar. Türkiye'de eşcinsellere ayıplayarak bakılır.

Burada amacım İngiltere propagandası yapmak değil, medeniyet propagandası yapmak. İngiltere'de de medeniyetten nasibini almamış insanlar vardır elbet, ama "İngilizler medeni değiller" diyenler kendilerini kandırıyorlar. İnsanlar bok atacak şey arayacaklarına biraz örnek almayı deneseler keşke.

Wednesday, 1 September 2010

i want it all

Karar vermekten nefret ediyorum. Şu anda hayatımın en çok karar vermemi gerektiren dönemlerinden birini yaşıyorum. Hangi okula gitsem, hangi şehirde yaşasam, nasıl bir ev tutsam, yeni vizeye başvursam mı, bu sene çalışsam mı yoksa gönüllü mü olsam gibi konular yetmezmiş gibi bir de banka problemi çıktı.

Son 2 yıldır İngiliz bir banka hesabı açtırmadan idare ettim. Hesap açtırmamamın nedeni ilk başlarda 1039 tane belge toplayıp bankaya gitmeye üşeniyor olmamdı. Ayrıca zaten bütün alışverişlerimi kredi kartıyla yaptığımdan ve 2 pound'luk kahveyi bile kredi kartıyla ödediğimden nakit gereksinimim pek olmuyordu. 3 ayda bir Türkiye'ye geldiğimde beni bir dahaki gelişime kadar idare edecek kadar pound'la İngiltere'ye gidiyor ve yarısını harcamamış olarak dönüyordum. Evde tek başıma yaşadığımdan ve Canterbury çantanızı kendiniz birine uzatsanız çalınmayacak kadar güvenli bir şehir olduğundan parayı evde saklamakta bir sakınca görmüyordum.

Buraya kadar iyi güzeldi, ama artık banka hesabı açmayı düşündüren bazı faktörler işin içine girdi:

-Bundan sonra nerede yaşarım bilmiyorum, ama büyük ihtimalle tek başıma yaşamıyor olacağım. Kilitli bir kapının ardında bile olsa başkalarının yaşadığı bir yerde nakit saklamak istemiyorum.

-Türkiye'den İngiltere'deki ev sahibime her kira yollanışında oldukça fazla bir komisyon ödemem gerekiyordu. Komisyon normalde çok yüksek değil aslında, ama yüksek meblağlar söz konusu olunca baya tuzlu bir hal alıyor iş (her okul ücreti ödediğimde 500TL komisyon ödüyorum mesela).

-Bazı şeyler sadece debit card'larla yapılabiliyor İngiltere'de (eve telefon hattı bağlatırken alınan depozitonun ödenmesi gibi). Türkiye'deki hiç bir banka yurtdışında kullanılabilen bir debit card vermiyor.

-Eğer Birkbeck'de okuyacak olursam debit card'la ödemem durumunda okul ücretini 9 takside bölüyorlar. Bu da okulun yıllık £13,000 falan olduğunu düşünürsek iyi bir fırsat.

Peki neden gidip kendime İngiltere'de bir banka hesabı açtırıp debit card almıyorum?

-Normal banka hesapları için en az 3 yıldır İngiltere'de resident olmuş olmak gerekiyor. Yabancılar için olan hesaplar var, onlar için de bankalar ücret alıyor (HSBC yılda £96 alıyor). Eğer HSBC'ye o parayı verecek olsam ve her şey hallolacak olsa neyse, ama HSBC Türkiye HSBC İngiltere'ye para yollarken yine komisyon alıyor. Ayrıca bankaya hem milyarlarca para verip hem de üstüne tutsun diye para vermek bana çok ters geliyor.

-HSBC'nin Postgraduate Bank Account diye bir hesabı var, eligibility kısmına "3 yıldır yaşıyor olmak bla bla ya da HSBC Group'un herhangi bir üyesinde bir banka hesabı sahibi olmak" yazmışlar. HSBC Türkiye'de banka hesabım olduğu için 3 yıldır orada yaşamıyor olduğum halde alabiliyorum anladığım kadarıyla yani. Bu hesap ücretsizse, HSBC Türkiye'nin yollama komisyonuna rağmen olabilitesi var. Ama zeki insanlar oraya bir tane email adresi koymamışlar, illa İngiltere'ye telefon mu etmem gerek bilgi almak için? Hiç uğraşamam, telefon sevmiyorum.

-Citibank'ın global bir hesap servisi varmış. Sanırım 80 dolar karşılığında hesabı tüm dünyaya açtırabiliyor, dünya çapındaki bütün Citibank şubelerinden ücretsiz para çekebiliyormuşum. O global hesaba para aktarımı da komisyonsuz bildiğim kadarıyla. Ama bana orada bir hesap ya da debit card vermiyorlar. Yani ben ev sahibime nasıl kira ödeyeceğim bu durumda? Aradığımda telefondaki yetkilinin cevabı "Gidip ATM'den nakit çekip öyle verirsiniz" oldu, ama ya ev sahibim başka bir şehirde yaşıyorsa yani yüz yüze eline nakit verip makbuz alma imkanım yoksa? Ya nakit kabul etmek istemiyorsa? Onu geçtim, Brighton'da yaşayacak olursam her para çekmek istediğimde Londra'ya 1 saat yol mu gideceğim?

-Bazı insanlar Paypal'le kira ödüyorlarmış. Aynı ülke sınırları içinde para yollamak için Paypal mantıklı, ama ülkelerarası yollayınca deli gibi komisyon alıyor.

-TurkishBank, Garanti, Ziraat ve İş Bankası'nın Londra'da şubeleri varmış; onlara da soracağım bu hafta ama pek umutlu değilim.

Aylık ücret ödemeden açabileceğim ve bana debit card veren bir banka hesabı istiyorum sadece. Bu kadar mı zor? Sinir oldum buna bütün gün.

Bana HSBC İngiltere'nin email adresini bulabilene içki ısmarlıyorum.

Günün şarkısı: Depeche Mode-I Want It All

Tuesday, 31 August 2010

it's a jungle out there



Bunu neden dün koymadım bilmiyorum, ama Marion Cotillard'nın Oscar aldıktan sonraki konuşmasından sonra favori ödül konuşmam bu. Heyecandan ne diyeceğini şaşırıyor falan Jane Lynch, inanılmaz şirin. Bayılıyorum.

"Economists credit Jane Lynch’s character on Glee with creating over 62,000 new jobs in the polyester tracksuit industry."

Mükemmel.

destroy everything you touch

3 aydır British Vogue okuyamadığımdan ilk kez Vogue Türkiye aldım dün. Sadece bu ayın sayısı mı böyle, yoksa hep mi böyleydi bilemiyorum; ama moda ve stilden çok "kadın dergisi" tadında. Erkeğinizi Mutlu Etmenin Yolları başlıklı bir yazı ve 1-2 yatakta-uyumlu-musunuz konseptli test eklense tam Cosmopolitan olacak yani, o derece.

Kapak article'larından biri Feminenlik Rehberi diye bir şey. "Ofiste, davette, gece, gündüz, zamansız feminen olmanın yolları"nı öğrenelim diyeymiş. Kadının gece gündüz feminen olması gerekiyor çünkü, ofiste de profesyonel değil kadınsı olmaya çalışmalı anladığım kadarıyla.

İlk sayfalarda insanlara sorulan "Sizce kadın gibi kadın nedir" sorusu. Kadın gibi kadın. Kadını nesneleştiren, "feminenlik/kadınsılık" kavramına tıkılıp kalmaya zorlayan, seksist bir ifade daha.

İlerleyen sayfalarda Arçelik ve Molped reklamları. Vogue "kadın dergisi" ve kadın gibi kadınlar ev işi yapar ya, kadınlara beyaz eşya reklamı yapmak lazım o yüzden.

Korkunç.

PS. The September Issue açılışında Ladytron-Destroy Everything You Touch çalan bölümün videosunu nerede bulabileceğimi bilen var mı?

Sunday, 29 August 2010

cemiyette pişiyorum


Son zamanlarda magazin program ve gazetelerinde sosyete yerine cemiyet kelimesinin kullanılıyor olması dikkatimi çekti (sözlükte sosyeteye cemiyet deme tandansı başlığında bunun 2002'den beri olan bir durum olduğu yazıyor ama ben kısa bir süre öncesine kadar "sosyete dünyası" yerine "cemiyet dünyası" dendiğini duymamıştım). Cemiyet dünyası denince aklıma dini cemaatler ya da Cemiyette Pişiyorum falan geliyor. Niye böyle bir değişime gerek duydular bilmiyorum; sosyete yabancı kelime olduğundan cemaat diyorlar desem cemiyet de Arapça bir kelime. Nerede görsem, duysam gülesim geliyor, sinir oluyorum.

Geçen yıldan beri İngiltere'de dergilerde, gazetelerde sürekli bahsi geçen ve ısrarla izlemediğim Glee'yi sonunda bu yaz izlemeye başladım. Bu kadar beğenmeyi beklemiyordum açıkçası. Bazen sinir bozucu olabilecek derecede çalışarak-başarıya-ulaşan-sıradan-insan optimizmiyle süslenmiş liberalizm mesajlarıyla dolu olsa da, komiklik derecesinde saçma olay ve replikleriyle kendini sevdiren bir dizi; insan kendini daha bir rahat hissediyor izledikten sonra.

Son olarak diziyi izleme nedenlerimin en büyüğünün Jane Lynch olduğunu söylemesem olmazdı. Rengarenk Adidas tracksuit'leriyle, hazırladığı süper laflarla beni benden alan beden eğitimi öğretmeni ve cheerleader takımı Cheerios'un koçu Sue Sylvester rolünde kendisi.

"I’m reasonably confident you will be adding revenge to the long list of things you’re no good at, right next to being married, running a high school glee club, and finding a hair style that doesn’t make you look like a lesbian. Love ya like a sister."

"I don’t trust a man with curly hair. I can’t help picturing small birds laying sulfurous eggs in there, and I find it disgusting."

"I spent large segments of each day picturing you choking on food, and I recently contacted an exotic animal dealer because I had a very satisfying dream that I once shoved your face into one of those pink-inflamed monkey butts."

Priceless.

Saturday, 28 August 2010

skins

Sıkıntıdan eski Skins bölümlerine bakıyordum bugün. İlk cast'la olan favori sahnelerimden biri bu, Sid'in Tony'e Crystal Castles eşliğinde babasının öldüğünü söylediği ve sarılarak ağladıkları sahne:



Hetero ortamlardan elimi eteğimi çektiğimden beri çevremdeki isanlardan "X benim hayatımın içine etti" gibi şeyleri 28392 kat daha çok duyuyorum. Bahsi geçen kişinin hayatlarını mahvedecek kadar ne yaptığını, ne kadar süre birlikte olduklarını sorduğumda da genelde 2-3 ay falan birlikte oldukları cevabını alıyorum.

Genellemelerden nefret ederim ama lezbiyenlerin ilk randevuya bir uhaul truck ile geldikleri görüşünde doğruluk payı yok değil. Facebook'um bir kızla tanışıp 2 gün sonra "Hayatımın aşkını buldum" diyen, soyadlarını o kızla aynı yapan, 2 ay sonra ayrılan ve ondan 1 ay sonra bu kez başkası için "Bu kez çok aşığım" muhabbetine girip soyadını değiştiren insanlarla dolu. Hiç bir heteroseksüel çiftte bu şıpsevdiliğe rastlamış değilim.

İnsan böyle ayran gönüllü olunca tanıştığının ertesi günü "Sana aşığım" dediği, 1-2 aydır çıktığı insanın "hayatını mahvetmesi" de kaçınılmaz tabii. Bana bu insanlar sanki biraz aranıyorlar gibi geliyorlar, aşk acısından o kadar zevk alıyorlar ki senede 5-6 kere çekmek istiyorlar sanki. Bu şıpsevdiliğin başka açıklamasını bulamıyorum, insanın 1-2 (bilemedin 3-4) kez "Tanışalı 2 gün oldu ama çok etkilendim" dediği birileri olur tabii ki ama o etkilenmenin birkaç aya geçtiğini görünce aklı başına gelir ve bir dahaki sefer o hissin geçici olduğunu bilir, değil mi? İnsanlar gerçekten saf mı, yoksa hissettiklerinin "gerçek aşk" olmadığını onlar da içten içe biliyor ama o aşkı bulamamış olduklarını kabullenmek istemedikleri için kendilerini mi kandırıyorlar?

Ben de öyleydim eskiden. Biriyle tanıştığım anda çok etkilendiğim ve o etkilenmenin büyüsüne kapılıp aşk zannettiğim çok oldu. Bu etkilenmelerin en güçlüsünü yaşatan insanla karşılıklı "Seni seviyorum" dediğimizde ilk kez görüşmemizin üzerinden 2 saat geçmişti. İlk günden itibaren bana üzerime düşmek derecesinde ilgi gösteriyordu, dünyanın en güzel jestlerini yapıyordu; o kadar ki içimdeki gerçekçi ses bana bu kadar sevginin anormal olduğunu ve onun bana olan hislerinden şüphe etmem gerektiğini söylüyordu. Dediğinin doğru olmasından korktuğum için o sesi bir süreliğine susturdum, aramızdakinin bir istisna olduğuna ve onun bana gerçekten aşık olduğuna inanmak istedim. Ama sonra gerçekçi sesim baskın çıktı ve sevgilimden "beni fazla sevdiği için" ayrıldım. Evet, yıllar boyunca pişmanlık duydum bu yüzden. Hala da duyuyordum, o yıllar bana onun her tanıştığı kıza "bir anda aşık olduğunu" ve onları beni sevdiği kadar çok sevdiğini gösterene kadar. Bunu fark ettiğim andan itibaren bütün bu anlık etkilenmelerimin adı üzerinde "anlık" olduğunun bilincinde davranıyorum.

Friday, 27 August 2010

g.r.a.d.u.a.t.i.o.n

Geç teslim ettiğimden essay'inden 0 aldığım ve dolayısıyla kaldığım PO629 dersinin essay'ini 2 hafta önce tekrar yazıp yollamıştım. Bugün öğrendim ki 65 almışım. Ama resubmission essay'lerinin notları geçer nota düşürüldüğünden o 65 40'a düştü, böylece ortalamam da 45 oldu. Olsun, beni 6 aydır strese sokan bu işin bitmiş olması ne kadar rahatlatıcı anlatamam.

4 yıl önce Yeditepe'de başlayan ve University of Kent'te devam eden Politics and International Relations maceram bitmiş oldu kısacası.

Resmi sonuçlar 10 Eylül'de açıklanacakmış, yani Goldsmiths ve Sussex'e sonuçlarımı göndermem ve onların bana "Bu notlarla alırız/almayız" cevabı vermesi Eylül sonuna sarkacak gibi (Birkbeck'e bu notlarla girebiliyorum ama Goldsmiths ve Sussex daha yüksek bir ortalama istemişlerdi). Hangi okula gideceğim belli olmadığından hangi şehirde yaşayacağıma karar veremiyorum ve ev tutamıyorum ama 3 hafta sonra İngiltere'ye döndüğümde nerede yaşayacağım hakkında en ufak bir fikrim olmaması bile beni sinir etmiyor şu anda. Mezun olmak gibisi yok çünkü.


PO563 Foreign Policy Analysis and Management (15 Credits)
Final Mark 41

PO592 Rights, Freedoms and Individualism: Contemporary Liberalism in Question (15 Credits)
Final Mark 60

PO619 Modern Classics of Comparative Politics (15 Credits)
Final Mark 64

PO622 Theories of Conflict Cohesion and Consent (15 Credits)
Final Mark 69

PO629 Terrorism and Political Violence (15 Credits)
Final Mark 45

PO634 Understanding US Foreign Policy: War, Transformation and Terror (15 Credits)
Final Mark 53

SO506 Popular Culture, Media and Society (30 Credits)
Final Mark 57

pet peeves

Bugünlerde Facebook ve türevlerindeki Küçük İskender merakı dikkatimi çekiyor. 2002 yılında o zamanlar Suzi ve Dilara isimlerinin benim için sahip olduğu önem nedeniyle aldığım Suzidilara bir daha okunmamak üzere kitaplığımın üst köşelerinde kendine yer bulduğundan beri Küçük İskender'le ilgili bir şey duymamıştım çevremde. Dolayısıyla bu yaz boyunca onlarca farklı insanın status update'inde kendine yer bulduğunu gördüğümde ne kadar şaşırdığımı tahmin edersiniz. İlk başlarda "Aa, ne kadar ilginç" ya da "Güzel yazmış" gözüyle baktığım bu olay daha fazla kişide gördükten sonra bayağılaşmaya başladı kafamda. Tıpkı Küçük İskender'in şiirleri gibi.

O yüzden Facebook'ta Küçük İskender alıntılayan insanları sevmediğim insan modelleri listesine dahil etmeye karar verdim.

Peki başka kimler var bu listede?

Dün gece aklıma geldi durup dururken, ne tür insanları severim sorusuna cevap veremiyorum. Ama ne tür özelliklere sahip insanlarla anlaşamadığımı çok iyi biliyorum. Bundan sonra bu tür sorular sorulunca direk buradan copy-paste yapabilirim hatta.

Sevmediğim İnsan Modelleri:

-Facebook'ta Küçük İskender alıntılayanlar.
-Facebook ve MSN'de kıro Türkçe pop şarkı sözleri alıntılayanlar.
-Kıro Türkçe pop şarkıları yaparak delicesine aşık olmayı kıro işi haline getiren Türk popçuları.
-Yürürken sigara içenler.
-Sabah uyanınca ilk iş sigara içenler.
-Topluluk içinde gösteriş yapmak için korkunç bir aksanla yabancı dil konuşmaya çalışanlar.
-Topluluk içinde bağıra bağıra biriyle ya da telefonla konuşanlar.
-Topluluk içinde uzun uzun telefonla konuşanlar.
-Sürekli tık tık tık mesaj atıp duranlar.
-Laf olsun diye her gün gördüğü ve günde 500 kere konuştuğu arkadaşlarıyla telefonda konuşup duranlar.
-Yemek yapmayı bilmiyor olmasını övünme kaynağı zanneden erkekler.
-Seksist ve kadın düşmanı olmayı övünme kaynağı zanneden erkekler.
-Homofobikler.
-Poposunu güçbela kapatan etekler ve acı çeke çeke giydiği topuklu ayakkabılarla kendini Sex and the City'den fırlamış "özgür kadın" zanneden female chauvinist pig'ler.
-"Erkek gibi sevişiyorum" diye kendini bir bok zanneden kadınlar.
-Takdir edilesi bir şey başarmışlığı olmadan kendini bir bok zannedenler, ukalalar.
-Kendini beğenmişler.
-Cool olacağım diye soğuk cevaplar verenler.
-Felsefi konuşacağım diye Serdar Ortaç şarkı sözü gibi konuşanlar.
-Arabesk muhabbetlere girenler.
-Fazıl Say'a "elitist" diyenler.
-Starbucks, McDonalds ve türevlerine bok atanlar.
-Kendi parası yetmediği için tasarımcı şeyler giyenlere bok atanlar.
-Hayvan sevmeyenler.
-"Kedi severim ama ona dokunduktan sonra bana dokunmadan elini yıka" diyenler.
-Türk gündüz kuşağı programları izleyenler.
-İnsanların İstanbul Türkçesi'nden başka şivelerle konuştuğu Türk dizilerini izleyenler.
-Kutsal Damacana ve türevi kıroluğu, görgüsüzlüğü komik bulanlar.
-Bir tartışmada aklına edecek laf gelmeyince karşısındakinin kişiliğine saldıranlar.
-Referandumda "evet" oyu verecek olanlar.
-Geçerli bir sebebi olmadığı halde referandumda oy verme zahmetine katlanmayacak olanlar.
-Türkiye'de %100 liberal bir rejimin olabileceğini sanan saflar.
-Ülkesinin siyasetinden ve olan biteninden bihaber olmayı marifet sananlar.
-Bilgisizlik ve ilgisizlikten dolayı apolitik olan insanlar.
-Kaybolduğunda yol sormayacak kadar inatçı olanlar.
-Her gay'e "Sen bana yavşarsın şimdi" zihniyetiyle bakacak kadar kendini beğenmiş ve küçük zihinli olanlar.
-Zenci, ibne, hacı, moruk, bilader, kardeşim, usta, karı, hatun kelimelerini kullananlar.
-Amına koymak, anasını sikmek, orospu gibi kadını aşağılayan ifadeleri küfür olarak kullananlar.
-Her cümlesinde lan olanlar.
-Garson tabağını aldığında ya da masasına bir şey getirdiğinde teşekkür etme görgüsünden yoksun olanlar.
-Garsona, taksi şoförüne, barmene, kasiyerlere vs. "sen" diye hitap edenler.
-Müşteriye "sen" diye hitap eden garsonlar, taksi şoförleri, barmenler, kasiyerler.
-İnternette yavşama mesajı attığı insana "siz" diyenler.

Say say bitmiyor bunlar ama aklıma bu kadar geldi şimdilik.

Wednesday, 25 August 2010

starbucks ve beleşçilik

Sözlük'te gördüğüm kadarıyla ülkemizdeki Starbucks'larda tuvalet kapısına şifre konması uygulaması bir çok insanı sinir etmiş. Hem bu konuda edecek çok lafım olduğundan, hem de sözlükte bu tür entry'leri anında zamanın ötesine gönderen bir kitle olduğundan orada yazmak yerine direk burada bahsetmeye karar verdim.

-Bu bahsettiğim kitle sözlüğün büyük kısmını oluşturuyor galiba. Ne zaman özel okullarla, Starbucks'la, Blackberry'yle, Harvey Nichols'la ve türevleriyle ilgili pozitif bir yorumda bulunsam anında kötüleniyor. Ne kadar düşünürsem düşüneyim bunun için mantıklı bir neden gelmiyor aklıma. Amerikan ya da kapitalizm karşıtlığı gibi ideolojik motivasyonları olan bir azınlık olabilir. Ama bu anti kitlenin çoğunluğu ulaşamadığı ciğere mundar demekten kaynaklanan bir burjuvazi karşıtlığı ile hareket ediyor bence.

-Bence bu şifre uygulaması süper olmuş. Yurtdışında çoğu ülkede olan bir uygulama. Onu geçtim, Türkiye'de bir restaurantta yemek yiyip tuvalete gidince kapıda peçeteci/kolonyacı teyze görünce kaç insan "Yemeğe bir sürü para veriyorum bir de sana mı vereceğim" diyor? Starbucks'ın tuvaletlerini sadece müşterilerinin kullanmasını istemesindeki -benim göremediğim- gariplik nedir? Orası bir iş yeri, kar etme amaçlı bir işletme. Siz dışarı çıktığınızda her çişiniz geldiğinde tuvaletini ücretsiz olarak kullanın diye her sokak başına şube açmış bir hayır kurumu değil. Siz kendi iş yerinizde her sokaktan geçenin suyunu kendiniz ödediğiniz, temizlik parası cebinizden çıkan tuvaletinizi hiç para vermeden kullanmasına izin veriyor musunuz? Evinizin kapısını günde yüzlerce insan "Pardon tuvaletinizi kullanabilir miyim, çok acil" diye çalsa "Tabii ki, buyrun" mu diyeceksiniz? Komik misiniz?

Dediğim gibi, süper olmuş. Bir mekana girip yiyip içecek paranız yoksa sokakta ne işiniz var zaten, gidin evinizde oturun.

Darısı Taksim Meydan'daki Burger King'in başına.